Arama

“Yâ Müfettiha’l-Ebvâb…”

“Yâ Müfettiha’l-Ebvâb…”

10 Temmuz 2020 günü, ülkemiz, milletimiz, gönül coğrafyamız ve için büyük bir sevinç vesilesi olan; aynı zamanda tüm dünyayı ilgilendiren bir karara Danıştay üyeleri ve Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından imzalar atıldı ve 86 yıl önce müzeye dönüştürülen , yeniden aslî hüviyetine kavuştu… Hayırlı ve mübarek olsun niyazımızı bir kez daha tekrar eder, 24 Temmuz Cuma günü kılınacak Cuma Namazındaki dua ve niyazlarla, ülkemize, milletimize, İslam Dünyasına nice hayır kapılarını açmasını, maddi ve manevi fetihler vesilesi kılmasını bir ismi de "el-Fettâh" olan; bir vasfı da "Müfettihu'l-Ebvâb" olan Yüce Mevlâmızdan dileriz.

"MÜFETTİHU'L-EBVÂB" NE DEMEK?

Pek çoğumuzun kulağına aşina gelen bu tamlama "kapıları açan" demek… Ancak bu açış "en güzel, en mükemmel, en çok" anlamında bir açış… Takdir olunur ki, bu sadece Allah Teâlâ'nın kudretiyle olabilir. Dolayısıyla, Han, bir çağı kapatan ve yeni bir çağ açan komutan olarak "Fâtih" ünvanını almıştır ve insanlar için muhtelif başarılarından dolayı bu vasfı almaları da mümkün olabilir. Ancak "el-Fettâh" olan da sadece Allah Teâlâ'dır, "Müfettihu'l-Ebvâb" olan da… Bu sebeple sadece kendisine yalvarılan, dua ve niyazda bulunulan Allah Teâlâ'ya, "Yâ Müfettiha'l-Ebvâb. İftah lenâ hayre'l-bâb" diye nidâ olunur… Denilmek istenir ki: "Ey kapıları açan! Hep hayır kapılarını aç bizlere…"

Evet gerek Cuma günü boyunca, Cuma namazı öncesinde ve sonrasında; gerekse iki gün sonra 22 Temmuz 2020 Çarşamba günü idrak edeceğimiz mübarek ay Zilhicce'nin ilk günlerinden itibaren bu niyazı sık sık tekrarlamakta, Rabbimize yalvarıp-yakarmakta büyük faydalar var… Çünkü bildiğimiz kapılara açan da O'dur, bilmediklerimizi açacak olan da O…

AYASOFYA'NIN YENİDEN CAMİ HÜVİYETİNE KAVUŞMASI NEDEN ÖNEMLİDİR?

Birkaç açıdan cevabı olan bu önemli soruya dair bugüne kadar açıklayıcı nitelikte birçok yazı okumuş olmalısınızdır. Niyetimiz, konuya sadece bir yönüyle bakmak ve son derece önemli olduğuna inandığımız "Vakıf Mefhumu ve Vakıf Hukuku" açısından meselenin ehemmiyetini ortaya koymaktır. Gerçi, kişiye dinî bir yükümlülük yükleyen 'nun, ancak dinî hassasiyeti olan kişileri bağlayıcı bir tarafı olduğunu hesaba katacak olursak, bu hassasiyetten yoksun kişiler için Vakıf Hukuku gibi sorumluluk kalemi de söz konusu olmayacaktır.

İBRETLİ BİR KISSA…

Hz. Süleyman (as) sadece insanlar ve cinlere hükmetmekle kalmayan bir saltanatın sahibiydi… Kuşların da dilini biliyor, onlardan çeşitli şekillerde istifade ediyordu. 'de adı geçen Hüdhüd kuşu da onlardan biriydi… Görevi, çıkılan seferlerde ve ordusu için su kaynaklarını tespit edip bilgi vermekti. Ancak birgün, ortalıkta uzun süre görünmeyince Hz. Süleyman öfkeyle, "Niçin Hüdhüd'ü göremiyorum! Nereye kayboldu. Onu çabuk bulun bana. Ya bunun sebebini izah eder, ya da kafasını gövdesinden ayırırım" diye onun hakkında ağır konuştu. Kısa süre sonra huzura çıkan Hüdhüd, aslında geç kalma sebebinin önemli bir işi tamamlamak olduğunu Hz. Süleyman'a iletti. Fakat onun kızgınlığının hala geçmediğini ve kendisi hakkında ağır konuştuğunu görünce şu dikkat çekici sözleri söyledi.

"Ey Allah'ın Nebisi! Ey İnsanlara ve cinlere hükmeden! Ey karıncanın sesini işiten, kuşların dilini bilip onlara konuşan! Sana gecikme sebebimi açıkladım. Ama sen beni bu sorgulamanla bana eziyet etmektesin. Saltanatına güvenme! Gider bir vakıf toprağından gagamla bir parça toprak alır, getirir onu senin ikametgâhına koyarım. Bu toprak parçası senin ve saltanatının sonu olur, bunu da böyle bil!.."

Vakıf malına saygı ve özen gösterme hususunda kaynaklarda aktarılan bu kıssa, bizzat yaşanmış mıdır, bilinmez. Ama verdiği mesajın hakikati ortada… Vakıf malı da vakıf hukuku da son derece hassasiyet göstermemiz gereken bir konu… Sadece Son Nebi Hz. Muhammed (sav) Efendimiz değil, önceki ümmetlere gönderilen peygamberler de ellerindeki varlıkları Allah için vakfetmişler, "Allah'a ait" kılarak faydasının tüm yaratılmışlara yönelik olmasını istedikleri çeşitli vakıf türleri ihdas etmişlerdir. İslam dininin Vakıf Hukuku hususunda tesis ettiği hüküm ise şöyledir:

"Bir malı vakfedenin koyduğu şart, Cenâb-ı Hakk'ın koyduğu hüküm gibidir."

Dolayısıyla, 1453 yılında Sevgili Peygamberimizin müjdesine nâil olarak İstanbul'u fetheden ve böylece Fatih Sultan Mehmed Hân olarak anılan bu aziz ceddimizin, bedelini ödeyerek bizzat satın aldığı, sonra da mülkiyetini Allahʼa, faydasını da tüm ümmet-i Muhammedʼe tahsis ederek vakfettiği bir ulu mabeddir, Ayasofya… Nitekim bu vasfıyla tarihte hep Ayasofya Câmi-i Kebîrʼi olarak anılagelmiştir.

Dolayısıyla Ayasofya Cami-i Kebir'i olarak tarihte büyük bir ilim-irfan ocağı olarak müminlere ve tüm insanlara kucak açan bu muhteşem mabedin yeniden "cami" vasfına kavuşarak ibadete açılması, onu vakfeden Fatih'in, vakıf şartlarının yerine getirilmesi, taleplerinin gerçekleşip duasına mazhar; sakındırdığı hususların ortadan kalkıp bedduasına da muhatap olmaktan kurtarmıştır, bizleri…

Bu bedduanın oluşturduğu kasvet ve zulmetin 86 yıl sonra artık sona ereceğini umduğumuz şu günlerde, o sebeple sık sık "Yâ Müfettiha'l-Ebvâb" diye dua etmeye artık hakkımızın da olduğunu düşünüyorum. Ayasofya'ya yeniden kavuşabilmenin imkânını bahşeden Allah'a hamd ü senalar olsun. Çabası, gayreti ve kararlarda imzası olan kullardan da Hak razı olsun…

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN