Arama

memleketi daha da bölmüştü…

27 Mayıs İhtilali memleketi daha da bölmüştü…

27 Mayıs Cuma günü ikindi vakti, halk sokaklara dökülmüştü ve ihtilalin sadece 'ye ve Demokrat Partililere yapıldığı anlaşıldıktan sonra, özellikle başta 'liler olmak üzere bütün kemalistler sokaklarda sevinç gösterileri yapıyorlardı. Sokaklar şen-şakrak müzik sesleriyle çınlıyordu. Bu arada caddelerine çıkan bütün otomobillerin arka- bagaj kapısı da verilen emirle açık tutuluyordu, 'sâkıt'ların kaçarken gizlenmemesi' gerekçesiyle...

Ben ise, Demokrat Partili filan değildim, ama ihtilal kelimesinin, , 'daki 1917-Bolşevik-Komunist İhtilali'ne dair tarih okumalarımdan ve 1958'de Irak'ta gerçekleşen korkunç kanlı ihtilalinin zihnimde oluşturduğu olumsuz yansımalarının etkisindeydim.

Ve daha o ilk anda bile, o müthiş sevinç gösterilerinin, milletin birliğine dökülmüş bir kezzap olduğunu hissedebiliyordum. Çünkü daha önce toplumda görülmemiş derecede bir bölünmenin acısı, yüzlerdeki kaygılı ifadelerden bile anlaşılıyor, daha çok ekonomik açıdan fakir ve orta sınıflardan büyük bir sessiz çoğunluk, endişe içinde olduklarını söylemeksizin, suskunlukla söylüyorlardı.

O gün civarında, eski bir güreşçi olan dayımla buluştum… O kadar kızgındı ki, ihtilalcilere köpürüyor, küfrediyor, 'Mâdem yapacaktınız, niye tam da bugüne denk getirdiniz?' diye söyleniyordu… Çünkü sanırım, 'nde bir tayin işi varmış. Ankara'daki ilgili Müdür, bütün işlemler tamam olduğu halde dayıma, 'Yarın sabah gel, Cuma günü hayırlı gündür, o zaman imzalayalım…' demiş…

Ve tabiatiyle, ihtilal o Cuma gecesine denk gelince, (merhum) dayımın imza bekleyen tayin kararı imzadan hiç çıkmadı.

*

İsmini bilmediğimiz 'yeni kurtarıcı' olarak parlatılmaya başlanmıştı.

Daha önceden duymadığımız bu Cemal Gürsel'in kim olduğunu hemen herkes merak ediyordu. Sonradan öğrenecektik ki, bu general iken, Menderes ailesinden olan / ) 'e bir mektup verip 'memleketim içinde bulunduğu durumun iyiye gitmediğinden yakınmış ve Celâl Bayar'ın ve 'in istifa etmesini' istemiş ve Mayıs 1960 başından itibaren izne ayrılıp, İzmir'deki evinde istirahate çekilmişti. (Bu mektub, daha sonra Yassıada'daki sözde yargılamalar sırasında Edhem Menderes'e sorulunca, ondan Başvekil Adnan Menderes'i, 'ya bir kötülük gelmesin…' diye haberdar etmediğini söyleyecekti. O mektup açıklanmakla, halk'a, 'Gürsel Paşa ikaz etmiş imiş…' dedirtecekti.

Ancak, aradan on yıllar geçtikten sonra, o mektubun da ihtilalciler tarafından sansürlendiği ortaya çıkmıştı. Çünkü o mektubun aslında, Cemal Gürsel'in, 'Adnan Menderes'ten övgü ile söz ettiği ve millete ve memlekete daha büyük hizmetler vereceğine inandığı'na dair satırları da vardı. Ama o zaman için bu ifadelerin sansür edilmesi tabiî idi. Aksi halde, 'Mâdem iyiydi, niye ihtilal yaptınız?' sorusunun cevabı verilemezdi.)

Evet, ülkenin yeni lideri artık Cemal Gürsel idi… Ama, kim olduğu bilinmiyor, hakkındaki bilgiler matbuata birer-ikişer yansıtılıyordu. 'Ordu'nun Cemal Aga'sı' yakıştırması da o zamanda türetilmiş olan lâkablardandı.

*

İhtilalden 4-5 gün sonra okulumuz yaz tatiline girdi ve ben Samsun'a gittim. Yol boylarında (ki o zaman yollar şehirlerin kasabaların içinden geçiyordu) insanların öbek-öbek toplanıp, ellerinde CHP bayraklarıyla davul-zurnalı sevinç gösterileri yaptıklarına şahid oluyordum. Büyük kitleler ise şaşkın, suskun ve sindirilmiş vaziyetteydi... İkide bir, tok sesli bir spikerin radyodan hoparlörlere aktarılan sesinden, Millî Birlik Komitesi'nin tehdit eden bildirileri yayınlanıyordu.

Samsun'a vardığımda da durum farklı değildi... Gazeteler ise tam bir çamur yayını yapıyorlardı. Başta Aziz Nesin, Çetin Altan, İlhan Selçuk, Metin Toker gibi isimlerin yazıları ve yalanlar-yalanlar… Öldürülen öğrencilerin cesedlerinin kıyma makinelerinde doğranıp asfaltlara karıştırıldığına varıncaya kadar… Ve Celal Bayar ve Adnan Menderes'in İsviçre bankalarında yüz milyonlarının olduğuna dair iddialar… 'Eğer ihtilal olmasaymış, bir hafta sonra bütün CHP'liler tutuklanacaklarmış' gibi düşmanlığı daha bir derinleştiren zehirli fısıltılar…

*

mıydı, yoksa mı, tam hatırlamıyorum. Haziran'ın ilk günlerinde bir bayram vardı. Bayram namazı için, Büyük Camie gittim. Camiin avlusu ve sokaklar da cemaatle doluydu. Bir hoca va'zediyordu, laz şivesiyle. 'Kahraman ordumuzun öncülüğünde memleket kurtuldu, ülkemizin geleceği güneş gibi, hırsızlar hesap verecek...' gibi ateşli bir nutuk çekiyordu.

Sağda solda, özellikle kahvehanelerde toplanan insanlar arasındaki konuşmalara kulak asıyordum. İhtilalin lideri Cemal Gürsel için, kimisi de onun bir 'Mehdî' veya bir 'veliyullah' olduğundan söz ediyordu. Halk kitleleri, dini kendi inançlarına göre şekillendiriyorlardı.

*

Bu arada, 'nin hukuk hocalarından oluşan bir Prof'lar heyeti, 'meşruiyyetini yitirmiş bir iktidara karşı millet adına direnme hakkını kullanan kahraman ordu'yu selâmlıyor, ihtilalin sadece meşrûluğuna değil, kaçınılmaz bir gereklilik olduğuna da 'fetvâ' veriyorlardı.

*

'nin tarafdarı olan en saldırgan şakşakçılar, daha sonraların özgürlük havarisi rolündeydiler.

'Millî Birlik Komitesi'nin kimlerden teşekkül ettiği de yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı. Üçü general rütbesinde, gerisi albayla yüzbaşı arasında değişen 38 kişiden müteşekkil bir hey'et idi ve bunlar ülkenin yönetim işini üslenmişlerdi. Aralarında henüz 27 yaşına bile yeni ayak basmış yüzbaşılar vardı; Muzaffer Özdağ, Numan Esin, Ahmed Er gibi…

Albaylardan birisi de, en seçkin askerlerden oluşan 'Cumhûrbaşkanlığı Muhafız Alayı' Komutanı olan Osman Köksal'dı. Cumhurbaşkanı'nı korumakla vazifeli birliğin başındaki kişi, Cumhurbaşkanı'na ettiği sadâkat yemininin tam tersine hareketle, hıyanet eden bir kişi oluyordu. ( Aynı durum, 'nde de, Cumhurbaşkanı'nın askerî yâveri ile Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanı da o hıyanet darbesini tezgâhlayanların içinden çıkmadı mı?)

2018 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN