Kemale ulaşan her şey aslında zevale başlamış demektir - Ekrem Demirli Sahur Vakti Sohbetleri

Yayınlanma Tarihi: 26.02.2026 16:14 Güncelleme Tarihi: 26.02.2026 16:47

Modern çağın insana kurduğu en büyük tuzak, ona dünyevi imkânlarla doyabileceği yalanını fısıldamasıdır. Oysa insanın ruhuna üflenen sır, onu ebedi bir müşkülpesentliğe, Kâf Suresi'nin 30. ayetinde yankılanan o sarsıcı "Daha yok mu?" (Hel min mezîd) arayışına sevk eder. Ekrem Demirli; Ramazan ayının göksel hakikatinden tasavvufun nurlu sembolizmine uzanarak, insanın neden bu dünyada asla doyamayacağını ve doymaması gerektiğini anlattı. Zira insan, ilahi surette yaratılışının bir gereği olarak hep yeryüzü sofrasını aşan bir ufkun yolcusudur.

Kemale ulaşan her şey aslında zevale başlamış demektir - Ekrem Demirli Sahur Vakti Sohbetleri

A Haber ekranlarında yayınlanan "Sahur Vakti" programında kıymetli yazarlarımızdan Ekrem Demirli, modern çağın en büyük açmazlarından "doyumsuzluk" üzerine önemli ifadelerde bulundu. "Din, insana yeryüzünün kölesi olmadığını hatırlatır" diyen Demirli, nefis ve irade kavramlarına çarpıcı bir perspektiften yaklaştı. Sözlerine Ramazan'ın evrensel boyutuna dikkat çekerek başlayan Prof. Dr. Demirli, insanın dünyayı kendi merkezinden (homosentrik) okuma yanılgısına düştüğünü belirtti. "Bizler gelip geçiyoruz; yıldan yıla yeryüzü doluyor ve boşalıyor. Hâlbuki Ramazan evrenin ayıdır ve sabittir. Hilalin doğuşu, büyümesi ve kayboluşu, aslında insanın doğumundan kemaline ve nihayetinde zevaline (ölüme) giden yolculuğunun gökyüzündeki yansımasıdır" ifadelerini kullandı.

***Sohbetin tümünü sizlerle paylaşıyoruz.

Ramazan'ı biz mi karşılıyoruz, Ramazan mı bizi karşılıyor?

Ramazan aslında evrenin ayıdır. Bizden çok daha önceden beri olan bir aydır. Dolayısıyla Müslümanlığı ele alırken bu evrensel tarafını düşünmek lazım. Yani kozmosu ilgilendiren bir şey aslında. İnsan şimdi biraz böyle homosentriktir; yani kendi merkezinden düşünür dünyayı. Hâlbuki Ramazan sabit. Bize göre sabit. Tabii Ramazan da başka hakikatlere göre o da değişken, o da sabit değil ama en azından bizimle ilişkisi bakımından Ramazan sabit, biz değişkeniz. Ve bir yıl içerisinde hani doluyor, boşalıyor diyelim ki dünya. Birçok yeni insan geliyor, eskiler gidiyor. Göçmüş olanlara Allah rahmet eylesin diyelim, gelmiş olanlara "hoş geldin" diyelim. Biz de o geçmiş ve gelmiş olanlar arasında bir yerde duruyoruz; sıramızı bekliyoruz, gideceğiz diye. Onun için Ramazan ayı, hilalin gözükmesinden itibaren bütün bir hikâyeyi, bir insan yolculuğu olarak düşünürüm. İnsanın aslında gökyüzünde böyle bir hilal gibidir. bir hilalin doğuşu gibi doğarız ve bunun ilk merhaleleri zayıf, çelimsiz ama çok sempatiktir. Çok tatlı bir yolculuğumuz vardır. Sonra o hilal günden güne gelişmeye başlar, büyümeye başlar ve daha olgunluk evrelerine doğru erer; 7-8. günlerde diyelim. Hayatımızın diyelim ki işte 20 yaşları, 30 yaşları gibi. Sonra dolunay evresine gelir. Dolunay evresi 40 diyelim ki... Ramazan ayı açısından 14-15. gün. Fakat orada işte her zaman bir paradoks ortaya çıkar: Kemale ulaşan her şey aslında zevale başlamış demektir. Hayatımızda da öyledir. Hayatımız hep böyle bir şeylere erer, tamam olur; amaçlarımız bir şekilde gerçekleşmeye başlar. Bir deyim var, ben çok aktarırım: "Bark düzen alır, ömür tükenir; saç düzen alır, hamur tükenir" minvalinde. O kemale çıkmış olan şey, ömrümüz diyelim, bu kez zevale doğru meyleder. Bu kez artık gün saymaya başlarız. Bir cismin yere yaklaşması gibi gün saymaya başlarız. En nihayetinde hilalle birlikte veya ayın kaybolmasıyla birlikte bizim hayatımız da tamamlanmış olur. Dolayısıyla bu bir aslında ömür tefekkürüdür. Bu bir hayat tefekkürüdür. Bu, kendi yaşamımızı gökyüzünde seyretmedir. Ondan dolayı insanlar her zaman ayı böyle bir güzellik konusu olarak düşünmüşlerdir.

İsimler de hep ay üzerinden konulmuştur güneşten ziyade…

— Evet, güneşle de konulmuştur ama ay biraz daha farklı. Çünkü ay daha sempatik... Şimdi güneş biraz daha keskin, daha radikal bir şey. Mesela her durumunda güneşe bakamıyorsunuz, güneşten kaçıyorsunuz bazen ama ay öyle değil. Ay daha sempatik ve farklı evreleri var. Güneşin de var mesela... Şimdi insanlar yeryüzünde olsa bile aslında aklımız gökyüzündedir. Onun için tasavvuf edebiyatına veya Müslüman düşüncenin sembolik yorumlarına bakıldığında gökyüzü genellikle akıl ve ruh anlamında kullanılır, yeryüzü ise daha çok bedeni anlatmak için kullanılır. Onun için ışık türevlerinden isimler gelir, yıldızlardan gelir. Peygamber Efendimiz için de öyledir. Diyelim ki Tarık'tır mesela. Peygamber Efendimizin isimlerinden birisi Tarık'tır. Tarık, karanlığı yarıp geçen ışık anlamına geliyor. Ya da mesela Peygamber Efendimiz Necm'dir. Necm yine ışık demek. Daha sonra mesela Necm böyle izafeyle kullanılır; Necmeddin gibi, dinin ışığı. Dini hakikati getirmiş olan.

İslam ümmeti peygamberle ilgili çok önemli kavramlar üretmişlerdir. Özellikle salavatlar üzerinden… Mesela Peygamber Efendimizden söz ederken "Şems-i Duha", yani kuşluk vakti güneşi. Şöyle düşünmüşlerdir aslında: Kur'an-ı Kerim'de anlatılan her şey ve herkes veya her varlık bir şekilde peygamberin bir yönünü anlatıyor. Mesela kuşluk vakti güneşi nedir aslında? Umuttur. Yeni günün umudu, değil mi? Karanlık ortadan kalkmış, tam aydınlık ortaya çıkmış, güneş büyüyecek, gelişecek vs. Peygamberi temsil ediyor. Ama bazen ay üzerinden anlatmışlardır; Bedir, Hilal mesela. Hilal bile çok daha sempatik gelir varoluşu bakımından. Türkçede Hilal daha çok hanım ismi olarak kullanılır ama aslında erkek ismidir. Arap geleneğinde erkek ismi olarak da kullanılır. Peygamber Efendimizin yine işte Misbah, Sabah vesaire... Mişkat kelimesi çok kullanılır. Mişkat, ışığın bulunduğu kandillik anlamına geliyor.

Hakikat eğer bir ışığa benziyor ise ve peygamber hakikat ise, vahiy hakikat ise o zaman vahiy ya da peygamber ya da dinle ilgili hemen bütün temalar ışık üzerinden anlatılır. Bu da mekânsal olarak daha çok gökyüzüyle ilgili. Yani ışık gökyüzünden geliyor diye böyle bir göksellik var burada. Bunu tabii pagan toplumların gökselliğinden ayrıştırmak lazım. Pagan toplumlar yeryüzündeki hakikatin, yeryüzündeki hayatın hep göğe dayandığını kabul eder. Müslüman düşünce tam öyle değil; zaten ondan ayrışıyor. Fakat bu sembolizmi koruyor, yani ışık meselesini koruyor. Dolayısıyla yeryüzündeki durumumuza göre akıl ya da ruhu daha çok ışık gibi düşünüyor, bedeni biraz daha karanlık gibi düşünüyor. Tabii benim düşünceme göre oruç ibadeti de burayla ilgilidir. Müslüman düşünce sadece gökyüzüne dikkatini vererek yeryüzünü boşaltmayı reddeder. Bu, modern çağ bakımından da çok önemli bir düşüncedir. çağdaş dünyada Müslüman düşüncenin ilkelerini hep oluşturmaya ve onları konuşmaya gayret ediyorum. Dolayısıyla yeryüzünün de bir anlamı var. Bedenimizin bir anlamı var. Bedenimize de böyle Zerdüşti gelenekteki gibi "karanlık" vesaire demememiz gerekiyor. Dolayısıyla böyle bir ışık vurgusu vardır. "Nur" mesela.

Ayet-i kerime var: Nûr Suresi, 35. Ayet: "Allâhu nûru's-semâvâti ve'l-ard". Muazzam bir ayet-i kerimedir. Gerçekten perspektif olarak düşündüğün zaman, nasıl mana verilecek, tam nasıl karşılanacak hakikaten düşündüğümde zorlanabileceğimiz bir ayet-i kerimedir. "Allah göklerin ve yerin nurudur." Hep böyle bir ikincil mana vermeye çalışırız; hayat o ışıkla ilgili bir şey değil mi? Isı da hayattır, ışık da hayattır. Dolayısıyla Allah bu ısının da ışığın da buradaki hayatın da kaynağıdır, sebebidir anlamında söylüyoruz. Ama burada yorumla biraz konudan uzaklaşmış oluyoruz. Çünkü lafız tam böyle değil. Lafız biraz daha güçlü: "Allah yerin ve göğün nurudur." Bütün bu varlık aslında Allah'tan geliyor. Orada mesela ışık, varlık anlamında kullanılıyor. Çok güçlü bir anlatım vardır Müslüman düşüncede ışık üzerinden. Gökyüzü üzerinden, ay üzerinden çok güçlü bir anlatım vardır. Ve benim kanaatime göre bütün bunların temelinde insan hayatına verilen değer vardır. Çünkü siz hilali nasıl görüyorsunuz? Ayı gözetliyorsanız ve gökyüzünde sadece bir cisim olarak görüyorsanız, aslında Müslümanlığın yapmak istediğini anlamadınız demektir. Çünkü orada bir identifikasyon olması lazım. Seninle ay arasında, hilal arasında, Bedir (dolunay) arasında bir ilişki kurulup aslında senin kendini gözlüyor olman lazım. Kendi hayatımızdır aslında temaşa ettiğimiz gökyüzünde.

Dolunay paradoksunu çok severim. Hilal olarak ortaya çıktığımızda aklımıza hiçbir zaman kaybolmak gelmez. Çünkü oradaki büyük kaygımız nedir? Hilal büyüyecek mi, büyümeyecek mi? Gürbüzleşecek mi, gürbüzleşmeyecek mi? Hayatımız da böyledir. Birçok plan yaparız, program yaparız. Temel amacımız şudur: Şöyle bir noktaya gelecek miyiz, gelmeyecek miyiz? Ben Bernard Shaw'dan gelen bir sözü çok aktarırım. Der ki: İnsanların iki tane trajedisi vardır. Bir tanesi şu; hayaller kurarsınız, hayallerinize ulaşamazsınız. -Bu hayatta çok yaşanan bir şeydir. Bütün edebiyatta bu işlenir, değil mi? Mecnun Leyla'yı sever ama ulaşamaz. Buna trajedi diyoruz. ikinci trajedi şudur: Hayaller kurarsınız ve onlara ulaşırsınız. Şimdi bu da bir trajedidir. Çünkü orada fark edersiniz ki aslında varmak istediğiniz şey, o hayalleriniz noktası değildir. Modern çağ bunu çok doğrulamıştır. Modern çağ, hayal ettiğimiz şeylerin tam olarak istediğimiz şeyler olmadığını gösteren tek çağdır. Belki kadim çağlarda böyle değildi. Çünkü hiç kimse zaten istediği zenginliğe, iktidara, ihtişama hiçbir zaman ulaşamamıştır. Hep hevesler kursaklarda kalmış, yeryüzünü öyle terk etmişlerdir. Hayatlar yarı yolda kalmış hayatlardır.

Mesela Filistin'de, Gazze'de yarım kalmış hayatlar. Çocuk geldi, gelmesiyle gitmesi bir oluyor. İnsanlık bakımından çok acayip bir şeydir. Geldi, daha gelmeden uğurladık. Normalde bu hilal hareketleri üzerinden düşünürsek, her birimiz bir hilal olarak doğuyoruz ama gökyüzünde sanki herkese misafir olmuş oluyoruz. Dolayısıyla bir çocuğu yaşatmak bütün insanlığın görevi. Bir fidan ektiğimiz zaman o ağacın büyümesi bütün insanlığın görevi. Böyle bir perspektif olması lazım.

Ama modern dünya şunu gösterdi: Gerçekleşmiş hayallerin insana mutluluk vermediğini gösteriyor. Çünkü insanın beklentisi hayalinden daha büyüktür. İnsan ne kadar büyük hayal kurduğunu kendisi bilemez. Hayallerimiz bize perdedir. Daha büyüğünü bekleriz, daha fazlasını isteriz. Bu benim kanaatime göre ilahi surette yaratılmış olmaktan kaynaklanan bir şeydir.

Modern çağda bu çok eleştirilir. Hatta bazen dini gelenekler bakımından da bunu eleştirirler. Ben asla eleştirmem. Bence doğru olan şey insan doyumsuzluğudur. Ben talebelerime veya arkadaşlarıma hep doyumsuzluğu, müşkülpesentliği anlatmaya çalışırım. Müşkülpesent olun, beğenmeyin derim. Beğenmemek; daha çok çalışmak, daha çok gayret etmek, kendinizi daha çok kritik etmektir.

Bir yazar "Yahudiler dünyaya ne öğretti?" sorusunu "müşkülpesentliği, beğenmemeyi öğretti" diye cevaplamıştı. Bu kısmen doğrudur ama ben bunun Yahudilikle ilgili olduğu kanaatinde değilim. Bu esas itibarıyla Müslümanlıkta hakkını bulan bir şeydir. Yeryüzünde doymayacağımızı bilme meselesi... İnsanın yüceltilmesi lazım. İnsanın büyük, sonsuz bir varlık olduğunu ve içimizde kadime giden bir yol olduğunu anlamak lazım. Bizi dünyadaki koltuklar, zenginlikler doyurmaz. Bu açıdan insan her kademede bir mutsuzluğa doğru gider. Yanlış anlarsa konuyu mutsuzluğa gider. Onun için mesele dünyada doymak değildir, dünyanın ne olduğunu anlayıp büyük açlığa doğru gitmektir. Orucun bir noktası odur. Oruç, bedenin açlığından ruhun büyük açlığına doğru intikal ederek daha büyük düşüncelere yol açmak anlamına geliyor.

İnsanlar fark ediyor ki aslında istedikleri şey tam olarak bu değil. Hayal her zaman insana perdedir. Şunu hayal ediyorum dersiniz, aslında onu hayal etmiyorsunuz. Bu şuna benziyor; ufuklarda yürüyorsunuz, "Şuraya gelirsem ufka ulaşırım" diyorsunuz, oraya geldiğinizde ufuk başka bir yere taşınıyor. Hayat böyledir. Kimse geldiği yerle yetinmek istemez. Gerçekleştikçe içimizdeki ihtiras uyanır, yaşama tutunma, yaşama zevki uyanır. Bu çok iyi bir şeydir. Biz biraz Bayezid-i Bestamiciyizdir. Bayezid-i Bestami Cenab-ı Hak'la ilişkimizi anlatırken muazzam bir ayet-i kerime yorumu yapar. Cenab-ı Hak cehenneme sorar ayet-i kerimede Kâf Suresi, 30. Ayet: "Doldun mu?" O da "Hel min mezid?" (Daha yok mu?) der.

O ilk kısmı unutalım, cehennemin konuştuğunu unutalım da bunu bir tabir olarak yerleştirelim zihnimize. İnsan kimdir? İnsan "hel min mezid"cidir. Bir adama zarafet gösteriyorsunuz, nezaket gösteriyorsunuz, "Tamamdır" demez, "Daha yok mu?" der. Herkesin öteki hakkındaki beklentisi budur. İnsanlar bunu bazen "Yeter ya, bu kadar doyumsuzluk!" diye eleştirirler. Ben doymamamız gerektiğini ve doyamayacağımızı söylerim. İnsan doymayan varlıktır.

İnsanın içindeki sonsuzluktan geliyor. İçimizde bir sonsuzluk tutkusu var fakat sınırlı imkânlar var. Sonsuzluk tutkusuyla sınırlı imkânlar bir araya geldiğinde insan açmazını, paradoksunu oluşturuyor. Ne kadar yaşamak istiyoruz? Sonsuz yaşamak istiyoruz. Gılgamış Destanı'ndan beri olan bir şeydir bu. Ab-ı hayat bulmak istiyoruz. Onun için Lokman'ın ismini değiştiriyoruz. Kur'an-ı Kerim bir Lokman anlatıyor; halim selim, çocuğuna tavsiyede bulunan, Cenab-ı Hakk'ın sonsuzluğunu anlatan. Fakat gelenek, ab-ı hayatı bulan bir Lokman inşa ediyor. İlacı bulmuş. İnsanlar artık tedavi olmak değil, ölümsüzleşmek, hasta olmamak istiyor. İnsanın içindeki en derin tutku bu. Modern dünyayı eleştireceğimiz nokta şu: Modern dünya, insanın dünyevi şeylerle doyurulabileceğini düşünüyor. "İsteyin, bırakın yapsınlar" diyor. Böyle gide gide dünyanın imkânları tükeniyor. Biz bunu eleştiriyoruz fakat insanın içindeki doyumsuzluğu eleştirmiyoruz. Çünkü bu ilahi surette yaratılmış olmaktan kaynaklanan bir şeydir.

Herkes kendi kendine şunu anlatmalı: Bir iş yapıyorum, o işi beğenmemek üzere yapıyorum. Başka bir ayet-i kerimede söylendiği haliyle İnşirâh Suresi, 7. Ayet: "Fe-iza ferağte fensab." (Bir işi bitirince hemen başka bir işe yönel). İşi bitirir bitirmez ki bitirmek çok zordur, ötekine yönelmeye çalışıyorum. İnsana layık olan şey yapıp ettiğini aşabilmesidir. İnsanın dünya hakkında daha büyük fikirlere sahip olması gerekiyor. İçimizdeki o sonsuzluk tutkusu, ab-ı hayat tutkusu... Yeryüzü bir sofradır, bu sofra bizi doyurmayacak. Bunu anlamak gerekiyor.

Evet, bu kaçınılmaz olarak böyle olacak. Çünkü tamamlansa dahi yine yetmeyecek bize. Kendi adıma söylüyorum; ben mesleki hayatıma girdiğimde birtakım hayallerim vardı, bu hayallerin bir kısmını ben gerçekleştirdim. Yaşım itibarıyla epey bir yaşa da geldim. Ama şu anki durduğum yer sanki hiçbir şey. Bugün yazı yazamadım bir nedenle, üzerimde öyle bir suçluluk duygusu var ki... Gerçekten sanki hiçbir şey yapamamışım gibi geliyor bana. Ben bunu teşvik ediyorum, bunu tahrik ediyorum. Herkes bu levhayı arkasına bir yere yazması lazım: "Hel min mezid" (Daha yok mu?). Biz "hel min mezid"çiyiz. Her işimize bunu tatbik ettiğimiz için bir doyumsuzluk ortaya çıkıyor. Ama bunu doyurabilmek için başkasının elindekini alayım demiyoruz, çünkü o da doyurmayacak. Yeryüzüyle kanaat üzerinden bir ilişki kurmak ama kendi ruhumuzdaki açlığı görerek ona başka bir yol takip etmek insan aklının gereğidir.

Bu sohbetten ne öğrendik?

Hâsılıkelam, modern dünyanın insana vadettiği sahte cennetler ve tüketim odaklı doyum hezeyanları, yeryüzünün geçici sofrasında asıl açlığımızı gidermeye yetmiyor. Tıpkı gökyüzünde incecik bir hilal olarak doğup kemale erdiği an usulca zevale yüz tutan ay gibi, insan ömrü de bu dünyada "tamamlanmaya" değil, eksikliğini idrak ederek sonsuzluğa yelken açmaya kurgulanmıştır. İçimizdeki o dinmek bilmeyen arayış ve ebediyet tutkusu bir zaaf değil; aksine fıtratımıza işlenmiş ilahi sırrın, fani olanla asla yetinemeyeceğimizin en asil ispatıdır. Kâf Suresi'nin 30. ayetinde zikredilen "Daha yok mu?" (Hel min mezîd) nidası, yalnızca cehenneme ait sarsıcı bir tasvir değil, aynı zamanda mutlak hakikate ve sonsuzluğa susamış ontolojik insan ruhunun en derin feryadıdır. Öyleyse asıl marifet, bu müşkülpesentliği ve doyumsuzluğu dünyevi ihtirasların peşinde heba etmek değil; İnşirâh Suresi'nin 7. ayetinde buyrulan "Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul" (Fe-izâ ferağte fensab) sırrına ererek, her dünyevi bitişi yeni ve ulvi bir arayışın eşiği kılabilmektir. Zira insan, ancak yeryüzündeki garipliğini ve buranın asla bir "doyma yeri" olmadığını idrak edip yönünü göklerin ve yerin yegâne nuru olan Allah'a çevirdiğinde hakiki sükûnete kavuşacaktır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.