Arama

Kalemden Başka Silah Kullanılmayan Bir Savaşın İçinden.. -3-

Kalemden Başka Silah Kullanılmayan Bir Savaşın İçinden.. -3-

Kore Savaşı'ndan cihad ve şehidler aramak..

Öğretmenimiz, askerlerimizin Kore Savaşı'na gönderilişine dair fotoğraflarını gazetelerden kesip bize gösterirdi. Askerlerin Kur'an-ı Kerim'i öperek vapura biniş sahneleri, bizim üzerimizde kutsal bir savaşa, cihada gitmekte oldukları izlenimi bırakırdı. Kore'nin neresi veya ne olduğunu bile bilmezdik. Oradaki savaşın, kapitalist dünya ile komünist dünya arasındaki bir savaş olduğunu, bizimle ve inancımızla bir ilgisinin olmadığını çoook sonraları öğrenecektik..

Gazete filan görmezdik.. Köyümüzde de sadece bir evde radyo vardı. Kocaman bir tahta sandık gibi olduğunu söylerlerdi. Radyoyu dinlemeye nöbetleşe, bir erkekler giderdi, bir kadınlar.. Biz çocukları almazlardı. Sadece radyonun sesini duyardık, uzaktan.. Hele de, 'Kore şehidleri için mevlid okunacakmış radyoda..' denilince, hemen herkes o evde toplanırdı.

Anama sorardım, 'Radyo nasıl bir şey?' diye..

O da 'Bir tahta sandığın içinden bir adam konuşuyor, nefes alması bile duyuluyor' derdi.

'Pekiy ana, ve orada niçin görülmüyor, o adam orada nasıl boğulmuyor?' dediğimi hatırlıyorum.

Anam da, 'Oğlum, baban radyoda konuşanların görüleceğini duymuş..' derdi.

'Acaba nasıl olur?' diye müthiş bir merak uyandırırdı bizde, tabiatiyle...

Ama, bununla dünyaya tamamen kapalı olduğumuz sanılmamalı..

Gözyaşları içinde okunan Kerbelâ Faciası..

'Hz. Ali'nin Kan Kalesi Cengi' gibi kitapları heyecanla okurduk.. Sinema ve televizyonun ne olduğunu bilmediğimiz film ve renkli tv. yayınlarının da bilinmediği o dönemde, biz hayal hanemizde renkli film izler gibi okurduk o kitapları ve Hz. Ali bizim kahramanımız, karşı konulamaz süpermenimiz olurdu. Her kılıç savuruşunda 8-10 gâvuru birden öldüren bir superman... Yeraltında tünellerde, gâvurları nasıl da keserdi, Zülfikar denilen kılıcıyla.. 'İyi de, gavurların hiç kılıçları yok muydu?' suallerinin de cevabı, 'Vardı.. Vardı, amma Ali, Allah'ın Aslanı idi..' denilince, mes'eleyi anlamış olurduk.

Rahmetli dayım da bizim köye geldiğinde, anam, ona 'Aga, Hikaye-i Kesikbaş'ı bir okusana..' der; dayım da ceketinin iç cebinden bir kitapçık çıkarır, okumaya başlar ve okudukça bir taraftan dayım ağlardı, bir taraftan anam..

Anlatılan, gerçekte Hz. Peygamber (S)'in gözünün nuru, torunu Hz. Huseyn'in 'mel'un Yezid' tarafından öldürtülmesinin hikayesiydi, Kerbelâ Faciası idi. (Belirtmeliyim ki, bizim yörede, alevî köyleri yoktu, sünnîlik hâkim idi. Hattâ, alevîlik- sünnîlik diye bir şey de bilmezdik. Dünyamız iki kutuplu idi; bir tarafda Müslümanlar vardı, karşı kutupta da gâvurlar..

Ama, gâvurların nasıl bir şey olduklarını gözlerimizin önüne bile getiremiyorduk.)

*

Ortaokula yazıldığım gün babam beni ilçede bir ekmek fırınına götürdü. Fırın sahibini tanırmış. 'Bu benim oğlum, her öğle vakti gelip burada ekmek yiyecek, hesaba yazarsın..' dedi.

Ben de öğle yemeği için okulda ara verildiğinde o fırına gider, (15 kuruşluk) yarım ekmek alır ve onu zevkle yerdim. Bazı günler babamın cömertliği tutar ve 'Al sana 10 kuruş daha... Bununla da 250 gram kadar üzüm alırsın, ekmek katığı olur.' derdi. Öyle günler benim bayramım olurdu.

Ortaokul, yeni ufuklar açıyordu ruhuma..

Ortaokulda yeteri kadar hoca yoktu.. Birçok ders boş geçiyordu. Yabancı dil olarak Fransızca yazmışlardı benim nasibime... İlk 1 yıl dışında Fransızca hocamız yoktu… diğer bazı dersler de boş geçiyordu. Ama, ortaokulun en azından bir kütüphanesi vardı. Ben o boş geçen ders saatlerinde ortaokulun kütüphanesine gider, oradan aldığım kitapları devamlı okur, boş geçen ders saatlerini böylece değerlendirirdim.

Ancak şehir çocuklarından farklı bir tarafımız vardı biz köy çocuklarının.. Bilmediğimiz bir dille konuşuyorlardı onlar ve bizler kelaynak gibi kenarda kalıyorduk..

'Gördün mü Fenerbahçe n'aptı?

- Ya Beşiktaş? Galatasaray da iyiydi.

-Penaltıyı nasıl kaçırdı? Ofsayt .. Frikik, Lefter, Metin.. Gol yemek ya da gol kralı olmak…'

Bu kelimelerin biz köylü çocuklarının kelime dağarcığında hiçbir mânâsı yoktu ve bön-bön bakardık..

*

Bir resim hocasının ruhumda uyandırdığı kıvılcım..

Bir resim hocamız vardı Hakkı Bey adında, aynı zamanda hattat imiş.. Ama, biz hattatlığın ne olduğunu bilmiyorduk.

Derse girer ve eline renkli tebeşirleri alır, kendinden geçercesine bir ruh haletiyle kara tahtaya arab harfleriyle bir şeyler yazar ve sonra gidip kapıdan dışarıya bakar, gelen- giden var mı diye ve sonra bu yazının 'Kelime-i Şehadet' olduğunu söyler ve hemen silerdi.

Sonra öğrenmiştik ki İstanbul'un büyük camilerindeki kubbe yazılarını bile yazan sayılı hattatlardanmış.

Hakkı Bey, bazan da elinde İstanbul'un büyük câmilerinin posterlerini getirir ve kara tahtaya asar ve bunları bize anlatırdı.

Ama, biz o câmilerin büyüklüğünü anlayamazdık. Çünkü Kavak'da biri küçük mescid, bir de büyükçe bir câmi vardı, kendine özgü güzel de bir minaresi.. Biz İstanbul câmilerinin büyüklüğünü bu camiyle kıyaslamaya çalışırdık..

Hakkı Bey ise, kendinden geçercesine konuşur ve, 'Çocuklar bu câmilere iyi bakınız, bunlarda tarih var, cağrafya var, riyaziye (matematik) var, hendese (geometri) var, kimya var, fizik var, müzik var..' derdi, bir cezbe halinde.. Sonra da, koridorda gören- gözetleyen birisi var mı diye endişeyle bakar ve o posterleri toplardı.

Biz ise, işin gırgırındaydık.. Ders bitince birbirimize, 'Bak oğlum, o câmilerde tarih var, cağrafya var, riyaziye var, hendese var, kimya var, fizik var, müzik var..' der ve hocayı taklid ederdik..

Ve amma, onun arada bir endişe ile koridoru kolaçan etmesi, benim ruhumda bir şeyler uyandırırdı.. Demek ki, bu hocanın anlattıkları üzerinde bir yasak vardı.

Hakkı Bey de herhalde o baskı havasını bizim hissetmemizi istediği için öyle davranırdı.

Ve yıllar sonra İstanbul câmilerini, o muhteşem eserleri görünce rahmetli Hakkı Bey'i bir daha rahmetle anar ve onun ne kadar doğru söylediğini anlar ve câmilerdeki dev hat yazılarının sonunda 'Hakkı' imzasını arardım. Gerçekten de o dev mâbedlerde onun dediği gibi, bütün o ilimlerin var olduğunu hisseder ve Ârif Nihad Asya'nın mısralarını tekrarlardım.

'Mâzi, kitâbelerde okur ihtişâmını..

Ağlar kitâbelerde kalan i'tibârına…'

(Devamı, gelecek yazıda, inşaallah..)

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN