Arama

Prof. Dr. Ömer Türker
Mart 16, 2020
İslam düşüncesi geleneğinin sürekliliği sorunu (4)

Türkiye'de dinî kaynakları öğrenme ve dindarlaşma çabalarının tarihine ilişkin yaygın anlatıyı dikkate aldığımızda İslam düşüncesinin tevarüsü, en beklenmedik mahalde neşvünema bulmuştur: İmam-Hatip Okulları, Yüksek İslam Enstitüleri ve İlahiyat Fakülteleri. Önce bu okulların açılış sürecine dair kısa bir özet verecek (Geniş bilgi için TDV İslam Ansiklopedisi'nin İmam-Hatip Lisesi maddesine bakılabilir), ardından bu sürecin yol açtığı toplumsal ve ilmî sonuçlara işaret edeceğim. Daha sonra da bu okulların İslam düşünce geleneğinin Türkiye'de yeniden canlanmasına katkısını değerlendireceğim.

İmam-Hatiplerin ve Tevhid-i tedrisat kanununun neşrinden kısa süre sonra dönemin Maarif Vekâleti (Eğitim Bakanlığı) tarafından bütün medreseler kapatılmış fakat yirmi dokuz merkezde dört yıllık İmam-Hatip mektebi açılmıştı. Medrese öğrencilerinin büyük bölümü de bu okullara yerleştirilmişti. Başlangıçta epeyce öğrencisi olmasına rağmen öğrencilere gelecek vaat etmemesi nedeniyle süreç içinde bu okullara ilgi azalmış, 1927 yılında sadece İstanbul ve Kütahya İmam-Hatip mektepleri kalmış, 1930'da ise tamamen kapatılmıştır. 1933'te ise İstanbul'daki Dârülfünun İlahiyat Fakültesi kapatılmıştır. Böylece Türkiye'de örtün eğitim kurumlarında dinî tedrisat tamamen kaldırılmış, sadece Diyanet İşleri Reisliği bünyesinde Kur'ân öğretimi ve hâfız yetiştirme işini üstlenen dârülkurrâlar faaliyetine devam etmiştir. Tam on altı yıl sonra 1949'da dini bilgi yetersizliği ve imam yoksunluğu artık tahammül edilemez sonuçlara ulaşınca –meclis raporlarına göre cenazelerin dahi defin işlemleri kimi yerlerde yapılamaz hale gelmişti- İstanbul ve Ankara'da on bir aylık hızlandırılmış eğitim veren iki İmam-Hatip kursu açıldı. Bilahare bunların sayısı onu buldu. Bu kurslara sadece askerliğini yapmış ortaokul mezunları kabul edilmiştir. Nihayet 1951 yılında önce yedi ilde ortaokul seviyesinde İmam-Hatip okulu açıldı. 1954'te bunlara üç yıllık lise eğitimi eklendi. 1959'dan itibaren ise sadece İmam-Hatip liselerinin kabul edildiği Yüksek İslam Enstitüleri açılmaya başlandı. Yüksek İslam Enstitüleri 1982 yılında İlahiyat Fakültelerine dönüştürülünceye kadar faaliyetine devam etmiştir.

Kısa özetten de anlaşılacağı üzere Türkiye'de 1930-1954 arasındaki 24 yıllık sürede yükseköğretim seviyesinde dinî tedrisat yapılmamıştır. Bu durumu sadece dinî tedrisat olarak değerlendirmek yanıltıcı olur. Zira yeni eğitim sisteminde tabiatı gereği İslam tarihini incelemek zorunda olan tarih alanı hariç İslam düşünce geleneğiyle ilgili herhangi bir lise veya yüksekokul bulunmamaktadır. Dolayısıyla Cumhuriyet döneminde dinî tedrisat sadece "dinî" değildir, aynı zamanda İslam medeniyetine ait bütün teorik mirastır. Bu miras, tam bir nesil herhangi bir sistemli tedrise konu olmamıştır. Ayrıca yukarıda okulların açılış tarihleri bizi yanıltmamalıdır. Zira açılan okulların uzunca bir süre yeterli bir kadrosu olmadığı gibi sayıları da oldukça sınırlıdır. Yani İslam düşünce mirasına yönelik ilgisizlik ve donanımdan yoksun ilgi, aslında zikredilen tarih aralıklarından daha fazladır. Örgün eğitim kurumları dışındaki medrese ve Kur'ân kursu benzeri faaliyetlerin hakiki anlamda bir faaliyet olamayacağına bilahare değineceğim. Önce bu aralığının biri toplumsal, diğeri fikrî olmak üzere iki yaralayıcı sonucuna işaret etmek istiyorum.

Toplumsal sonuç, dine ve dindarlığa yönelik ilginin, taşraya sıkıştırılması ve dindarlık ile köylülüğün uzunca bir süre özdeş hale getirilmesidir. Muhtemelen sekülerliğe özdeş bir Batılılaşmayı aynı zamanda insanlığın ulaşması gereken ufuk olarak değerlendiren Cumhuriyet elitlerinin maksadı buydu. Osmanlı'nın son dönemine ve Cumhuriyet'in kuruluşuna ilişkin çalışmalar, böylesi bir amacın Osmanlı döneminden tevarüs edildiğini göstermektedir. Fakat Cumhuriyet devrimleri radikal bir şekilde bu amacı gerçekleştirmeye muvaffak olmuştur. Bu süreci doğru değerlendirmenin kilit noktası, bireysel dindarlıklar ile resmî sekülerliğin keskin biçimde ayrıştırılmasını gerektirir. Sürecin fâillerinin bireysel dindarlıkları bizi yanıltmamalıdır. Batılılaşma, kimisi haklı gerekçelerle, son iki yüzyılımıza damgasını vurmuştur ve aydınlar arasında dindarlığın fikrî boyutunu yok ederek onu ifşasından kaçındıkları bireysel bir hâdiseye dönüştürmüştür. Dindarlığın, medeni hayatın görünür bir parçası olmaktan çıkarılması, onu "aydınlanmamış" vatandaşların tahammül edilebilir veya kısmen tahammül edilmesi gereken kültürel refleksleri haline getirmiştir. Taşranın kendini ifade biçimi olarak dindarlığın resmi vasatta kamusallaşmasını önüne geçilmiştir. Böylesi bir tavrın, bizzat dini uygulamaların hedef alınarak pekiştirilmesi, yapılabilecek en akıl almaz hata olurdu. Fakat 1980 ihtilalinin aktörleri, başörtüsünü yasaklayarak böyle bir hatayı başardılar. Kuruluş döneminde bu süreci inşa edenler, şehirleşmenin tabii olarak Batılılaşmaya evrileceği, Batılı hayat tarzının aydın olabilmenin vazgeçilmez koşulu haline geleceği ve hakiki anlamda özenilecek bir hedef olabileceği bir düzen kurmuşlardı. Üstelik bu düzen, yeni kurulan eğitim sistemiyle de muhkem bir kale haline getirilmişti. Fakat ihtilalin verdiği kudretin sarhoşları, hala yüzde seksen beşi köylerde yaşayan ve dindarların Osmanlı bakiyesi birkaç aile dışında hizmet sektöründe çalıştığı bir toplumda başörtüsünü yasaklayarak Cumhuriyet'in muhkem kalesinde "gereksiz bir gedik" açtılar. Yasak, arzu nesnesinin yönünü değiştirdi, dindarlığı anlam daralmasına maruz bıraktı, Cumhuriyet elitlerinin süregiden tahammülsüzünü olanca çıplaklığıyla ifşa etti, Cumhuriyeti koruma güdüsünü küstahlaştırdı ve hala etkileri devam eden bir toplumsal bölünmeyi doğurdu.

Yukarıda belirtilen aralığın fikrî sonucu, muhtemelen süreci yönetenlerin öngöremediği şekilde, Türkiye'de İslam mirasına dair tefekkürün uzunca bir süre Arap dünyasına ve oryantalist çalışmalara bağımlı kalmasıdır. Siyasi ve kültürel süreci yönetenler, İslam mirasıyla teorik irtibatın kesilmesini amaçlamıştı ama ilgi ve bilgisi yoksunluğunun, Türkiye'de İslam mirasıyla irtibat kurmak isteyenleri, Arap dünyasına yahut oryantalist çalışmalara bağımlı hale getireceğini muhtemelen hesaplamamıştı. Çünkü Batılılaşma süreci, klasik anlamıyla âlimliğin yetersiz olduğunu zaten göstermeye başlamıştı. Zira Batı üniversiteleri ve bilim kurumlarının temsil ettiği bilgi birikimi, kullandığı yeni bilimsel yöntemler ve düşünce tarihçiliğinin yeni tarzı, artık geleneksel çalışma tarzını yetersiz hale getirmişti. Bilim geleneğinin yeni ilgi ve soruları karşısında klasik medrese eğitimi bile krize girmiş, kendini yenilemeye çalışırken İslam birikimiyle irtibatı kesmek, insanları, Kur'ân kursuna hasret bıraktı. Kaynakları okuyup anlama ve yorumlama becerisini kazanmış geniş akademinin yeniden oluşması, uzun yıllar alacağından klasik eserleri yayınlama geleneği kurulamadı. Dünyada en büyük kütüphanelerinden biri olan Süleymaniye'ye ve muhtemelen en büyük yazma birikimine sahip olduğumuz halde modern edisyon kurallarına uygun şekilde yazmaların yayınlaması işi sistemli bir bilimsel çalışmaya dönüştürülmedi. Yanı başımızda bulunan Süleymaniye'deki yazmaların ya Batılılar ya da Araplar tarafından yayıma hazırlanan baskılarını okumak zorunda kaldık. Bunun ne denli ciddi bir sorun olduğunu anlamak için metinleri yayımlayanların, genellikle metinleri anlama ve yorumlama becerisini de kazandıklarını dikkate almak gerekir. Dinî ve aklî bilimlere dair giriş seviyesinde anlatılar dahi önemli ölçüde tercümeyle kazanılabilir hale geldi. Hatta bunca zaman geçmesine ve hatırı sayılır bir bilim insanları cemaati oluşmasına rağmen bazı bilim dallarında giriş seviyesinde anlatı becerisini hala kazanamadık. Pek çok klasiğimiz hala kendi dilimizde mevcut değil. Yani bizim orta ve yükseköğretim kurumlarımızdan mezun öğrenci kitlemiz, tarihten intikal eden fikrî mirasımızla irtibat kurma olanaklarından hala yoksun. Bu, hiç kuşkusuz tarih anlatısı ve yorumunda da dışa bağımlılığı beslemektedir. Kısacası, Batılılaşma çabasındaki hesapsız kurumsal dönüşüm, Türkiye'yi kendi fikrî tarihiyle irtibat kurma ve yorumlama hususunda başkalarına muhtaç hale getirdi.

Tuhaf şekilde fikrî mirasımızın anlaşılması ve yorumlanması noktasında dışa bağımlılığı bu denli görünür hale getiren şey, bizzat İmam-Hatiplerin, Yüksek İslam Enstitülerinin ve İlahiyatların açılmasıdır. Çünkü bu okullar, geçmişe yönelik nostaljik ilgiyi –tabii ki Türkiye'deki zayıf eğitim sisteminin mümkün kılabileceği süre ve miktarda- bilimsel bir meraka dönüştürmüştür. Bilimsel merak, edebi ilgiden çok farklıdır, ne denli zayıf olursa olsun süreklilik arz ettiği takdirde kendi zafiyetinin farkına varır ve telafi etme çabasını doğurur. Şimdi İmam-Hatip Okulları ve İlahiyat Fakültelerinin bu süreçte nasıl bir işlev gördüğünü değerlendirmeye geçebiliriz.

Prof. Dr. Ömer Türker

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN