Arama

Dilimizi ve düşüncemizi de virüslerden korumalıyız

Dilimizi ve düşüncemizi de virüslerden korumalıyız

, virüsle mücadele sürecini; iftihar edilecek kadar iyi yönetiyor. Devlet-millet işbirliği içinde, alınan çok yönlü tedbirlerle; olağanüstü hal şartları, her gün biraz daha iyiye doğru gidiyor.

Kurumlar arası koordinasyon, teşhis ve tedavi yöntemleri, kendi kendimize yetebilme, vites düşürerek hayatın ritmini devam ettirebilme, zorda kalan ülkelere araç-gereç desteği verme açısından; örnek ve öncü haline geldik. Ayrıca, dünyanın çeşitli ülkelerinde ve bölgelerinde mahsur kalan vatandaşlarımıza sahip çıkma konusunda; fevkalade büyük gayretler ve fedakârlıklar gösterdik.

Ancak, bu yoğun tempo içinde; dikkatlerden kaçan, çok önemli bir konu var. Kamuoyunun yakından takip ettiği uzmanlar, haberciler, yorumcular, programcılar; kolayca, bizim kültür ve medeniyet dünyamıza ait olmayan bir dil kullanıyorlar.

Oysa, olayları ve durumları izah etmek için kullanılan kelimelerin ve kavramların; mümkün mertebe, "yerli" ve "milli" olması gerekir. Kendi dilimizde ve dünyamızda karşılığı olan, üstelik daha kolay anlaşılan sözcükler yerine; başka dillerin ve dünyaların sözcükleri ithal edilmemelidir.

NEDEN ÖNEMLİ?

Öncelikle, bu hassasiyetimizin temel gerekçesine bir göz atalım. Bunun için; yerli ve yabancı bilgelerden, aydınlardan, mütefekkirlerden kısa alıntılar yahut hatırlatmalar yapalım.

Martin Heidegger; "Dil, düşüncenin evidir" diyor. Khaled Hosseini ise; kullanılan dilin yahut kelimelerin, "kültür ve medeniyet binasına açılan dış ve iç kapıların anahtarları" olduğunu söylüyor.

Walter Lanoor'a göre; "Bir ülkenin kanunlarının çiğnenmesinden sonra en büyük suç, dilinin çiğnenmesi"dir. Gerhard Kessler'e göre ise; "Dili, gereksiz yabancı sözcüklerden koruyarak temiz tutmak; tıpkı vücudumuzu, vicdanımızı, evimizi, köyümüzü, şehrimizi temiz tutmak gibi ahlaki bir görev" kabul edilmelidir.

Kutadgu Bilig müellifi Yusuf Has Hacip; dilin, "anlayışın tercümanı" ve "aydınlanmanın aracı" olduğunu söylüyor. Wilhelm Humboldt ise; "Bir milletin gerçek yurdu, onun dilidir. Dil, milli duygu ve dilekleri ifade eden güçlü bir varlıktır. Milli dil yok olunca, milli duygu ve dilekler de yok olur" diyor.

Ünlü filozof Eflatun'a göre; "Düşünce dili, dil de düşünceyi üretir". Çinli bilge Konfüçyüs'e göre ise; "dilin bozulması hayatın bozulması" anlamına geldiği için, bir ülkenin ve toplumun yönetiminde, "dilin düzeltilmesi" her şeyden daha öncelikli ve önemlidir.

Divan-ı Lügati't Türk (Türk Dilleri Sözlüğü) yazarı Kaşgarlı Mahmud; "Dil ile düğümlenen diş ile çözülemez" diyerek dilin insan ve toplum hayatı üzerindeki yerini, önemini, etki gücünü hatırlatıyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucu Başkanı ise; "Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk Milleti; dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır" sözleriyle, yerli ve milli dil vurgusu yapıyor.

Sonuç olarak; hayatın bütün alanlarında olduğu gibi, sağlık sektöründe ve virüsle mücadele sürecinde de meramımızı ifade etmek için kullandığımız kelime ve kavramlar konusunda seçici olmalıyız. Milletimizi, korona virüs belasından koruduğumuz gibi; kültür ve medeniyet değerlerimizi aşındıracak yabancı sözcüklerden de korumalıyız.

NE YAPILMALI?

Derdimizi doğru anlatma ve muhataplarımız tarafından doğru anlaşılma açısından; önemli bir not düşelim. Yerli ve milli dil konusunda, "lazım" (olsa iyi olur) ile "elzem" (olmazsa olmaz) arasındaki farkı ayırt edelim.

