Arama

Yaşamak yakmayan bir cehennem üzerinde durmaktır

Yaşamak yakmayan bir cehennem üzerinde durmaktır

Vicdan azabı ve tövbe / Habil ve Kabil

"(Kabil dedi ki): Yazık bana, şu karga kadar bile olmaktan,
kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim!' dedi.
Sonunda pişmanlık duyanlardan oldu"
(el-Mâide 5/27-31).

Haksız yere öldürülen hiçbir kimse yoktur ki onun kanından Âdem'in birinci oğluna bir pay ayrılmasın. Cinayeti âdet haline getiren ilk kişi odur.

Hangi insanın içinde geçmişe dair pişmanlıklar, geleceğe dair tereddütler ve korkular bulunmaz ki? Her birimiz yapıp ettiklerimizden pişmanlık duyar, tarihi ağır bir yük gibi sırtımızda taşır, bir türlü paylayamadığımız veya içinden çıkamadığımız hallerimizi derinlerimizde saklarız. Olmuş bitmiş hadiseler ile aramızdaki bağı kesmede ne kadar başarısızdır. Taraflar ölmüş, hadiseler bitmiş, fakat hadiselerin izleri tüm canlılığıyla zihnimizi şekillendirmeye devam eder. Olan biten hadiseler hakkında 'şöyle yapsaydım, belki böyle olmazdı, şöyle yapsaydım belki başka türlü olurdu' şeklindeki pişmanlıklar bizi anda yaşayamaz hale getirir: Belki de en çok geçmişte yaşarız; geçmişin etkisi altında yeni gün hiç doğmaz bize. Dünya her gün yaratılır cümlesi temenniden öte bir şey değildir vicdan azabı çekenler için. Bütün bu iç hesaplaşmaları "vicdan azabı" diye bilinen meşhur tabirde birleşerek ahlakta ve üst değerlerde varlığını korur. Vicdan azabı düşük yoğunluklu bir cehennem üzerinde tedricen yanmaya döndürür hayatımızı. Öyle bir ateş ki ne pişeriz ve olgunlaşırız, ne de acılarımız son bulur.

Vicdan azabı hakkında en yanlış bilgimiz onu tövbe ile karıştırmada ortaya çıkar. Zaten hiç sona ermeyişi tövbe olmadığının açık delili olmalıydı. Haddi zatında tövbe etmek insanda bir pişmanlık ve nedamet duygusu meydana getirir. Bu nedamet ile vicdan azabının nedameti arasında biçimsel benzerlik görülse bile, ikisi farklı istikamete sahiptir: Bu konuda en iyi örneklerden birisi Kabil ile Habil hadisesinde bulunabilir. Kuran-ı Kerim'de anlatıldığı kadarıyla Kabil hırsı yüzünden kardeşi Habil'i öldürmüş, büyük pişmanlıkla kardeşinin cesedini ne yapacağını düşünmeye başlamıştı. Bu pişmanlığı anlatmak üzere Kuran'da bilgiler verilmese bile, bazı rivayetlerde şaşırtıcı izahlar verilir: Kabil uzun süre kardeşinin cenazesini yanında taşır. Onu ne yapacağını bilemez, en sonunda bir kargadan 'ölüyü gömmeyi' öğrenerek kardeşinin cesedini gömer. Bu örnekte gözden ırak olan hafızadan ırak olmamış: vicdan azabı katlanarak Kabil'i esir almış.

Hz. Kabil'den söz ederken yeryüzünde ilk kanı onun akıttığını söyleyerek bütün günahlardan 'vesile olma' payı olduğunu söylemiştir. Bir kötülüğü başlatan kişi ondan nasibini alır. Kabil ilk kanı dökerek haddi zatında yeryüzündeki ilk kötülüğün başlatıcısı olduğu kadar gerçekte insanlık tarihi o hadise ile başlamış oldu. Cennet'te başlayan süreç Kabili le gerçek tarihe dönerek meleklerin sözünü ettiği 'yeryüzünde bozgun çıkaracak ve kan dökecek insan' ortaya çıkmış oldu. Bu nedenle ilk dünyalı insan Kabil idi. Bugün bütün dönemlerden daha çok Kabil'i anlayabilecek durumdayız: hırslarımız, basit ve süfli arzularımız, yücelttiğimiz zaaflarımız, korkularımız, sonuçsuz iktidarlarımız zaviyesinden insanı ve insanlığı yok etmenin anlamını en iyi idrak edebileceğimiz bir çağdan bakıyoruz Kabil'e ve insan öldürmeye! Bir ağaca yaklaşmanın ne demek olduğunu Adem bile oğlundan öğrenmiş olmalıdır. Kabil babasının sadece sırrı değildi, onun öğretmeni oldu. Bu nedenle Kabil'i tanıyınca Adem ilkinden daha güçlü ve sahici bir şekilde tövbe ederek 'a dönmüş olmalıdır '' ne demektir, bunu Kabil'de anladık. Her insanın hayatı 'ağaca yaklaşmak' ile 'vicdan azabı-pişmanlık' arasında gidip gelmelerden ibaret kalacaktı.

