Arama

Şehir ve gönül: Allah ile bilişmek

Şehir ve gönül: Allah ile bilişmek

"Ol şârın sultanı var cümleye ihsanı var

Sultan ile bilişen yoğ iken vara benzer"

Yunus Emre

'un en nefis şiirlerinden birinde geçer bu mısralar: 'Sultan ile bilişmek' açıklanabilecek bir saadet veya tahayyül edilebilecek haz ile karşılaştırılamaz. O insanı 'yoğ iken var eyleyen' bir yaratma eylemidir. Yaratan Allah bizde bilinmekle tecelli edince, gerçek varlık ile yaşamaya başlarız: 'mürde gönül' iman ile hayat bulur. Allah ile insan arasındaki tanımlanamaz irtibat hiç bu kadar güzel anlatılmamış, hiç bu kadar sahici fark edilmemişti. Burada maharet Yunus'un büyüklüğü veya öteki insanların kifayetsizliği değildi! Mesele kavramsal tartışmalarla işin özünün kaybedilmesi, bir şeyi ararken elde olanın da yitirilmesiydi. Din üzerindeki konuşmalar bir anda 'cedel' haline gelerek insanlar arasında iktidar aracına dönüşebilir. Allah hakkındaki konuşmalarda bir anda Allah'ı unutur, başka bir şey konuşmaya başlayabiliriz: çünkü 'cedel' yaparken aslolan biz ve bizim var oluşumuzdur. Yunus işi başa irca ederek bizi ilk söze döndürüyor: Allah'a iman etmek ve O'nunla 'biliş olmak' öyle bir lütuftur ki insanı yokluktan varlığa taşır. Yunus'un cennet nimetleri hakkında söyledikleri fakihlerce eleştirilmiş, cennetin küçümsenmesinin müslüman ahlakında yol açabileceği büyük tahribata (!) dikkat çekilerek eleştirilmişti. Bu eleştirilerin haklı bir tarafı var, kuşkusuz: Dünyevi hiçbir şeyden vaz geçemeyen insana cennetten tenezzül etmemeyi söylemek kantarın topuzunu kaçırmak olabilir. Büyük fakih Ebu's-suud'a haksızlık etmemek lazım: her birimiz adına konuşmuştu fetvalarında Yunus'u eleştirirken. Fakat burada dile gelen düşünce o şiirlerden daha tehlikeli olabilir. Allah'ı tanımak var olmak, O'ndan habersiz olmak ise adem halinde kalmak demektir.

Şiire dönersek, 'şar' veya şehir dünya anlamında kullanılmış olabilir. Bu anlamıyla dünya yurdunun sultanı Allah'tır. Tevhit ilkesi Allah'ın dünya ve ahirette, yerde ve gökte ilah olmasını idrak etmek demektir. Müslümanlar 'melekut' hükümdarlığı veya öte dünyaya ertelenmiş ilahi iktidar kavramını bilmezler. Bu anlamıyla ahiret yurdu ertelenmiş bir hayat anlamına gelmez. Müslümanlar için Allah her yerde, her zaman ve her şekilde Rahman ve İlah olandır. O zaman bu şehrin sultanı Allah'tır ve burada olan biten her şey O'nun bilgisi, gücü ve belli bir yorumla rızası dahilindedir. Daha dar anlamda ise içinde yaşadığımız şehir, köy, bölge anlamına gelebilir. Bu itibarla filozoflar ve normatif gelenekteki düşünürler dikkatimizi dış mekana çekerler. Bir filozof şehir dediğinde, belli sayıda insanın ihtiyaç ilişkisiyle bir araya geldiği mekanı anlarız. şehri böyle tarif eder. Platon'dan beri ideal devlet bu eksende konuşulmuş, insanların kendilerini zihnen ve ruhen yetkinleştirebilecek şehrin imkanı, onun yasaları tartışılmıştı. Farabi Medine-i fazıla ve siyasetle ilgili eserlerinde böyle bir şehrin imkanını ele almıştı. Onun düşüncesinin değerli yanı böyle bir şehir ile metafizik arasındaki ilişkiyi göstermesiydi: Hakiki bir filozof varsa gerçek şehirden ve erdemlerden konuşabiliriz.

Yunus'un sözünü ettiği şehir ise dünya anlamında veya şehir anlamında yorumlanmaya müsait olsa bile, en dar anlamda şehir olabilir. O burada büyük alem-küçük alem ilişkisi üzerinden başka bir anlama varmış olmalıdır: Ona göre şâr gönül ve insanın kalbi anlamına gelerek en ince anlamına ulaşır. Artık şar'dan söz etmek gönülden söz etmek, gönülden söz etmek ise 'hakikati görmüş-bulmuş' insandan söz etmek demektir. Peki Yunus tam olarak ne dedi?

Şiir Allah'ı bilmek ve O'nu tanımanın insan için ne ifade eder sorusunun cevabıdır. Allah'ı bilmek herhangi bir şeyi bilmek veya herhangi bir varlığı tanımak değildir. Yunus 'Allah'ı tanımak bir varlık ve yokluk meselesidir' derken dini hayatın merkezine yerleşen marifete dikkatimizi çekti. Hz. Peygamber bizim Allah'ı görme ısrarımıza ve merakımıza 'O'nu görür gibi ol' diye bir sınır çizmişti, hiç kuşkusuz buna iman etmek şarttır. Fakat böyle denildi diye görmek arzusundan tümüyle vaz geçecek değiliz! İçimizdeki en derin merak budur: Bizi bilip bilmediğimiz şekilde sevk eden, yöneten en güçlü merakımız budur: görmek! Görmek istiyoruz, tanımak istiyoruz ve 'bilişmek' istiyoruz. Bu bizim için bir varlık yokluk meselesidir. Bilişmek marifet ve müşahedenin mukabili olmak üzere kullanılır tasavvuf metinlerinde. Bu anlamıyla marifet insanın engellenmiş ve kırılmış benliğinden ve zaaflarından arınarak hakiki hallere varmasıyla mazhar olacağı bilgidir: Bu süreçte heveslerin dağılmasıyla talep, arzuların dağılmasıyla irade ve niyet, korkuların azalmasıyla umut, hazların yok olmasıyla cem-i himmet ve teveccüh ortaya çıkarak gerçek bir halde Allah'ı talep ederiz. Biz bu talepten vaz geçmeyeceğiz, dünya ne hale gelirse gelsin insan vaz geçmeyecektir. Çünkü Allah onun için bir varlık-yokluk meselesidir. Allah'ı aramak varlığı aramaktır.

2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN