Kendi nefsini ilâh edinenler
Öyle bir zamana denk geldik ki, etrafımızda olan pek çok şey bizi, kendimizi önemsemeye ve kendimizin özel biri olduğuna inandırmaya yöneltiyor.
Evet, kısaca "Dünyevileşme" (Sekülerizm) olarak adlandırılan bu anlayış, bir bela olarak her tarafı sarmış durumda. Öyle ki, insanı "mukaddesat" olarak bildiği ve inandığı her türlü güzel ve müspet değerlerden koparan bu anlayış, nefsinin arzu ve isteklerini yapma konusunda kendisine engel olan her türlü kutsal inancı terk etmesini telkin ediyor, çeşitli iletişim araçlarıyla ve propaganda teknikleriyle bunu işliyor.
Sekülerizm, "Özgürlüğünü kısıtlayan hiçbir şeyin, hayatına girmesine izin verme!" anlayışını çeşitli şekillerde telkin ederken bir taraftan da "sen çok özelsin, sen çok değerlisin, her şeyin en iyisine layıksın, neden daha azıyla yetinesin" gibi söylemlerle, insanoğlunun doğrudan nefsine hitap ediyor. Adeta, "Kutsal" olanı terk et! Merak etme, sen sana yetecek kadar değerlisin ve insan olarak sahip olduğun potansiyel ve özelliklerinle sen, sana yetersin!" diye kendisini "kutsal" bir varlık olarak kabule ve kendi nefsini "ilah" olarak görmeye yönlendiriyor.
Bundan on dört asır önce indirilen vahy-i ilahi, insanın nefsini (hevâ ve hevesini/bayağı duygularını) ilahlaştırdığından söz etmekteydi. İlgili ayetler, insanoğlunun karşı karşıya kalacağı sorunlardan belki de en büyüğünün, içindeki gizli düşmanın farkında olamayışına, hatta onu "ilah" kabul edecek kadar sapkınlık göstereceğine dikkat çekmekteydi.
Casiye ve Furkan surelerindeki muhtelif ayetler, vahyin doğrudan muhatabı olan Peygamberimize (sav) böyle bir psikolojiye sahip kişilerin özelliklerini şu ifadelerle ortaya koymaktaydı:
(Ey Resulüm) Bayağı arzularını tanrılaştıran kişiyi gördün mü? Şimdi sen, bu adamı da doğru yola getirmekle yükümlü olabilir misin? Yoksa sen, onların büyük çoğunluğunun gerçekten senin davetine kulak verdiklerini yahut doğru dürüst düşündüklerini mi sanıyorsun? Aksine onlar, başka değil, bir hayvan sürüsü gibidirler, hatta tuttukları yol bakımından daha da sapkındırlar." (Furkan, 43-44)
"Arzularını tanrı yerine koyan, Allah'ın -bilgisine rağmen (sapmayı tercih ettiği için)- kendini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi bir tasavvur et! Allah'tan sonra onu kim yola getirecek? Düşünmüyor musunuz?" (Casiye, 23)
Muhtelif ayetler, şu ortak noktayı tespit etmemize imkan tanımaktadır: İnsanoğlu, içinde taşıdığı hevâ, heves, arzu ve içgüdülerinin merkezi konumunda bulunan benliği yani nefsiyle öylesine iç içedir ki, zihninde oluşan düşüncelerinin hangisinin kendisi için iyi, hangisinin kötü olacağını mukayese ve muhasebe etmeye bile gerek duymadan onları sahiplenmekte ve benimsemekte, bir an önce olmasını ve gerçekleşmesini istemektedir. Bu sahiplenme ve benimseme anlayışı bazen öylesine güçlü bir şekilde gerçekleşmektedir ki, kişi, "tutku" haline gelen bu psikolojik durumdan kendisini kurtaramamakta ve sonuç, heva ve hevesin, istek ve arzuların kaynağı olan nefsinin kontrolüne ve bir nevi kulluğuna girmek şeklinde neticelenmektedir. İnsanlık tarihinde ilk cinayetin işlendiği olayda, Kabil'in kardeşi Habil'i öldürmesiyle sonuçlanan o trajik hadisede, nefsinin Kabil'e etkisi "tavvaa" kelimesiyle ifade edilmektedir. Bu ise emretmek ve boyun eğdirmek böylece karşı konulamaz bir etki altına almak demektir.
İnsan, fıtratı, yani yaratılış kodları gereği "inanmaya" hazır ve meyyal olarak dünyaya gelmektedir. Bir hadis-i şerifte ifade edildiği üzere, bu hali "konuşma çağı"na kadar devam etmektedir. Konuşmaya başlaması, kendisine söylenen sözleri telkin etmesi demektir aynı zamanda… İşte bu safhadan sonra artık o, çevresinin kendisine telkin ettiği inancın sözcülüğünü yapan ve taklitle de olsa bir inanca mensup biri hale gelmektedir. Anne babasının telkinleriyle Hristiyan, Yahudi, mecusi, müşrik, ateist olabileceği gibi yine anne babasının telkinleriyle Müslümanlığa adım atmaktadır. Eğer inanma duygusu bu şekilde karşılanmaz ve o boşluk bir şekilde doldurulmaz ise kişinin inandığı şey "kendi gücü, çabası ve kudreti", güvendiği ve sırtını yasladığı yer ise "kendi nefsi" olmaktadır. Hele günümüz dünyasında kendisine inanmasını, güvenmesini telkin eden ve bu konuda bir sınır tanımayan seküler anlayışın hüküm sürdüğü toplumlarda doğan, yaşayan ve yetiştirilen kişiler için seküler düşüncenin bu zehirli ve yıkıcın etkilerinden korunmak neredeyse hiç mümkün olmamaktadır. Tam burada bir tecrübemizi paylaşmak isteriz.
Bir akademik seyahat vesilesiyle Japonya'yı görme ve inceleme fırsatımız oldu. Bilim ve teknolojide liderliği elinde bulunduran bu gelişmiş Uzak Doğu ülkesinde hayal ettiklerimizle, yüz yüze geldiklerimiz birbirinden çok farklı şeylerdi… Söz gelimi, saygı ve sevgiye dayanan sağlam bir aile yapısı, yerini bencil ve bireyselci anlayışa; Budizm, Şintoizm gibi dinî inançlar ise yerini, teknolojinin sunduğu imkanlarla "kendine inanma ve güvenme"ye bırakmıştı. Artık japonlar, beden sağlığı ve estetik amaçlı yüksek düzeydeki harcamalar konusunda Güney Kore ile yarışmakta; ancak "inandığın bir kutsalın var mı?" sorusuna bile tahammül etmeyecek bir duruma gelmişlerdir. Zira artık toplumdaki hâkim olan anlayış, "bana bu konuda soru bile soramazsın!" derecesinde dolaşmaktadır.
Bu uzun girizgâh, bir noktayı ortaya çıkarmak ve şu tespitte bulunmak içindir: İnsanoğlunun nefsini ilah edinme derecesinde önemsemesi ve benimsemesi, benliğine sinmiş ve gizlenmiş olan "kendini beğenme ve üstün görme" özelliklerinden kaynaklanmaktadır. İslam kültürü, bu iki özelliği ucb ve kibir olarak isimlendirmekte ve asıl kaynağın ucb olduğunu, kibrin de ondan neş'et ederek beslendiğini ifade etmektedir.
Gelecek yazımızda, bizim için son derece önemli olan ucb, yani "kendini beğenme" duygusunu tanımak ve kötü etkilerinden korunmak adına İslam âlimlerinin ayet ve hadisleri kaynak alarak ortaya koydukları görüşleri ele almak üzere, sağlıcakla kalınız.
Mehmet Emin Ay
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.