Arama

’in iki yüzü

Azra Kohen’in iki yüzü

Öncelikle ve özellikle ifade edelim ki; bizim hiç kimsenin ismiyle yahut şahsıyla ilgili bir meselemiz yoktur. Ancak, insanı ve toplumu koruma, kollama sorumluluğu açısından; derdimiz ve davamız, sayfalara ve satırlara sığmayacak kadar çoktur.

Millet olarak, dilimizin anlam ve alan haritası içinde; olduğu gibi görünmeyen, göründüğü gibi olmayan, özü ile sözü yahut söylemi ile eylemi birbirine uymayan kimselere "iki yüzlü" diyoruz. Bu halin ve tavrın, ya özel bir amaçla "rol icabı" tercih ve temsil edildiğini; yahut, insanın "psiko sosyal arıza"lar sonucu bu noktaya geldiğini biliyoruz.

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de ülkemizde bu iki durumdan birine düşen kimseler var. Birileri besleyip büyütüyor, şişirip tanıtıyor, cilalayıp parlatıyor; sonra da onlar üzerinden kitlelere mesajlar verip toplumu ifsad ediyorlar.

Zannımızca, bunlardan biri; radyo, televizyon, sinema, ekonomi, klinik psikoloji gibi alanlarda eğitim almış roman yazarı . Hani şu, "yayıncılık fenomeni" yahut "hayata imza atan kadın" cinsinden sıfatlarla tanıtılıp "takdis" edilen.

O da birbirine hiç ama hiç uymayan, ayrı hatta aykırı düşen iki farklı yüz taşıyor. Muhtemelen hayatında başka, kitaplarında başka bir kimliği ve kişiliği yaşıyor.

O kadar ki; hangisinin "sahte", hangisinin "sahih" olduğunu ayırt etmekte zorlanıyoruz. En sonunda; üzülmek, acımak, kızmak, öfkelenmek gibi duygular ve düşünceler arasında kararsız kalıyoruz.

KİTAPLARI İLGİ ÇEKİYOR

Anlaşılan o ki; iyi yetişmiş ve "sıradışı" şeyler yakalamış birisi. Yazılı ve sözlü beyanlarında, tam bir "laf ebesi"; ideallerinde ve iddialarında, zannedersiniz ki "iyilik perisi".

Kitaplarının da kendisinin de başlıkları, manşetleri, kapakları ilgi çekiyor. Olayları, durumları yorumlarken; ağzından "bilgece" sözler çıkıyor.

Özgeçmişiyle ilgili bilgi ve beyanlara göre; organik tarıma, evrenin matematiğine, Yaratıcı'nın varlığına inanırmış. Aslında, dünyadaki tüm problemler; annelerin ve anneliğin eksikliğine, aile kurumunun zayıflığına dayanırmış.

Romanlarını, bir bütünün parçaları gibi planlamış ve "orijinal" isimler vermiş. "Fi"de ihtirası, "Çi"de motivasyonu, "Pi"de hayatı incelemiş ve irdelemiş.

Bu üçlünün dışında, iki kitabı daha yayınlanmış. "Aeden"de, bilimsel verilere göre insan hayatının gelişimi; "Gör Beni"de ise, fırtına bekleyenlere gökkuşağı sunma tezi yer almış.

Her fırsatta; genelde insanı, özelde ilgiyi yahut merakı ehlileştirip verime, ürüne dönüştürmekten söz ediyor. Bu kitapları; "çatlama cesareti gösteren bütün tohumlar"a ithaf ettiğini söylüyor.

Evren denen muhteşem mekanizma içinde; insanın, doğal dokuyu bozan bir "kanser tümörü" gibi olduğu görüşünde. Yazmaktan bıktığı yahut "romancı" rolünü bıraktığı zaman; her şeyin organik olduğu bir "çiftlik" kurma hayalinin peşinde.

SATIRLARI ZEHİR SAÇIYOR

Buraya kadarki görüntüye baktığımızda; biz de ilgi ve heyecan duyduk. Fakat, madalyonun öteki yüzünü çevirdiğimizde, hayret ve dehşet içinde kaldık.

Aslında, "gümüş tasla zehir" sunan saki gibiydi. İnsan ve toplum hayatı açısından; evlere, yollara, hendeklere "mayın" tuzaklayan ve patlattığı bombalarla beşikteki bebekleri bile parçalayan "terörist"lerden daha tehlikeliydi.

Romanlarında; en açık, en argo, en müstehcen, en porno ifadelerle "cinsel ilişki tasvirleri" var. Kahramanları; hayata "uçkurundan bağlı" kimseleri temsil ediyorlar.

Birileri, kendisine; yoğun cinsellik tercihinin sebebini sormuş. "Siz, nasıl sevişiyorsanız aslında osunuz, hatta seviştiğiniz kimsesiniz. Hepimiz, sosyal hayatta başka yatak odasında başka anne ve babaların çocuklarıyız. Onların yapamadıkları senkronizasyonu biz yapabilirsek, yani gerçekte olduğumuz kişiden utanmamayı başarabilirsek, huzuru da buluruz" cevabını vermiş.

Biz biliyoruz ki; medeni dünyanın medeni şehirlerinde, parklar ve bahçeler yerin üstüne, atık su ve lağım kanalları altına yapılıyor. Fakat, "efsane kadın" Azra Kohen; "Altını da üstüne çıkaralım, atık sular ve lağımlar parkların ve bahçelerin içinden aksın" diyor.

Sözlüklerde, "El değmemiş bakire kız" anlamına gelen ismi ile müsemma olsaydı; oğullarımızın, kızlarımızın iffetli olmalarını ve kalmalarını isterdi. Sosyal ve kültürel felaketlerde "kurtarılması gereken ilk şey"in; namus ve ahlak olması gerektiğini söylerdi.

Fakat O; kendisi için "Akilah" lakabını uygun bulup tercih etmiş. Anlamını soranlara ise; "Mistik bir tınısı var. Birçok dilde kullanılıyor. Ve, birçok bakımdan fazlasıyla muğlak; kadın mı, erkek mi, yerli mi, yabancı mı belli değil" demiş.

Şimdi biz, ister istemez sorma, söyleme gereği duyuyoruz.. Kendi beyanlarına göre, "ne olduğu belirsiz" bu hanımefendinin; yazdıklarını yaşayıp yaşamadığını, kahramanlarının şahsında temsil ettiği şeyleri kendi evinde, ailesinde uygulayıp uygulamadığını merak ediyoruz.

Bir de mevcut hukuki ve idari yapı içinde bu tür söylemlere ve eylemlere "dur" diyecek, birilerinin göz göre göre oğullarımızı ve kızlarımızı zehirlemesini önleyecek bir mekanizma var mı? Sosyal bünyemize zarar veren bu "kanser" tümörlerini uygun metotlarla tedavi edecek "hekim"ler çıkar mı?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN