Fikriyat ile ne okuyalım, ne dinleyelim, nereye gidelim?
İşlerinizi yoğunluğundan kendinize zaman ayırmayı erteliyorsanız, hafta sonu bunun için çok güzel bir fırsat. "Fikriyat ile ne görelim, ne okuyalım, nereye gidelim?" başlığı altında birbirinden değerli hafta sonu tavsiyelerini sizlerle buluşturuyoruz. Kitap okuyarak günün karmaşasından kurtulabilir, yeni bir ders öğrenerek bilinçlenebilirsiniz. Ya da güneşli bir hafta sonunun tadını çıkartarak yeni yolculuklara adım atabilirsiniz. Gelin sizler için hazırladığımız tavsiye listesine daha yakından bakalım.
Önceki Resimler için Tıklayınız
FİKRİYAT KUR'AN-I KERİM UYGULAMASINDA YER ALAN CÜZLER
Kur'an-ı Kerim, inananlar ve muttakiler için bir "hidayet" kitabıdır. Öyle ki, yüce kitabımız bugünümüzün ve yarınımızın, dünyamızın ve ahiretimizin inşa edici gücü, rehberidir. Peygamber Efendimiz de "Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız: Bunlar, Allah'ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir." buyurmuştur.
İlahi vahyin sahibi Allah Teâla, gönderilen peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (sav) Efendimize, "ebedi bir mucize" olarak lütfettiği ve 23 yılda peyderpey indirdiği Kur'an-ı Kerim'de, geçmiş devirlerde yaşamış peygamberlerin ve zaman içinde yeryüzünün sakinleri olan muhtelif insan topluluklarının hayat hikâyeleri, yaşantıları, kültür ve anlayışları, başlarına gelen hadiseler, sınavlar, felaket ve musibetler, bazen bir koca sureyi kapsayacak şekilde genişçe bazen de kısaca anlatılır.
Kur'an- Kerim'i okumak, Allah'ın sözünü dinlemek ve onunla muhatap olmak demektir. Mü'min Kur'an'dan feyiz almasını bildiği, bu maksatla okuduğu ve dinlediği Kur' an ayetlerini, kendisi için manevi bir destek, bir kuvvet, ferahlatıcı şifa ve rahmet vesilesi olarak telakki etmektedir. Bu davranış ve anlayışı ile de kendisini bahtiyar bir kul olarak kabul eder.
OSMANLI'NIN MÜSLÜMAN ZAMANI: ALATURKA SAAT
Osmanlı Devleti zamanında büyük cami muvakkithânelerinde vakitleri hesaplamakla vazifeli muvakkitler vardı. Akşam ezanı her gün bu muvakkitlerin hesaplarına göre okunur ve Müslümanlar da saatlerini 12.00'ye ayarlarlardı. İlmi heyet derslerinde namaz vakitleri hesaplarını öğrenen imamlar, muvakkitlerin olmadığı ücra yerlerde vakitleri hesaplarlardı. Ezanlar bunların yaptığı hesaplara göre okunur ve saatler akşam ezanı ile 12.00'ye ayarlanırdı. Saat ayarı ezanla bildirilmiş olurdu. Bu bakımdan bu saate "mahalli saat" de denilirdi.
Ahmet Haşim bu durumu şöyle açıklar: 'Saat'ten kastımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslubuna göre de 'saat'lerimiz ve 'gün'lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyaları tayin eder. Madenden sağlam kapaklar altında saklı tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan aşağı yukarı bir sıhhatle, haberdar ederlerdi.
Zaman sonsuz bahçe ve saatler orada açan, gâh sağa gâh sola meyleden güneşten rengârenk çiçeklerdi. Yabancı saati kuşatmasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, çeşitli vakitlerin kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, azîm bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik "gün" tanınmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslümanın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin olaylarını bu saatlerle ölçtüler.
OSMANLICA DERSLERİ
XI. yüzyıldan XX. yüzyıl başlarına kadar geçen zaman diliminde Müslüman Türklerin hâkim olduğu geniş coğrafyada İslamiyet'in şekillendirdiği kültür ve mana iklimi, günümüzde Osmanlıca ya da Osmanlı Türkçesi adıyla bilinen bir dilinin gelişmesine olanak sağladı. Arapça, Farsça, Türkçe sözcükler ve yapılardan oluşan bu "yazı dili" yüzyıllar içinde Osmanlı tebaası olan ya da olmayan farklı ulusların dillerinden giren yeni sözcüklerle daha da zenginleşti.
Osmanlıca denilen tarihi edebiyat dilimizde, yazı olarak Araplardan alınan fakat daha sonradan geliştirilen harfler kullanıldı. Temeli 28 harfli Arap alfabesi, zamanla Türkler tarafından geliştirilerek Osmanlı alfabesini oluşturdu. Bu alfabeye, Farsçaya mahsus pe (ﭖ), çe (ﭺ) ve je (ﮊ) harflerinin yanında ğ'nin ince sesli kelimelerle gösterilmesi için kâf-ı fârisî (ﮒ) harfi ve Türkçeye mahsus olan nazal ñ (kâf-ı nûnî) için (ڭ) harfi, lam ve elifin birleşmesinden oluşan (ﻻ) lamelif harfi ilave edilererek geliştirildi. Zaman içerisinde ünlülerin gösterilmesi, eklerin yazılması gibi hususlarda Arap imlasından farklı uygulamalar geliştirdi.
Osmanlıcanın genel özellikleri ise şunlardır:
Eski yazı olarak da adlandırılan Osmanlıca, sağdan sola yazılır.
Harfler, birkaç harf dışında, birbirine bitiştirilir.
Harflerin temel şekilleri dışında başta, ortada ve sonda yazılışları ayrıdır.
Arapça ve Farsçadan alınan kelimeler orijinal imlasına göre yazılır.
Her ünlü için ayrı bir harf yoktur.
Türkçede bulunmayan ünsüzleri gösteren harfler vardır. Bu harfler Türkçedeki benzerleri gibi okunur.
Arap alfabesi 28 harflidir fakat Türkçeye mahsus harflerle Osmanlıcada kullanılan harf sayısı 36'ya yükselir.