Geçmişin temaşası: Kaybolan Osmanlı meslekleri
İzlediğimiz eski bir filmde ya da aile hatıralarının günümüzdeki kalıntıları siyah beyaz fotoğraflarda birçoğumuzun dikkatini çekmiştir. İki omzuna astığı tepsilerde yoğurt satan seyyahlar, sünnetçi berberler, balkonlardan aşağıya sarkan sepetler… Biraz daha geçmişe gittiğimizde sultanın belki de zehirlenmesini engelleyen çeşnicibaşılar, ahaliye ferman okuyan tellallar… Köklü geçmişimizin tarihi zenginliğinin içerisinde birçok meslek de izlerini bıraktı. Kimisi nihayete eren bir sonu tatmışken, kimisi de ayakta kalma mücadelesi veriyor. İşte, Osmanlı'dan bu yana kaybolmaya yüz tutmuş meslekler…
Önceki Resimler için Tıklayınız
Arapça kara anlamına gelen sevad sözcüğünden gelen savar, gümüş üzerine kara nakışlar yapılan bir san'at dalıydı. Savat yapılmadan önce önce bu işin tatbik edileceği eşyaların; tokaların, kemerlerin, hançer kabzalarının, tütün tabakalarının, muskaların ve dua taslarının yüzeylerine kalemkârlar tarafından çeşitli şekillerin işlenmesi gerekirdi. Bundan sonra savatçılar belirli oranlarda gümüş, bakır, kurşun ve kükürt karışımından elde ettikleri bir alaşımı dövüp tülbentten geçirerek ince siyah bir toz hazırlarlardı. Bunu söz konusu motif, yazı ve resimlerin üzerine kuru olarak sıvayarak ekme savat, toza boraksla karıştırıp macun haline getirdikten sonra sürmek suretiyle de sürme savat yaparlardı.
I. Dünya savaşı öncesinde Van'da 120 dükkânda 400 dolayında savatçı ustası ve kalfası vardı. Ayrıca Sivas, Erzincan, Trabzon ve Samsun'da da bu sanat çok gelişmişti. Öyle ki savatlı Türk tabakaları, Avrupa'da özellikle de Paris kuyumcularında kendine yer edinmişti. Anayurdu Dağıstan olan savatçılık, Osmanlı'da 150 yıl kadar altın devrini yaşadı.
Ayakkabının üst yüzüne saya, bu yüzü yapanlara da sayacı denirdi. Saya, ayakkabının yumuşak olan üst bölümü yani yüzüydü. Eskiden halk dilinde, evlerin giriş kısmında ayakkabıların çıkarıldığı veya konduğu ufak bölüme de saya denirdi. Zamanla ayakkabı anlamında kullanılmaya başlandı. Sayacı, dünün ayakkabıcısıydı. Yaygın bir zanaattı. Geniş bir müşteri kitlesine hitap ederdi.
Sedefkârlik, sedef üzerinde çalışma, sedef kakma eşya yapımıdır. Bu isi yapan ustalara da sedefkâr denirdi. Sedefkârlık Osmanlılar' da önemli bir meslekti. Özellikle 16.yy' da kendine özgü bir üslûp kazanmıştı. Osmanlı Sarayında sedefkârların çalıştığı özel atölyeler vardı. Bunlar, tahtlardan saltanat kayıklarına kadar, padişahların pek çok eşyası üzerinde bu ince san'atı uygulama imkânı buluyorlardı. Bugün önemini büyük ölçüde kaybeden sedefkârlık konusunda Topkapı Sarayı'nda sedef kakmalı eşyaların restorasyonuyla ilgilenen bir bölüm bulunmaktadır.
İstanbul'da yangınların büyük çoğunluğu, temizlenmesi ihmal edilmiş bacalardaki kurumların tutuşmasıyla çıkıyordu. Özellikle ahşap binaların yoğun olduğu kent dokularında, baca temizliği büyük önem taşıyordu. Kış öncesi bacacılara büyük iş düşüyordu. Fırın bacalarının da her ay temizlenmesi öngörülmüştü.