Bazı kelime ve kavramlar, kültür ve medeniyet binasının ara duvarları gibidir. İhtiyaç halinde, kısmi tadilatlar yapılabilir.

Bazı kelime ve kavramlar ise; direkler ve kolonlar gibi, "ana taşıyıcı" unsurlardır. Onlar üzerinde oynamanın, tadilat yahut tamirat yapmanın; "hayati" derecede büyük tehlikesi vardır.

İşte bu noktadan hareketle; dilimizde karşılığı olmayan, değerler dünyamıza zararı dokunmayan yabancı kelimeleri kısmen anlayışla karşılayabiliriz. Tercihen, kendi dilimize ve dünyamıza uygun bir karşılık bulup; mesela, "computer" yerine "bilgisayar" diyebiliriz.

Ancak, kültür ve medeniyet değerlerimizi aşındıran yahut anlayışımıza ve yaşayışımıza aykırı unsurlar aşılayan yabancı kelimelere; aynı anlayışı ve hoşgörüyü gösteremeyiz. Hele hele, "dil ve düşünce ajanı" gibi piyasaya sürülen sahte ve sabote edici sözcüklere; pasif izleyici gibi seyirci kalıp, "gelsin-geçsin" diyemeyiz.

Böyle durumlarda; ilgili kurumlar ve kadrolar, "vaziyetten vazife" çıkarıp harekete geçmelidir. Yeni oluşan yahut gelişen olayları ve durumları ifade etmek için; dil ve düşünce dünyamıza uygun kelimeler, kavramlar üretilmelidir.

İŞTE ÖRNEKLER

Şimdi, bu günlerde sıkça kullanılan yabancı kelimeler konusunda örnekler verelim. Her birisi için, tercih edilebilecek Türkçe sözcükleri de teklif edelim.

Hastalık mikroplarının vücuda girerek çoğalması için; "enfeksiyon" yerine "mikrop kapma" diyebiliriz. Virüsün başka kişi ya da kişilere geçerek yayılmasını ifade etmek için; "enfekte olma" yerine "bulaşma" sözcüğünü tercih edebiliriz.

Bulaşıcı hastalığın çok yerde, çok insanı tehdit edecek boyutlara ulaşmasına; "pandemi" deniyor. Onun yerine, "büyük salgın" ifadesi niçin tercih edilmiyor.

Bulaşıcı hastalığı kontrol altına alarak yayılmasını önlemek için yapılan soyutlama, ayrı yerde tutma uygulamalarına; kişisel bazda ise "izolasyon", toplumsal bazda ise "karantina" diyorlar. Oysa bizim; birincisi için "tecrit", ikincisi için "toplu tecrit" kavramlarımız var.

Hastalığın kaynağını bulmak için yapılan çalışmaların adı, "filyasyon" yerine "takip" olamaz mı. Hastaların solunum sisteminin bozulması durumunda, cihaza bağlama işlemi için; "entübe" yerine "suni solunum" ifadesi kullanılamaz mı.

Söz konusu cihaza, "ventilatör" yerine "solunum cihazı" diyemez miyiz. Mikroplardan arındırma işinin, "dezenfekte" yerine "temizleme" olduğunu söyleyemez miyiz.

Hastalığın varlığına işaret eden "belirti", neden "semptom" olsun. Bu belirtileri doğrulamak için, "test" yapılacağına "teşhis" konulsun.

Bir de "vefat" yerine "can kaybı" meselesi var. Kültür ve medeniyet geleneğimizde, "fani" dünyadan "baki" dünyaya geçiş anlamına gelen ve sevgililer sevgilisi Allah'a kavuşma anlamında "düğün gecesi" olarak nitelendirilen ölümü; ahiret inancı olmayan insanların ve toplumların diliyle, "kaybolma" yahut "yitme" olarak takdim ediyorlar.

Son olarak; az zamanda çok iş yapıp, yerli ve milli solunum cihazı ürettik. Onur duyduk, mutlu olduk; emeğini ve yüreğini ortaya koyanlara dua ettik.

Ancak, isteriz ki; kendisi gibi adı da yerli ve milli olsun. Yurt dışına ihraç edilecekler istisna; üzerine Türkçe olarak, "Türk Malı" damgası vurulsun.

Zekeriya Erdim

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN