İnsan kendi erdeminden zehirlenir
İnsan günah işlediğinde hissettiği o yıkıcı umutsuzluğu bazen "hassasiyetine ve takvasına" yorar. Oysa bu durum çoğu zaman kılık değiştirmiş gizli bir kibrin, İslami literatürdeki adıyla ucb hastalığının kendisidir. Ucb; insanın kendi yaptığı ibadetleri beğenmesi, kulluğunu yeterli görmesi ve manevi kurtuluşunu kendi eylemlerine bağlamasıdır. Yüzyıllar öncesine ait bu manevi zaaf, günümüz insanının "kusursuz bir dindarlık profili çizme" takıntısıyla birebir örtüşüyor. İbn Ataullah el-İskenderi'nin "Günah işleme ve hataya düşme zamanında ümidin azalması, amele güvenmenin alâmetlerindendir" tespit ve ikazı da bahsettiğimiz ucb hastalığına ayna tutuyor.
➡ İyilik, dışarıdan bakıldığında ruhu arındıran berrak bir su gibi görünür. İnsan doğru olanı yaptıkça, ahlaki kurallara uydukça ve zaaflarına gem vurdukça hafiflediğini hisseder. Ancak bu berrak suyun içine düşen görünmez bir kibir damlası, onu yavaş yavaş ruhu çürüten sinsi bir zehre dönüştürebilir. İnsanın kendi doğrusundan, kendi ahlakından ve dindarlığından zehirlenmesi, kötülüğün pençesine düşmesinden çok daha tehlikeli ve sessiz bir yıkımdır.
➡ İslam ahlak ve tasavvuf geleneğinde bu gizli zehirlenmeye ucb denir. Ucb; insanın işlediği ibadetleri ve hayırları bizzat kendinden bilmesi, ameline değer verip onunla övünmesi ve manevi kurtuluşunu kendi eylemlerine bağlamasıdır. İbn Atâullah el-İskenderî'nin Hikem-i Atâiyye adlı eserindeki şu ilk hikmet, bu manevi hastalığa ayna tutar: "Günah işleme ve hataya düşme zamanında ümidin azalması, amele güvenmenin alâmetlerindendir."
➡ Bir insanın hata yaptığında yaşadığı derin umutsuzluk ilk bakışta takva veya fıtri bir pişmanlık gibi görünebilir; oysa bu durum çoğu zaman kılık değiştirmiş bir ucbun neticesidir. Zira günah anında ümidin kırılması, kişinin daha önce Allah'ın sonsuz rahmetine değil, kendi kusursuz sandığı amellerine güvendiğini ele verir. Büyük âriflerin ameldeki ucb ve kibri günahtan daha tehlikeli görmelerinin sebebi de budur. Kul, Allah ile kurduğu bağı teslimiyet yerine bir tüccar mantığıyla amellerinin eksiksizliğine dayandırdığında, elindeki sermaye kirlenince tamamen iflas ettiğini zanneder.
➡ İslam ahlakında kalbi diri tutan asıl terazi, havf ve recâ (korku ile ümit) dengesidir. İnsan elbette doğru yaşamak için gayret göstermeli; ancak amellerinin ve muvaffakiyetinin Allah Teâlâ'nın bir lütfu olduğunun bilincinde olmalıdır. Havf, insanı kendi kusursuzluğuna inanma zehrinden korurken; recâ, tökezlediğinde ilahi merhametin kendi günahından çok daha büyük olduğunu hatırlatır. Sadece ameline güvenen insan hata yaptığında savrulur; ilahi rahmete sığınan insan ise tevazu ile yoluna devam eder.
➡ Ârifler, amele güvenme yanılgısının temelde iki kılığa büründüğünü belirtir: Bir kesim iyiliklerini cenneti kazanacak ya da azaptan kurtaracak bir "bilet" gibi görürken, diğer bir kesim daha ince bir kibre kapılarak ibadetleri sayesinde manevi sırlar ve keşifler elde edeceğini sanır. Her iki yaklaşımın merkezinde de "Ben yaptım, ben hak ettim" diyen nefsaniyet yer alır.
➡ Gerçek bilgeler ise kendilerinde müstakil bir güç veya övünülecek bir amel görmezler; sermayenin asıl sahibinin Allah olduğunu bildiklerinden dağlar kadar ibadet etseler de huşularını yitirmez, hata yaptıklarında da O'nun rahmetinden ümit kesmezler.
➡ İmam Gazzâlî, İhyâ'u Ulûmiddîn'de ucb hastalığını ruhu felakete sürükleyen en büyük yıkımlardan (mühlikât) biri sayar. Ona göre ucb, bir kalp körlüğüdür. Kendi ibadetine hayran olan kişi, o ameli yapabilme iradesini ve gücünü kendisine bahşeden asıl yaratıcıyı unutur.
➡ Kulun cüz-i iradesi yalnızca bir sarf vasıtasıdır; amelin yaratılmasında kulun müstakil bir kudreti yoktur.
➡ Güzel sözler O'na yükselir, o sözleri de güzel ameller yükseltir" (Fâtır, 10) ayetini şerh eden ârifler, amelin Allaha yükselebilmesi için kulun o amele değer vermemesi, onu unutup görmemesi gerektiğini vurgulamışlardır. Kişi ameline itibar edip güvendiği an ucbun hücumuna uğrar ve "Dünyayı da ahireti de kaybeder" (Hac, 11).
➡ Ruhu içten içe kemiren bu hastalığın yegâne şifası, aidiyeti doğru kurmaktır. Hz. Yusuf'un (a.s) o büyük imtihanların ardından sarf ettiği, Yusuf Suresi 53. ayette geçen "Yine de ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, rabbimin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder; şüphesiz rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir." teslimiyeti, bu şifanın tam kalbidir. İnsan, nefsinin zayıflığını idrak ettiğinde kendini zehirlenmekten kurtulur.
➡ Kulun vazifesi ameli terk etmek değil; onu edep ve ihlasla yerine getirdikten sonra derhal unutup Cenâb-ı Hakk'ın fazlına sığınmaktır. İbn Atâullah'ın işaret ettiği gibi insan, Allah Teâlâ'nın hilmine günah işlediği andan daha çok, ibadet ve itaat ettiği vakit muhtaçtır. İyilik veya taat nasip olduğunda müminin kalbine fısıldayacağı hakikat şudur: "Bunu ben başarmadım; bu, bana lütfedilen ilahi bir inayettir. Güç ve kuvvet yalnızca Allah'a aittir."