Arama

ve

Goethe ve İslamiyet

Batı dünyasının en büyük sanatçılarından olan Wolfgang von , Doğu medeniyetini ve İslam'ı tanımak amacıyla çeşitli çalışmalar yapıp ve yazılar yayınladı. Günümüzde olup olmadığı tartışmaları devam eden ünlü Alman yazar, 28 Ağustosta dünyaya geldi.

"Hiç kimse Hz. Muhammed (sav) prensiplerinden bir adım ileri atamaz. Avrupa'ya nasip olan bütün başarılara rağmen bizim olan bütün kanunlarımız, İslam kültürüne nispetle eksiktir. Biz Avrupa milletleri medeni imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed'in (sav) son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki hiç kimse bu yarışmada onu geçemeyecektir."

Johann Wolfgang von , 28 Ağustos 1749 tarihinde, Frankfurt dünyaya geldi. Babası Johann Caspar Goethe, bir hukukçu olmasına rağmen mesleğini icra etmeyen babasından edindiği disiplin, ciddiyet ve akıl unsurunu, annesinden edindiği hayal gücü, anlatma zevki ve duygu unsurunu geliştirme fırsatı bularak, dengeli bir bütünlükten, henüz çocukluktayken nasibini aldı. Küçük yaşlardan itibaren, oldukça iyi ve kapsamlı bir eğitim gördü.

Goethe'nin çalışma takviminde, Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Latince, Yunanca gibi dil öğrenimlerinin yanı sıra, bilimsel konular, din ve çizim gibi alanlar da yer alır.

Edebiyatla erken yaşta ilgilenmeye başlaması ise annesinin gece anlattığı hikâyelerle başladı. Goethe, evde çok okuduğu için, babası tarafından ona yaklaşık 2000 ciltten oluşan bir kitaplık oluşturdu.

Goethe, babasının yönlendirmesi ile 1765 yılı ilkbahar aylarında, Leipzig'de hukuk öğrenimine başladı. Fakat 1768 yılı Haziran ayında ağır şekilde hastalanan Goethe, hayati tehlikesi olan hastalığı nedeniyle uzun bir istirahat dönemi geçirdi. Daha sonra öğrenimini devam eden yazar için avukatlıktan daha önemliydi.


"MUSA'NIN KUR'AN'DA DUA ETTİĞİ GİBİ DUA ETMEK İSTİYORUM"

Genç Werther'in Acıları, Clavigo ve Stella dramaları, Faust ile ünlenen Goethe, 'in bir "dil harikası" olduğunu ilk defa hocası Herder'den duydu. Hatıralarında; daha çocukluğundan itibaren kendine uygun bir din arayışı içine girdiğini, "kalbinin iç dini" ile kilise arasında bir uyumsuzluk yaşadığını belirten yazar 1711 yılında Kur'an-ı Kerim tefsirleri üzerindeki çalışmalarını başladı.

Özellikle, doğu uygarlığı ile ilgilenen bir tarihçi olan Josef von Hammer'in Kur'an çevirisini sürekli olarak okuyan Goethe, Almanya'da 'e pozitif yaklaşan ilk edebiyatçıydı.

Herder'e yazdığı bir mektubunda Homeros, Sokrates, Xenophon, Platon'dan bahsettikten sonra sözü şair Pindar'a getirir. Burada Pindar'ın şiirlerindeki ritim ve mûsıkîden çok etkilenir. Aynı mektupta bu daraldığını da yazan Goethe, Herder'e, "Musa'nın Kur'an'da dua ettiği gibi dua etmek istiyorum: Tanrım, göğsüme ferahlık ver." diye yakardığını yazar.

"Rabbim, benim göğsüme genişlik ver, işimi kolaylaştır; dilimden de şu düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar."( Tâhâ Sûresi, 25- 28. Ayet)

"KUR'AN YÜCE FİKİRLER TAŞIR"

George Sale'nin Kur'an çevirisini de okuyan yazar, 1772'de İslamiyet aleyhtarı bir önsözle yayımlanan rahip Friedrich David Megerlin'in çevirisi hakkında bir eleştiri yazısı kaleme alır.

Çevirinin başarısız olduğunu, Kur'an'ın, yazılanlarda kıyaslanamayacak yüce fikirler taşıdığını belirtir. Ayrıca, hakkıyla bir çevirinin yapılabilmesi için keskin zekâlı, şair ruhlu bir çevirmenin Kur'an'ı Peygamber'in yaşadığı ortamda, onun ruh hali içinde okuyarak işe başlaması gerektiğini ifade eder.

HZ. MUHAMMED'E ŞİİR

hakkında o dönem bulabildiği bütün eserleri okuyan Goethe, "Mahomet" adlı bir tiyatro eseri hazırlığı da yaptı. Bir taslak halinde kalan bu eserin bölümleri içindeki, Hz. Ali ile Hz. Fatıma arasında karşılıklı terennüm halinde gelişen bir parçayı oradan ayırıp bağımsız bir şiir haline getirerek "Mahomets Gesang" adıyla Göttinger Musealmanac dergisinde yayımladı.

Avrupa'nın, İslamiyet ve Hz. Muhammed aleyhinde olduğu bir devirde, genç yaşında bu şiiri yazarak İslamiyet'e karşı duyduğu sempatiyi belirtmiştir.

HAZRETİ MUHAMMED

Sevinç sevinç berrak

Ve yıldız yıldız parlak

Bir dağ pınarı

Üstünde beyaz bulutların

Ve kuytusunda bir yeşil yamacın

Aziz ruhlar sallamış beşiğini

Veda edip çocuk tazeliğiyle bulutlara

Raks eder gibi iner mermer kayalara

Haykırır sevincini semalara

Dağ geçitlerinde

Önüne katar renk renk çakılları

Ve bağrına basar kardeş pınarları

Çiçeklenir ayak bastığı yerler

Ve nefesiyle yeşerir çimenler

Yoldaşı olur şimdi ırmaklar

Ovaları doldurur gümüş ışıklar

Bir ses yükselir pınarlardan

"Kardeş ayırma bizi koynundan,

Bekliyor Yaratan.

Yoksa bizi çölün kumları yutacak

Güneş kanımızı kurutacak

Kardeş,

Dağın ırmaklarını, ovanın ırmaklarını

Hepimizi alıp koynuna

Eriştir bizi yüce Rabbına

Ezelî Deryâ'nın yanına."

Peki, der, dağ pınarı

Kendinde toplar bütün pınarları

Ve haşmetle kabarır göğsü, kolları

Ülkeler açılır uğradığı yerlerde

Yeni şehirler doğar ayaklarının altında...

Kulelerin alev zirvelerini

Ve haşmetli mermer saraylarını

Bırakıp arkasında

Yürür mukadder yolunda

Dalgalanır başının üstünde binlerce bayrak

İhtişamının şahitleri

Evlâtlarını Rabbine ulaştırarak

Karışır İlâhî ummana coşarak!

Ahmed Schmiede, "Büyük İslam Hayranı J. W. Goethe" başlıklı makalesinde "Büyük şairimiz, İslam'ı, yüce dağlardan fışkırıp düzlüklere inerken bütün diğer çayları, ırmakları bünyesinde birleştiren, devletler hanedanlar kuran, nihayet insanlığı ulu varlığın bağrına bastıran, durdurulmaz bir akıma benzetir." şeklinde yorumlar.

"Hiç kimse Hz. Muhammed (sav) prensiplerinden bir adım ileri atamaz. Avrupa'ya nasip olan bütün başarılara rağmen bizim olan bütün kanunlarımız, İslam kültürüne nispetle eksiktir. Biz Avrupa milletleri medeni imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed'in (sav) son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki hiç kimse bu yarışmada onu geçemeyecektir." diyen Goethe Hz. Muhammed ve Kur'an-ı Kerim hakkında bir yazı da yazdı.

"Hz. Muhammed

Hareket noktamız şiirden çıkarak tekrar ona gelmek olduğu için, her şeyden önce yukarda adını zikrettiğimiz mümtaz şahıstan bahsetmek amacımıza uygun düşer. O, bir şair değil peygamber olarak görevlendirildiğini, hatta ona gelen ilahi kitap Kuran'ın okuma veya eğlence kitabi telakki edilmediğini ısrarla vurgulamıştır. Şair ve peygamber farkını şöyle açıklayabiliriz:

Her ikisi de Allah'ın iradesiyle belirir. Şair kendisine verilen yeteneği dünyacı zevk, şöhret ve her şeyden önce konforlu bir hayat uğruna tüketir. O, çok yönlülüğü bulmak, düşünce yahut tasvirlerinde sınırsızlığa ulaşmak için bütün diğer amaçlarını terk eder. Peygamberin ise bir amacı vardır: O'na hizmette en sade araçlardan yararlanır. O herhangi bir sistemi bildirmek, belli ölçü etrafında yaratılmışları toplamak ister. O bunu dünyaya yaymakla görevlidir; bunun içinde sade olmaya mecburdur. Buna ters düşen çok yönlülük inanmaya değil, anlamaya yöneliktir.

Kuran sûrelerden meydana gelmiştir. İman ve küfür, izzet ve zillet gibi birbirinin karşıtıdır. Cennet müminlerin, Cehennem inanmışların yeridir. Bizi bazen korkutan, bazen müjdeleyen, hayrete düşüren, neticede ibadete çağıran bu fevkalade kitabın ana hatlarını, emir ve nehiyler, Yahudi ve Hıristiyanlarda da bulunan meşhur kıssalar, Allah'ı yüceltmenin her çeşididir, sık sık görülen sıfat ve zarf yinelemeleri teşkil eder.

Bu kitabın her tarihçiye neden büyük bir araştırma görevi yüklediğini bir önemli şahsın ağzından dinleyelim:

Arap yarımadasında günlük hayatlarını ekserisi din farklılıklarına rağmen bir arada yaşayan, çobansız ve rehbersiz, yönünü tayin edememiş bu topluluğun çoğunluğunu putperestler, geri kalanları Hıristiyanlar ve Yahudiler teşkil ediyordu; onlarda ilhada uğramıştı. O (Muhammed), sonsuz gücüyle her şeyi ve her an yaratan, ebedi rüyete sığmayan bir Allah'tan haber getirerek O'na ibadete çağırıyordu.

Kuran'daki müteakip amaç herkesi Allah'ın elçisine itaate yöneltmektir. Kuran'ın bir yönü de Allah'ın hak dinini ısrarla öne sürdüğü uyarmalar, müjde ve sakındırmalarla icabında maddi güçle de olsa yeryüzüne yaymayı gerektiriyordu. Neticede Kuran papa, prens ve tüm maddi güce sahip insanlarca tanınmasını öneriyordu.

Muhammed öncesi zaman, cahiliye çağı adlandırılırsa ve hikmete dayalı Aydınlık Çağı'nın İslam'la başladığı kabul edilirse Müslümanlara gücenilemez. Kuran'ın üslubu onun muhteva ve amacına uygun olarak sert, azametli, korku verici, yer yer çok yücedir. Ayetlerdeki anlamlar birbirlerini açıklar. Kuran'ın büyük gerçeği üzerine kimse hayret edemez. Neden bu kitap gerçek müminlerce yaratılmamış ve Allah gibi sonsuz kabul ediliyordu? Buna rağmen önceki zamanların daha iyi edebiyat ve yazı türünü tanıyan bazı işlek kafalar şu iddiada hemfikirdiler: Eğer Allah'ın Muhammed yoluyla irade ve kanunlarını vah yetmesi O'na hoş gelmeseydi, Araplar tedricen kendiliklerinden bu aşamaya, hatta daha yükseğine çıkarlar ve bir arı dilde saf kavramlar geliştirirlerdi.

Diğer aşırılar Muhammed'in dil ve edebiyatı telafi edilmez şekilde bozduğunu öne sürüyorlardı. Bir diğer şair ise Muhammed'in söylediklerinden daha iyisini söyleyeceğini iddia etti. O bazı insanları kendisine inandırdı. Peygamberliğe oynayan bu adama– Yalancı peygamber-lakabı verilmiştir.

Kuran daha önce yazılmış olan yerlerin şimdi mevcut olmadığını ileri süren bazı kritikler görülmüştür. Diğer bazı yerler birbiriyle ters düşer gibi görünür yine aynı iddiaya göre. Bundan başka bu bakış sahipleri yazılı nakillerde de kaçınılmayan noksanlar olduğunu ileri sürerler.

Onun karakter özelliği geleneklere bağlılık ve bundan dolayı insanı tekrar içine kapatmak değil, aksine kendi dışına, şartsız bağımsızlığa yöneltmektir. Buna göre Muhammed kendisine engel olanları etkilemek istiyordu. O, Tevrat'ın nakillerini ve Allah'a mutlak imana, değişmez itaate ve keza İslam'a dayanan pederşahi ailelerin önemli hayat hikâyelerini menkıbelere çevirmeyi bilir. Bu menkıbeler ustaca detaylarla güven, itaat ve imanı içerir. Nuh, İbrahim, Yusuf kıssaları bu anlamda düşünülür ve değerlendirilirse onun mucizelere değer verdiği anlaşılır."

Batı dünyasının gelmiş geçmiş en büyük edibi ve olup olmadığı hakkında tartışmaların hala devam eden Alman şair ve yazar Wolfgang von Goethe, 22 Mart 1832'de hayata veda etti.

2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN