Arama

Sevgisiz’in teessürü

Sevgisiz’in teessürü

Meyvelerinin azaldığı Rus sinemasının küllerinden yeniden doğuşunun müjdeleyicisi olan Andrey Zvyagintsev, ilk uzun metrajı olan Return (Vozrashchenie) ile başladığı yolda emin adımlarla ilerlemeye hız kesmeden devam ediyor. Rus sineması ve dünya sinemasına damgasını vurmuş, büyük usta Andrey Tarkovski’nin veliahtı olarak da görülen Zvyagintsev kendi özgün dil yaratım sürecini şüphesiz gerçekleştirirken özgün eserler yaratımında da dur durak bilmiyor.

Zvyagintsev Novosibirsk, Sibirya'da doğdu. 1984 yılında 20 yaşındayken oyunculuk okuduğu Novosibirsk Drama Okulu'ndan mezun oldu. 1986'dan 1990'a kadar çalışmalarına Moskova'da, Russian Academy of Theatre Arts'da devam etti. 1992 yılından 2000 yılına kadar çeşitli film ve tiyatrolarda oyunculuk yaptı. 2000 yılında REN TV'de çalışmaya başladı. Üç bölümlük bir dizi olan The Black Room'un yönetmenliğini yaptı.

"Rusya'daki Sinematek'te çok fazla eski film izledim. Eski filmleri izlemeyi seviyorum. 1950'lerden 70'lere kadar pek çok yönetmenin filmini seyrettim ve sevdim. Bergman, Kurosawa, Bresson, Aleksei German, Tarkovsky, Wenders vb. yönetmenlerin filmlerini daha çok sevdim. Bu yönetmenlerin beni etkilediğini söyleyebilirim. O dönemde henüz film çekmeye başlamamıştım ama sinemaya tutkuyla bağlıydım. Sürekli film izliyordum. Antonioni'nin L'Avventura (1960), Tarkovsky'nin Andrei Rublev (1966), German'in Arkadaşım Ivan Lapsin (1985) ve Bresson'un Bir İdam Mahkûmu Kaçtı (1956) filmleri beni çok etkiledi ve sinema anlayışımı değiştirdi."

Henüz ilk filmiyle (Return) Altın Aslan dâhil birçok ödül alırken İkinci filmi The Banishment'ın (Sürgün) prömiyeri 2007 Cannes Film Festivali'nde yapıldı. 2008 yılında, New York, I Love You filmi için kısa film çeken yönetmenin diğer filmi Elena'nın prömiyeri 2011 Cannes Film Festivali'nde, Un Certain Regard bölümünde gösterilerek gerçekleşti. Film festivalde Jüri Özel Ödülü kazanırken 2014'teki Leviathan filmi için Cannes Film Festivali'nin ana yarışma kategorisinde Altın Palmiye için yarışan Zvyagintsev bu festivalde de En İyi Senaryo Ödülü'nü kazandı. Yönetmenin son çalışması Loveless (Sevgisiz) filmi de seyircisiyle buluşurken aynı zamanda 24. Adana Film Festivali'nde Uluslararası Yarışma bölümünde yer aldı. Cannes Film Festivali'nde de yarıştığı Yorgos Lanthimos, Michael Haneke ve Ruben Ostlund gibi isimlerin son filmlerini geride bırakarak Guillermo Arriaga'nın jüri başkanı olduğu uluslararası jüri tarafından En İyi Film seçilen Loveless'la ödülünü almak için Adana'ya geldi ve düzenlenilen bir masterclass programı akabinde sorulan önemli sorulara cevap verdi.

Filmlerinin temasını "Aile" ve bu ailenin üzerinden gelişen hikâyeler bütünün serencamı izliyor. Toplumun en küçük birimi olan "aile" üzerinden durumun müşahede edilmesi aslında tüm insanlığın portresini ve duygu topografyasını ortaya çıkarıyor.

Yönetmenin sinematografisinde ise dâhil ettiği geniş açı çekimler, yer yer zoom in'ler, kurgu oyunlarına çok fazla yer vermemeler ve Elena filmi hariç müzik kullanımının yer almaması önemli faktörler olarak akıllara kazınmaktadır. Görüntü yönetmeni ve diğer filmin kendisine etki edebilecek alanlarda kurulan ilişkinin şüphesiz önemi yadsınamaz.

"Görüntü yönetmeni ile on beş senedir, sanat yönetmeniyle on iki senedir çalışıyorum. Tüm ekibimle yaklaşık on ya da on beş senelik bir birlikteliğimiz var. Hepsiyle eskiden beri dostum ve aramızda sevgi, saygı ve anlayış üzerine kurulu bir ilişkimiz var. Sette diktatör değilim, arkadaşlık ve karşılıklı güven esastır benim için. Bizde bu tür şeyler yasaktır. Diktatörlüğü bırakın, birinin diğerine bağırmasına bile müsaade edilmez. Sinemada tek başına istediğini yaptırmak çok doğru değil, ben de o yüzden ekiple birlikte çalışmayı tercih ediyorum."

LOVELESS (SEVGİSİZ)

Aşkları sona ermiş, boşanmanın eşiğinde olan genç bir çift, annesinin baskısından kurtulmak için genç yaşta sevmediği bir adamla evlenen Zhenya, doğurduğu ama hiç bir zaman sevmediği 12 yaşındaki oğlu Alyosha'nın, yeni kuracağı evde kendisi için bir yük olacağını düşünür. Tanıştığı yakışıklı ve zengin bir erkekle yeni bir evliliğin eşiğindedir. Kocası Boris, evliliklerinde genç bir kadınla yaşadığı ilişkiden ikinci kez baba olmak üzeredir. Her ikisininde sevmediği ve yeni hayatlarında istemediklerini açıkça ifade ettikleri, ebeveynlerinin şiddetli bir münakaşasında bir yetimhaneye terk edileceğini anlayan Alyosha, çareyi evden kaçmakta bulur.

Hayatı boyunca sevgisizlik içinde yaşattıkları, anne ve baba olarak desteklemedikleri oğullarının ansızın ortadan kaybolmasından sonra, arama kurtarma ekiplerine katılan Zhenya ve Boris, yürütemedikleri evliliklerini sorgulamaya başlar. Alyosha, birbirlerini görmeye tahammülü olmayan, birbirlerine karşı olan nefretlerini gizlemeyen ikiliyi bir araya getirmişti. Arama çalışmaları sonuç vermezken ebeveynler geçmişteki eylemleriyle çocuğu karanlık bir sona sürüklediklerinin farkına varırlar.. Film, bu yönüyle işlevini kaybetmiş kamu kurumlarına, teknolojiye boğularak birbirlerinden kopmuş bireylere ve nesilden nesile aktarılan travmaya ayna tutuyor.

Andrey Zvyagintsev beşinci uzun metrajında, annesi ve babası tarafından istenmeyen bir çocuğun ortadan kayboluşunun hikâyesini anlatıyor. Cannes'dan Jüri Ödülü'yle dönen Sevgisiz aynı zamanda, Rusya'ya ve günümüz dünyasına dair bir alegori. Filmin büyük kısmı çocuğun kaybolmasından sonraki arama sürecine odaklanıyor. Özellikle ışık çalışmasıyla ve ustaca sinematografisiyle dikkat çeken film, hayattan bıkmış, birbirinden nefret eden, teknoloji bağımlısı insanlar arasında geçiyor.

"Rusya'daki insanlar filmi izlerken, toplumsal bir konuya parmak basıldığını görüyorlar, bu sebeple daha fazla içine girebiliyorlar. Aslında Cannes Film Festivali'nde film (Loveless) gösterildiği zaman bu meselenin evrensel olduğunu herkes fark etti ve sanki kendi evlerinde, kendi komşularıyla yaşanan bir meseleymiş gibi tepki verdiler. Ama bir yandan da filmlerimdeki temel konular Rusya'yla ilgili elbette, ancak sadece Rusya'ya özgü değiller."

Didaktik, yer yer ahlakçı bir tavırla bir yandan küçük bir çocuğun ruh hâlini betimliyor, bir yandan da koskoca bir ülkenin alegorisi işlevi görüyor. Kullanılmaktan eskimiş ve anlamı gitgide muğlaklaşmış bir kelime olan "sevgi", bir çocuk ya da bir ülke için ne demekse; bu film onun tüm çağrışımlarından yoksun, olmadığı her şey gibi sanki. Sevgisiz, Leviathan'ın politik bir bakışla kurduğu umutsuzluğu, günümüz insanına dair genel bir ruh hâli olarak kodluyor.

"Filmlerimde dini referansların olduğu doğru ama bunların yanı sıra kültürel referanslar da var. İnsanların gündelik yaşantılarını anlatmaya çalışıyorum. İçinde yaşadığım toplumun farklı katmanlarını kullanmadan film yapmayı düşünemiyorum. Filmlerime genelde olumlu tepkiler geliyor, ancak Avrupa'daki Rus diasporası ve 'daki siyasilerin ikiye bölündüğünü görüyorum. Loveless'ta da politik bir arka plan var. Ancak bunu özellikle öyle olsun diye yapmıyorum. Hikâye ne gerektiriyorsa o şekilde gelişiyor. Özellikle politik film yapmak gibi bir amacım yok."

Zvyagintsev'in bir önceki filmi Leviathan'daki (2014) aşırı barizlik sorunu, bu yeni çalışmanın da etkisini de yer yer azaltıyor. Yönetmen aynı mesajları tekrar tekrar açık biçimde dile getirirken son derece tanıdık metaforlara başvuruyor. Anne ve babanın yeni partnerleriyle ilişkileri ve iş yaşamında karşılaştıkları sorunlar, kayıp çocuk öyküsünden daha fazla süre alıyor.

Bu nedenlerle Loveless çarpıcı çıkış noktasının ve iddialı biçimsel yapısının vaat ettiği ölçüde güçlü bir film değil ama Zvyagintsev'in önemli meseleleri sağlam bir diliyle perdeye taşımayı başardığı da yadsınamaz.

"Özellikle de tiyatro öğrencisiyseniz Dostoyevski ve Çehov gibi büyük isimlerden fazlasıyla etkileniyorsunuz zaten. Bundan kaçmak çok zor. Bu anlamda benim de bu isimlerden etkilendiğim söylenebilir."

ZVYAGİNTSEV'İ BUĞDAY MERAKI SARDI

24. Adana Film Festivali'nde sorulan sorulardan biri de Zvyagintsev'in Türk sineması hakkında ne düşündüğü üzerineydi. Bunun akabinde Semih Kaplanoğlu'nun yeni filmi Buğday'ı merak ettiğine değinerek Türk Sineması ve kendi filmografisini etkileyen dönemler hakkında bilgi verdi.

"Genel olarak çok fazla film izleyen bir yönetmen değilim. Bir gün sevdiğim filmleri düşünürken, oturup yüz elli filmlik bir liste yaptım. Bunların çoğu 50'li, 60'lı ve 70'li yıllarda çekilen filmlerdi. Bu açıdan klasik sinemayı çok sevdiğimi söyleyebilirim. Ancak maalesef o dönemlere ait Türk filmleriyle ilgili bir bilgim yok. O yüzden de Türk sinemasıyla ilgili bir fikre sahip değilim. Türkiye'de kariyerini bildiğim, tanıştığım ve takip ettiğim tek yönetmen Nuri Bilge Ceylan. Onun filmlerini seviyorum, bir yandan da merak ediyorum. Yarışmada Semih Kaplanoğlu'nun Buğday (2017) filmini görmek isterdim ama maalesef benim filmimle aynı saatteydi. Onu kaçırdım fakat merak ediyorum. Rusya'da uluslararası filmleri gösteren çok fazla sinema salonu olmadığı için bu filmleri keşfetme şansı çok olmuyor. Bu sebeple Türk sinemasını henüz keşfedemedim. Rusya'da genelde sinemaya giden kitle 14-25 yaş arasında değişiyor. Sanat sinemasından ziyade Amerikan animasyonları ve görsel efektleri çok olan popüler filmler izleniyor."

2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN