Yazar Rümeysa Oğuz ile Söyleşi: "Yazmak İlham Değil Gayret İster" - Fikriyat Sohbetleri
Ailesinden aldığı okuma mirasını kalemiyle ve akademik çalışmalarıyla birleştiren yazar Rümeysa Oğuz, hayatın içinden samimi bir sohbetle Fikriyat ekranlarına konuk oldu. "İyiler her zaman kazanır," diyerek umudu ve gayreti merkeze alan Oğuz, bir yazarın bir annenin ve bir düşünürün gözünden modern zamanların kaosunu, anlam arayışını anlattı.
Özge Özkul: Dilerseniz sizi kısaca tanıyarak başlayalım. Nasıl bir evde büyüdünüz, şu an nasıl bir evde yaşıyorsunuz?
Rümeysa Oğuz: Öncelikle iyiyim, teşekkür ediyorum. Nasıl bir evde büyüdüğüme gelince, çok mutlu bir evde büyüdüm. Gerçekten çocukluğumu doyasıya yaşayarak, evden çok sokakta büyüdüm. Ben bir lojman çocuğuyum ve gece yarılarına kadar sokakta keyifle ve güvenle oynanan bir çağın çocuğuyum. Bu yüzden güzel bir çocukluk geçirdim. Bunun yanında, çok okunan ve kütüphanesi olan bir evde büyüdüm. Bu soru sorulduğunda her zaman en çok övünerek söylediğim şey budur. Annemi ve babamı sürekli kitap okurken hatırlıyorum. Bence bu benim en büyük şansımdı. Sanırım 8 yaşıma kadar evimizde televizyon yoktu. Aile ilişkilerinin, özellikle de geniş aile kavramının çok önemli olduğu, büyüklere saygı duyulan, hep birlikte vakit geçirilen bir ailede büyüdüm. Rahmetli dayımın bir sözü vardı, "Benim arabama 49 kişi biner," derdi. Gerçekten de alt alta üst üste binip memlekete, büyüklerimizi ziyarete giderdik. Birbirini daima arayıp soran, çekirdek aileden ziyade geniş bir aileydik. Şu anda ise aile bağlarımız hâlâ çok kuvvetli olsa da hayatın sakinliğini daha çok aradığım bir dönemdeyim. Elhamdülillah, kitaplarla dolu, sakin bir evde hayatımı sürdürüyorum.
ÖÖ: Hikâyelerinizde okurla güçlü bir bağ kuruyorsunuz. Olağanüstü görünen bir olayı o kadar bizden biri gibi anlatıyorsunuz ki sonunda bunun bir rüya olduğunu öğrendiğimde gerçekten üzüldüm. Bu bütünleşmeyi nasıl sağlıyorsunuz?
RO: Aslında ben olağanüstü bir şey yazmıyorum; hayatın içinden hikâyeler anlatıyorum. Genellikle öykülerimde sonda şaşırtıcı, vurucu bir son oluyor. Sanırım bunun nedeni, hepimizin sıradan hayatlarımızın içinde o sıra dışı anı, o "patlama" anını görmek istememiz. Bu yüzden hikâyenin akışı ne kadar absürt görünse de sonunda hepimize tanıdık gelen bir duyguya tekabül ediyor ve kendimizi ona yakın hissediyoruz.
ÖÖ: Hayatımızda bir aksiyon istiyoruz sanırım.
RO: Bence de istiyoruz. Şaşırmak çok güzel bir duygu. Ben hep, "Allah'ım, hayretimi artır," diye dua ederim. Aslında şaşırmak için mucize beklemeye gerek yok. İnsan evrene, yaratılışa tefekkürle baktığında, o sırrı keşfetmeye çalıştığında hayret etmemesi mümkün değil.
ÖÖ: Genç yaşınızda bu kadar anlamlı eserler ürettiniz. Bir yandan annesiniz, akademik hayatınız devam ediyor. Aile ve sosyal hayatınızla bu süreci nasıl dengelediniz?
RO: Bu soru, sanırım bütün çalışan annelerin vicdan yarasıdır. Her gece başımı yastığa koyduğumda, "Acaba evlatlarımın hakkına girdim mi?" diye düşünürüm. Bu hayattaki en büyük korkumdur. Bu süreçte en büyük destekçilerim annem, babam, kardeşlerim, eşim ve iyi arkadaşlarım oldu. Onlardan Allah razı olsun. Hiçbir şeyi tek başıma yapmadım. Ben hayalleri olan bir çocuk oldum ama yalnız olsaydım bunların hiçbirini başaramazdım. Eşim, birinin çalışmasından ve üretmesinden her zaman gurur duyan biridir. Evlatlarım da anlayışlı çocuklar, çünkü onların normali hep çalışan, okuyan bir anne ve baba görmek oldu. Çalışmam gerektiğinde buna saygı duyuyorlar.
ÖÖ: Çocuklar sizi örnek alıyor anladığım kadarıyla.
RO: Kesinlikle. Hayatımızın normali bu. Mesela ben yıllardır televizyon izlemem. Çocuklarım bana "Gel televizyon izleyelim," demezler çünkü onların normalinde televizyon izleyen bir anne figürü yok. Çocuklar neye alışırsa rutinleri o oluyor.
ÖÖ: Peki arkadaş çevrelerinden etkilenip farklı taleplerde bulunmuyorlar mı?
RO: Ben hiçbir çocuğu bir fanusta büyütemeyeceğimize inanıyorum. Ben çocuğumun sahibi değilim; onun düşüncelerine hükmedemem ama ona doğru bir altyapı hazırlayabilirim. Evde, "O şarkıyı dinleyemezsin, bu filmi izleyemezsin," gibi katı kurallarımız yok. Neyi neden tercih etmediğimi onlara anlatıyorum. Eğer istedikleri şey ahlaki bir deformasyona yol açmayacaksa izin veriyorum. Çünkü bir gün kızım, "Okuldaki arkadaşlarım sürekli bir dizi hakkında konuşuyor ve ben onu izlemediğim için onlarla sohbet edemiyorum," demişti. Artık akran iletişimi ortak izlemeler ve dinlemeler üzerinden yürüyor. Onu bu sosyal ortamdan tamamen koparamam.
ÖÖ: "Akşam Ezanından Önce Evde Olmak" adlı hikâyeniz bana huzur kelimesini çağrıştırdı. Sizce eskiler daha mı huzurluydu? O eski huzuru bugün yakalayabilir miyiz?
RO: Bu kitabı yazarken ben de huzurun eskilerde kaldığını düşünüyordum. Fakat zamanla fikrim değişti. İnsan galiba bulunduğu zamandan hiçbir zaman tam olarak memnun olamıyor ve hep geçmişe bir özlem duyuyor. Ancak geçmişe dönme imkânımız yok. Bu yüzden geçmişin daha huzurlu olduğundan hayıflanmak yerine, bugünü nasıl daha huzurlu hale getirebileceğimize odaklanmalıyız. Her dönemin kendine özgü bir kaosu var. 90'larda yaşayanlar için de o dönem kaotikti. Eminim bizden sonraki nesil de bizim zamanımıza bakıp, "2020'ler ne kadar da huzurluymuş," diyecek.
ÖÖ: Makinelerin yazdığı, düşündüğü bir çağa giriyoruz. Bu durum yazmayı ve okumayı nasıl etkileyecek? Bu kadar gürültünün arasında birbirimizin sesini nasıl duyacağız?
RO: Bu benim en büyük korkum. Artık basılı kitapların bile yok olduğu, her şeyin dijitalleştiği bir dönemdeyiz. Sürekli ekrana maruz kalmak, araştırmaların da gösterdiği gibi, dikkat süresini kısaltıyor ve anlama becerisini zayıflatıyor. Bu yüzden herkese ısrarla şunu söylüyorum: Lütfen kitap okuyun. O iki kapağın arasında, sayfaları ve o güzel kokusuyla duran fiziki kitapları elimize alalım. Bu bir kültür, bir gelenek ve yok olmamalı. Bir yazar arkadaşım e-kitabın daha pratik olduğunu söylediğinde ona, "Peki yayınevin sana 'Kitaplarını artık basmıyoruz, sadece e-kitap olarak çıkarıyoruz' dese ne hissederdin?" diye sordum. "Asla istemem," dedi. İşte kimse istemez. Bu yüzden kitaplarımıza sahip çıkalım.
ÖÖ: Bir dönem gençlerle de çalıştınız. Ekranların bu kadar hayatımızı kuşattığı bir çağda onların bizi dinlemesini nasıl sağlayabiliriz?
RO: Bence soruya yanlış yerden bakıyoruz. "Gençlerin bizi dinlemesini nasıl sağlarız?" değil, "Biz gençleri nasıl dinleriz?" diye sormalıyız. Çünkü onlar artık dinlenmek istiyorlar. Biz onlara sürekli üst perdeden bakıyor, kuşak isimleri takarak onları küçümsüyoruz. Oysa insan çok kıymetlidir. Onlara bir şeyler anlatmaya çalışmadan önce onları anlamaya çalışmalıyız. Bu da ancak dinlemekle olur. Onların seviyesine inip, onların dilinden konuşarak bir bağ kurabiliriz. İşe önce dinleyerek başlayalım.