Kabil çok üzüldü, yaptığına nedamet duydu. Çünkü ağaca yaklaşmak bizi insani değerlerden çıkartmıyor; içimizdeki değerler ile yaptığımız fiiller arasındaki çelişkiler ise pişmanlık olarak ortaya çıkıyor. Lakin bunca pişmanlık tövbe olarak kabul edilmedi. Niçin? Burada günahın büyüklüğünü gerekçe gösteremeyiz. Hz. Peygamber tövbenin affedemeyeceği hiçbir günah yoktur diyerek günahlara odaklanmamızı engellemişti. Yaşadığımız sürece umut vardır ve kapılar bize açıktır. İnsanın davranışları bize sürpriz olabilir; Allah insandan ve onun davranışlarından şaşıracak değildir. O zaman mesele bu değil! Hz. Peygamber doksan dokuz insanı öldüren birinin tövbesinin kabul edilemeyeceğini söyleyen bir din adamının yanlış yaptığını anlatır. İnsan Allah'ı icbar edebilecek veya O'nun merhametini aşabilecek bir fiil meydana getiremez. Biz istesek de Allah'ın sonsuz lütuf ve merhametini engelleyemeyiz. Suç ne kadar büyük ve affedilmez olsa bile, onu aşan ilahi merhamet vardır. Bu bakımdan günahın büyük veya küçük olmasının tövbenin kabulünde bir dahli yoktur. Tövbenin sadece zamanı olabilir: ölümden önce, yani sorumluluk devam ediyorken tövbe edebilmek insanın sorumluluğudur. Hal böyleyken niçin Kabil'in tövbesi kabul edilmemiş, kendisinden sonra onlarca katilin tövbesi kabul edilmiş iken o katillerin başı olarak en kötü örnek olmuştur. Bunun dinde açık bir cevabı vardır:

Kabil tövbe etmemişti sadece 'vicdan azabı' çekmişti. Tövbe bir günah sebebiyle insanın Allah'a dönmesidir. Bu durumda tövbenin kurucu unsuru kişinin Allah'a dönmesidir. Nedamet yani pişmanlık da tövbenin kurucu unsuru olsa bile, esas unsur Allah'a dönmek, O'na sığınmak, kendi güç vehminden arınmaktır. Tövbeyi tövbe kılan şey, bu iktidar ve güç vehminden arınmaktır. Vicdan azabı ise öyle değildi. Vicdan azabı bir pişmanlık içerse bile insanda gücü yeniden tesis edecek, yitirdiğini telafi edecek, ona yeni bir iktidar alanı açacak bir pişmanlıktır. Bu bakımdan vicdan azabımız iktidarımızın ve benliğimizin düzenleyicisi iken tövbeden ayrışır. İşte Kabil'deki durum bu idi: O sadece nedenini bilmediğimiz bir şekilde pişmanlık duymaktadır: belki öldürmeyi kendine yakıştıramamış, 'ben bunu nasıl yaptım?' diye düşünmüş, kardeşinin kaybına üzülmüş, onunla geçen iyi günlerinin etkisinden kurtulamamış vs. Bu gerekçeler onlarca olabilir. Bütün bunlar tövbenin değil, vicdan azabının tezahürleridir.

O halde Kabil vicdan azabı çektiği için tövbe etmemiş oldu. Onu esas günaha sevk eden güç vehmini, hazzını, gücün ve kudretin gerçek sahibini düşünerek muhasebe etmemişti.

Ekrem Demirli

2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN