Arama

Mustafa Özcan
Nisan 7, 2022
Tırnaktan tırnağa: Rahmet ve vahşet sahneleri!
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Yenibosna'daki bir kahvede dostumuz Fehmi Bey ile hoşbeş ederken ederken yine eski dostlarımızdan emlakçı Ali Çelik bulunduğumuz yere veya çayhaneye damladı.

Çoktandır görüşmemiştik. Hemen ayaküstü bir acı haberi iletti, paylaştı. 1984 yılından beri tanıdığım Ekrem Aktaş Hoca'nın vefat ettiğini duyurdu. Ertesi hafta bu defa da Yenibosna Merkez Camii kahvesine uğradım orada çay ocağını işleten ahbabımızla sohbet ederken ortak dostlarımızdan olan Ekrem Aktaş Hoca'nın vefat ettiğini ona da ben haber verdim. Haberin kaynağı olarak da Ali Çelik Bey'i gösterdim. Kahveci dostumuz Ali Bey'in sıklıkla kendisine uğradığını ama böyle bir duyuruda bulunmadığını söyledi. Ben de haberin yeni olduğunu söylemekle yetindim. İkimiz de üzüldük. Aynı kuşağın mensupları ve ortak hatıraların sahipleri olarak belli ki giderek azalıyorduk.

Ekrem Hoca vaktiyle her cumartesi günü bermutat Merkez Camii çay ocağına uğrar ve dostlarıyla buluşur ve vakit geçirirdi. O gelince sönük olan mekan neşeye boğulurdu. Sadece seyyar bir sahaf, seyyar bir kitapçı değildi onun kendisi ve bütün hayatı da seyyardı. Onun hayatı başkalarıyla kaimdi. Ama tersi söylenemezdi. Başkalarının hayatı onunla kaim değildi. Eskiden bol haber aktaran kimselere ayaklı gazete anlamında 'ceride-i seyyare' derlerdi. Hoca her yönüyle seyyar bir adamdı. Yalnızdı ama serazat vaziyette gönlünce yaşadı. Serazat gönüller ona özenir ve gıpta ederler. Bu hayatta ne ev ne eş ne de çoluk çocuk tanıdı. Geçici dünyada geçici bir vaziyette konakladı. Hazreti Ömer'ni tavsiyesine göre yaşadı. Nitekim, İbni Ömer radıyallahu anhümâ şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem benim iki omuzumu tuttu ve:"Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol" buyurdu. İbni Ömer radıyallahu anhümâ şöyle derdi:

Akşama yetiştiğinde sabahı gözetme, sabaha kavuştuğunda da akşamı bekleme. Sağlıklı anlarını hastalığın, hayatını da ölümün için gözet, değerlendir. (Buhârî, Rikak 3. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 25; İbni Mâce, Zühd 3).

Halleri birbirine katık yapmamızı tavsiye buyuruyor.

Hayatta sadece dostları vardı. Pek kimseye nasip olmayacak şekilde dervişane bir hayat sürdü. Hep işin olur kısmında idi ve o yönden bakardı. Sohbeti, çayı ve kuruyemişi severdi. İkramda bulunmayı da bir o kadar severdi.

Kendisiyle 1984 yılından beri tanışırız. Soğanlı'ya yerleşmeden dört yıl önce beni sonra ikamet edeceğim semt olan Şirinevler'deki Ulu Camii ile buluşturan, tanıştıran o olmuştur. Mümin Vatansever gibi birçok ortak dostumuz vardı. Minimak Asansörlerinde tercüman olarak bulunduğum yıllarda (1984-1986) bazen hafta sonları Ümraniye'ye uğrar ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde okuyan arkadaşlarla görüşürdük. O münasebetle tanışmış olmalıyım. Bunlar arasında Mürsel Alemdar da vardı. Kendisiyle hem Ümraniye hem de Sakarya'da görüşürdük. 12 Eylül öncesinde gerilim döneminde bir travma yaşamıştı. Üzerinden atamadan ve etkisinden kurtulamadan genç bir öğretmen olarak 1986 veya 1987 yılında olmalı aramızdan ayrıldı, öncümüz olarak ahiret yurduna göçtü. Ümraniye'de Ekrem Aktaş hoca Mürsel de dahil bir grup ilahiyat fakültesi talebesiyle birlikte kalırdı. O sırada tuttuğu bir dükkana binlerce kitap yığmıştı.

Seyyar sahafa veya ayaklı kütüphaneye benziyordu. O dönem Ümraniye tenha idi ve bilmediği yer yoktu. Kahvehanelerin müdavimi idi ve bir arı gibi aralarında mekik dokur, dolaşır ve kaynaşmaya vesile olurdu. Kahve cemaatini veya müdavimlerini kitap ve kitabiyatla tanıştırırdı. Pratikti. Hemen bir kahvehanede eğleşir ve çaylar eşliğinde kahvaltı yapar ve yaptırırdı. Seyyar kitapçı olduğu kadar yanında nevale de hiç eksik olmazdı. Sonra Ümraniye, Kadiköy ile birlikte İstanbul'un en kalabalık ve iğne atsan yere düşmeyecek semtlerinden birisi haline geldi. Avrupa Yakası'na taşındıktan sonra o muhitlerle alakam kesildi. Ekrem Hoca ise daha ziyade bizim yakaya gelir oldu. Sohbetlerde hoca yumuşak zeminde ve tonda konuşur ve hep alttan alırdı. Nadan tiplere pek uymazdı. Son yıllarda Sakarya boylarını turlamış ve oraları mekan ve mesken tutmuştu. İstanbul'u boşlamış ve ağırlığını Sakarya taraflarına kaydırmıştı. Orada eski izleriyle yeniden buluşmuştu. Bunlardan birisi de Mehmet Ersöz hoca idi. Bilhassa Sakarya'da Sakva'ya uğruyor ve bir dönem orada vazife yapan Mehmet Ersöz Bey ile vakit geçiriyordu.

Geçtiğimiz günlerde uğradığım Sakarya'da, Bekir Uysal Hoca ve kardeşim İbrahim ile birlikte Mehmet Ersöz'ü yeni mekanında; Ahde Vefa Derneği'nde ziyaret ettik. Bana İstanbul'da verilen haberi doğruladı. Sakarya'da vefat ettiğini ve cenaze namazının kalabalık bir cemaat eşliğinde kılındığını ve Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem Yüce'nin de son yolculuğunda Ekrem Aktaş'ı yalnız bırakmadığını ve Ekrem Yüce'yi talebelik yıllarında Edirne'de tanıdığını söyledi. Keza cenaze namazını kıldırmak da dostumuz Sakarya Müftüsü Hasan Başiş'e nasip olmuş. Onların omuzlarında dünyadaki son yolculuğuna çıkmış.

Mehmet Ersöz son anlarını tanıklık etmiş. Bikes ve bekar olarak belki de son günlerini yeterli bakımdan mahrum olarak geçirdi. Dostları bunu telafi etmenin yollarını aramışlar. Yaşlılık ve bekarlık nedeniyle kendisine yeteri kadar bakamadığı anlaşılıyor. Zaten mezahire de metelik vermeyen bir yapısı vardı. Son demlerine kadar manen enerjik olsa da fiziğinin manevi haline eşlik edemediği de söylenebilir. Ersöz Hoca ölümü hiç aklına getirmeden hizmet aşkı ve tutkusuyla ölüm şerbetini tattığını söyledi. Hatta son demlerinde ayaklarının şiştiğini ve ayak tırnaklarının da uzamış olduğunu fark ettiklerinde tırnaklarına müdahale ettiklerini ve bakım yaptıklarını söyledi. Bu garip gelebilir lakin eski geleneğimizde yeri var. Sufiler seyyar sağlıkçılar gibi mahallenin hasta ve düşkünleriyle ilgilenir ve onlara hizmette kusur etmezlerdi. Bu İslam toplumunun özelliklerinden birisidir.

Benzeri bir hikayeyi de saklı kalmış satırlardan aktarıyorum. Neş'etü Beni İsrail Min Vayhi Sureti Yusuf Aleyhisselam kitabının yazarı Tevekkül Muhammed Mesut küçüklüğünde Mısırlı hadisçilerden Muhammed Necip el Mutii'nin halkalarına dahil olduğunu ve bilahare onun talebelerinden Sudanlı alim Abdullah Fadlullah ile de tanıştığını anlatıyor. Abdullah Fadlullah, Ümmü Durman Üniversitesi'nde talebe iken Mutii'nin kendilerine hadis dersi verdiğini ve talebesi ve hizmetlisi olduğunu söylüyor. Yaşlılığından dolayı tırnak bakımını iyi yapamadığından Sudanlı talebesi Abdullah Fadlullah yüksünmeden Muhammed Necip el l Mutii'nin tırnak temizliği ile ilgilenir ve bakımını bizzat üstlenirmiş. Bunu yaparken başparmak tırnağının yerinde olmadığını fark eder. Merakına mucip olur. Hocası Mütii'den bunun nedenini sorar (1). Cemal Abdunnasır'ın söktüğünü söyler. Kastettiği şudur: Nasır döneminde yıllarca yattığı hapishanede işkence ve kötü muamele altında başparmağının tırnağı dökülmüş ve düşmüştür. Bizde de Milli Birlikçilerin birbiriyle ters düştüklerinde Alparslan Türkeş'in tırnaklarını söktükleri söylenir. Irak başbakanlarından Nuri Said ve Irak'taki Haşimi kraliyet ailesi devrilince Baasçılar Nuri Said'in tırnağını sökerek değil parmağını keserek Kahire'ye; Nasır'a zafer nişanesi ve hediyesi olarak gönderirler! Bu eylem Nasır'ın bile midesini bulandırmıştır(2). Buna İslam literatüründe temsil yapmak derler ki yasaktır. Ama hortlayan cahiliyet yasak tanımaz.

Kıssadan hisse: Tırnaktan tırnağa hem merhametin hem de vahşetin izlerine ve köklerine tanık olabiliriz. Sakarya'da son yolculuğuna uğurlanan dostumuz Ekrem Aktaş'a rahmet diliyorum. Bir daha ki görüşmemiz artık ahiret yurduna kaldı.

Mustafa Özcan

1-Neş'etü Beni İsrail Min Vahyi Sureti Yusuf Aleyhisselam, Daru'l Kütüp el Arabiyye,s: 84-85

2- https://al-sharq.com/opinion/16/06/2015/

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN