Arama

  • Anasayfa
  • Edebiyat
  • His ve gönül ülkemizi süsleyen edebiyatımızda Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî

His ve gönül ülkemizi süsleyen edebiyatımızda Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî

Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî, Türk tasavvuf kültürünün temel taşlarından birisi ve on üçüncü yüzyılın seçkin şairi, mutasavvıf ve mütefekkiriydi. Mevlâna’nın düşünce ve tasavvuf iklimindeki etkisi, yalnız Türk dünyası sınırları içerisinde kalmadı. Bugün Amerika’dan Japonya’ya kadar dünyanın her yerinde, birçok bilim adamı ve araştırmacı tarafından Mevlâna’nın eserleri ve düşünceleri inceleme konusu olarak kabul edildi.

His ve gönül ülkemizi süsleyen edebiyatımızda Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî
Yayınlanma Tarihi: 1.10.2018 00:00:00 Güncelleme Tarihi: 01.10.2018 16:08

Mevlâna için dönemler boyunca "Peygamber değil, ama kitabı var" denildi. Kur'ân ve sünnet gibi iki evrensel kaynaktan ilham alan Mevlâna, gerek yaşantısıyla, gerek fikirleriyle sadece içinde yaşadığı devri ve Anadolu'yu değil; o günden bu güne kadar Doğu ve Batı'nın fikir hayatını etkilemiştir. İşte bundan dolayı bu gün İslâm âlemi başta olmak üzere Batı âlemi de büyük bir merakla, onu daha da yakından tanımaya, anlamaya, fikirlerinden istifade etmeye çalışır.

PADİŞAHTAN HALKA GÖNÜLLERİN SULTANI

Büyük bir mütefekkir, büyük bir şair, büyük bir mürşit olan Mevlâna çok yönlü, çok boyutlu bir fikir adamı olarak dikkat çeker. Mükemmel bir şekilde yetişmiş, devamlı surette mükemmel insan (insan-ı kâmil) yetiştirmenin gayretini vermişti. Yaşadığı devirden günümüze kadar örnek yaşantısıyla, evrensel fikirleriyle insanlığa rehber oldu. O, içinde yaşadığı toplumun sorunlarını çok iyi tespit etmiş, yerinde ve zamanında çözümler sunmuştu. Mevlâna, insanlarla ilişkilerinde toplumun hiçbir kesimini dışlamamış, hepsini kucaklamış, kılıç, kalem ve kelâm ehlini birbirine kenetlemeye, birlik beraberlik içinde yaşamaya, kardeş olmaya çağırmıştı. Selçuklu sultanları başta olmak üzere, vezir ve emirlerle, ulema ve mutasavvıflarla sıkı diyalog kurarken, toplumun diğer kesimlerini ihmal etmemiş, onlarla da ilişkilerini sürdürmüştü.

HER DÖNEMDEN YAZAR VE ŞAİRLERİN İLHAM KAYNAĞI

Mevlâna'nın tesiri sadece yaşadığı dönemle sınırlı kalmamış, örnek yaşantısının, her dem tazeliğini koruyan fikir ve eserlerinin tesiri çok geniş bir zaman ve mekâna yayılmıştı. İnsanlık on üçüncü asırdan günümüze kadar büyük bir merakla onu daha da yakından tanımaya, anlamaya çalışıyor.

Mevlâna; Yunus'tan Şeyh Galib'e; İkbal'den Goethe'ye kadar birçok kalem erbabına ilham vermiş, Türk İslâm medeniyetine, Doğu ve Batı dünyasına ışık olmuştur. Eserleri, 200'den çoğu İngilizce olmak üzere onlarca dile çevrilmiş, insanlığın bu ışıktan istifade etmesine imkân sağlanmıştır.

Mevlâna'yı kendisini yetiştiren hocalarından, çağdaşları olan ulema ve mutasavvıflardan, çağlar boyunca insanlığa rehberlik eden toplum önderlerinden farklı kılan önemli sebepler var. Bu sebeplerin tespiti Mevlâna'nın tesir gücünün, etki alanının belirlenmesinde önemli ipuçları veriyor.

HACI BEKTAŞ-I VELİ VE MEVLÂNA

Hacı Bektaş'ın hitap ettiği muhit ile Mevlâna'nın hitap ettiği muhit, özellikle fikrî açıdan birbiriyle uyuşmaz. Hacı Bektaş'ta, Mevlâna hakkında duyduğu haberlerden dolayı bir merak, bir arayış hâsıl olur. Yani o, arayan, merak eden bir pozisyondaydı. Mevlâna'nın onun hakkında herhangi bir arayışa, araştırmaya girmemesi de kendisinde mevcut olan öz güvene, kendi kendine ve hatta başkalarına da yeter kapasitede olduğuna delâlet eder.

Mevlâna, meşrep bakımından uyuşmadığı Hacı Bektaş-ı Veli'ye herhangi bir şekilde cephe almamış, bir yerde köylü kesimin eğitimini, irşadını ona bırakmış; kendisi de şehirlilerin, şiir ve sanat erbabının irşadıyla ilgilenmiştir. O daha çok münevverlere hitap etmiş, aristokrasi ve şehir çevresinde etkili olmuştu.

Schimmel, Mevlâna – Hacı Bektaş karşılaştırmasını şöyle yapar: "Bütün coşkun ve heyecanlı hâllerine rağmen Mevlâna, sanatla şekillenmiş bir hayat üslûbuna çok daha önem veriyordu. Böylece de o, yöre halkının haddini bilmeyen ölçüsüz derviş gruplarına hayran olduğu veya onun çağdaşı Hacı Bektaş-ı Veli'nin yoluna gittiği bir dönemde, kentlilerin önderi ve mürşidi olmuştur. Yüzyıllar içerisinde Hacı Bektaş'ın tekkeleri, Türk tasavvufunun son derece enteresan bir fenomeni hâline gelmiş ve Türk Divan şiirinden bağımsız kendine has bir şiir ortaya koymuştur. Ayrıca Hacı Bektaş-ı Veli'nin Yeniçerilerle çok sıkı bir bağı vardı. Buna karşılık Mevlâna'ya bağlı dergâhlar, halkın en seçkin ve kültürlülerini – sultan da dâhil– cezp ediyor ve müzisyenlerin, şairlerin ve hattatların toplandıkları bir yer hâline geliyordu."

YUNUS EMRE VE MEVLÂNA

Yunus Emre, Mevlâna'nın hayranlarındandı. O, Mevlâna'nın Mesnevî'sini devamlı mütalâa etmiş, o ilâhî sözlerden aldığı âşıkane ilhamları yanık şiirlerinde anlatmış, Mevlâna'nın ney'den dinlettiği iniltileri, Yunus, su dolabından dinletmişti.

Yunus'un şiirlerinde Mevlâna, sevgi ve saygı ile anılır. Yunus şöyle söyler onun için:
"Mevlâna Hüdavendigâr bize nazar kılalı
Onun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır."

Yunus, Mevlâna'nın semâ' meclislerinde bulunmuş, Mesnevî'yi, Dîvân-ı Kebîr'i okumuş; Mevlâna'nın mazmunlarını bazen aynen, bazen tasarrufla kullanmıştı. O, Mevlâna'nın tasavvufî hümanizmasının birçok unsurlarını, Tapduk Emre'den insancıllığın heyecanını almıştı. Gerek tarikat silsilesi, gerek fikir yönüyle Yunus Emre, Mevlâna'nın meşrebini benimsemiş, onun yolundan gitmişti.

MEVLÂNA'NIN TÜRK EDEBİYATINA TESİRLERİ

Günümüz anlamında kitle iletişim araçlarından mahrum olunan dönemlerde, halkın bilgilendirilmesinde şairler etken rol oynuyorlardı. Dolayısıyla saray, kalemi güçlü olan şairlere sahip çıkıyordu. Bu bağlamda Mevlâna'nın şiirlerini halka ulaşmada bir vasıta olarak kullandığını söyleyebiliriz.

Anadolu'daki şiirin tarihi ve anlam dünyası, Mevlâna ile bütünleştirilmeli. Anadolu'da Türk edebiyatına ait ilk ürünler on üçüncü yüzyıla aittir. Elimizde bu dönemden önce Anadolu'da yazılmış eser yok. Bu asırda Mevlâna, hacimli ve muhtevalı eserleriyle Türk edebiyatının Anadolu'da gelişmesine ve yayılmasına önemli ölçüde katkıda bulunur.

TASAVVUF İNSANLIKLA ÖVÜNMEYE BAŞLADI

İnsanlığa isyan eden, insanın insanlığını reddeden ve bu âlemdeki değerini inkârda bulunan bir cemiyete Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî gelip, çınlayan şiirleriyle, İslâm'ın doğru düşüncesini temsil ederek, ümitsiz edebiyatın yıkıntısı altında, yıkılmış ve gerilemiş şiirin arasında gömülü olan insan kerametini harekete geçirmeye başladı. Coşkun bir dille, iman ve belagatle insanın kerametini ve insanlığın faziletini teganni etti. Nihayet cemiyette canlılık başladı. İnsan kendi şerefini ve değerini bilir oldu. İslâm edebiyatı da, bu kuvvetiyle sallandı. İslâm şairleri bu yönde şiirler yazdı ve aynı tele vurdu. Tasavvuf âleminde de, yeni hareket başladı. Bunun adına "insanlıkla övünme" diyebiliriz.

Bugün his ve gönül ülkemizi süslemekle kalmayan ve sesimizi hâlâ dünyaya duyurabilen yegâne seslerimiz olan Dede Efendiler, Itrî'ler ve daha birçok besteci; Nef'î, Şeyh Galib gibi divan edebiyatımızın medar-ı iftiharları; yüzlerce hattat, hakkâk, tezhibci, şair, âlim, edip ve daha birçok sanatkâr, hep bu gönül gözü ile güller yetiştiren Mevlevî tekkelerinin irfanımıza birer ikramı.

Yunus Emre'nin yanı sıra Âşık Paşa, Nesîmî gibi şairler de onun şiirlerinden ilham almışlardı. Fuzûlî'lerin, Nef'î'lerin, Nâbî'lerin, Şeyh Galip'lerin ve bu arada yetişen büyük şairlerimizin sözlerindeki en ruhlu nüktelere ve mazmunlara, Mevlâna'nın Mesnevîsi ve DîvânKebîri birer ilham kaynağı olmuştu.

AHMET FAKİH'TEN AMİL ÇELEBİOĞLU'NA

Her biri Mevlâna hayranı olan, onun kaynağından beslenen bu simalar gerek yazdıkları eserleriyle, gerek sundukları tebliğleriyle Anadolu'nun taşına toprağına Mevlâna nefeslerini üflemişlerdi. Ahmet Fakih, Sultan Veled, Yunus Emre, Gülşehri, Âşık Paşa, Hüdâyî Sâlih Dede, Mu'îni Dede, Ömer Rûşenî, Şâhidî, Yusuf Sineçak, Fevrî, Fedâyî, Bursalı Rahmi, Sinoplu Sefâyî, Derviş Nigâhî, Ârifî, Nef'î, Neşatî, Enis Dede, Ahmet Fâsih Dede, Âdem Dede, Şeyhülislâm Bahayî, Mezahi, İbrahim Cevrî, Nâbî, Mustafa Sâkıb Dede, Süleyman Nahîfî, Neylî, Manisalı Birrî, Adni Receb Dede, Fennî, Müneccimbaşı Ahmed Dede, Konyalı Nesib Dede, Nayî Osman Dede, Şeyh Galib, Esrar Dede, Neyyir Dede, Hulûsî Dede, Yenişehirli Avni Bey, Saîd Çelebi, Konyalı Şem'î, Şeref Hanım, Leylâ Hanım, Râmiz Abdullah Paşa, Pertev Mehmet Paşa, Zîver Paşa, Hakkı Paşa, Şerif Reşit Paşa, Nazım Paşa, Keçecizâde İzzet Molla, Sünbülzâde Vehbi, Enderunî Fazıl, Sürûrî, Âsâf Hâlet Çelebi, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Remzi Akyürek, Tâhiru'l-Mevlevî, Veled Çelebi (İzbudak), Midhat Bahari Beytur, Feridun Nafiz Uzluk, Ahmed Avni Konuk, Abdülbaki Gölpınarlı, Kemal Edip Kürkçüoğlu, Mehmet Önder, Feyzi Halıcı, Veysel Öksüz, Şefik Can, Amil Çelebioğlu…

Mevlâna, yalnız yaşadığı zamanda sevilmemiş, bıraktığı mühim eserler elden ele, dilden dile nakledildikçe onu seven ve hayran olanlar bu mihver etrafında toplanma ihtiyacını duymuşlar, onun hazzettiği şeyleri ihya etmişler, yalnız Mesnevî'sini ve Dîvân'ını okumakla kalmayarak bilhassa pek sevdiği musikiyi, semâ'ı ve sohbetlerinin havasını da yaşatmaktan zevk duymuşlardı.

DOĞU'DAN BATI'YA MEVLÂNA

Mevlâna'nın vefatından üç yıl sonra müritlerinden biri olan Ahmedî Rûmî, Hindistan'a gitti. Dakâiku'l- Hakâyîk ve Rakâiku't-Tarâîk adıyla tanınan Mesnevî hakkındaki ilk tefsiri muhtemelen 1325'te kaleme aldı.

Bu gün hâlâ Pakistan'da tahsil görmüş bütün aileler Mesnevî'de geçen hikâyeleri bilirler. "Ömer ve Rum Elçisi," "Musa Çoban" hikâyelerini bilmeyen yoktur. Bunlar basit birer hikâyeden ibaret olmayıp üstün ahlâk kaidelerinin birer ifadesidir.

Mevlâna, Acem şairleri arasında Kıvamüddîn Sencânî, Nimetullah Kûhistânî, Seyyid Kâsımü'l- Envâr gibi mühim temsilcileri bulunan, daha bunlar ayarında bir takım şairler üzerinde tesiri görülen, tarihçilerle, tezkirecilerin ve mutasavvıfların eskiden beri cidden büyük hürmetine mazhar olmuştur.

Alman şairi Goethe, Mevlâna'nın şiiriyetinin yanında kendisinin çok zayıf kaldığını söylemişti.

Yunan yazar I. M. Panayotopulos, Mevlâna'nın kendisini nasıl cezp ettiğini şöyle ifade eder: "Mevlâna'nın yaşamına ve eserine dair çalışmalardan, şiirlerden pek çok şey öğrenmiş oldum. Goethe'nin ona nasıl hayran olduğunu, Maurice Barreés'nin onu ne kadar sevmiş olduğunu öğrendim. Mevlâna, insanı ara bir yerde bırakmaz: ya seni ilgisiz bırakır, ya da esir alır. Beni esir aldı. Ne kadar bir süre için mi? Bunu bilmiyorum. Kendisi baştan çıkarıcı bir güzelliğin timsalidir. Benim en saklı beklentilerime uymaya gelen bir kimsedir; ama tüm benliğimi kaplamaya değil… Varmış olduğu sonuçlar, benim sonuçlarım değil; belki de, sırf, doludizgin giden bir rüyada sonuçlar olmayacağı için…"

Flaman ressam Rambrant da Mevlâna'nın resmini yapmıştı.

MEVLÂNA'NIN BİZE BIRAKTIĞI EMANETLERİ

Mevlânâ, hayatı boyunca gerek çağdaşı, gerekse kendisinden önceki şair ve ediplerin yaptığı gibi eser yazma telâşına düşmedi. Bazen cezbe hâlinde, bazen semâ sırasında, bazen vaaz ve sohbetlerinde, bazen de yolda yürürken kalbine doğan ilhamları, mesnevî, gazel, rubâi vs. tarzlarında, öğüt olarak dile getirdi. Bunlar da çevresindeki müritleri, öğrencileri veya dostları tarafından kâğıda geçirildi. Mevlâna'nın bu tarzda oluşan, tamamı Farsça, ikisi manzum, üçü ise mensur olmak üzere toplam beş adet eseri günümüze ulaştı.

Dîvân-ı Kebîr

"Büyük Dîvân" anlamına gelen ve Mesnevî'den sonra en fazla ilgi gören bu eseri. Mevlâna'nın çeşitli zamanlarda -özellikle Şems'in kayboluşundan sonra âdeta kendinden geçerek- söylediği şiirlerinin bir araya toplanmasıyla meydana getirildi. Onun iç dünyasını ve ruhsal durumunu yansıtır.

Eserde Mevlânâ'nın kasideleri, gazelleri, terci-i bentleri, mülemmâları, rubâileri bulunur.

Fîhi Mâ Fîh

Kitabın adı, "Onun İçindeki İçindedir, Ne Varsa İçindedir" vb. anlamlara gelir. Eser, Mesnevî'de yer alan bazı konuların açıklanması bakımından da Mesnevî'nin şerhi olarak da değerlendirilir.

Mecâlis-i Seb'a

"Yedi Meclis" anlamına gelen bu eser, adından da anlaşılacağı üzere Mevlâna'nın verdiği yedi adet vaazının oğlu Sultan Veled veya başkaları tarafından yazılmasıyla meydana geldi. Mevlâna'nın düşüncelerinin bir fihristi ve özeti de sayılabilecek olan bu eser aynı zamanda medreseden gönüle, gönülden kürsüye tutulan yedi ayna gibi.

Mektûbât

Bu eser, Mevlâna hazretlerinin çeşitli vesilelerle emir, vezir, dost ve akrabalarına -herhangi birinin derdine derman olmak için yazdığı mektuplardan oluşur.

Mesnevi

"Bizden sonra Mesnevî rehberlik edecek ve arayanlara doğru yolu gösterecektir"

Sadece Mevlâna'nın değil, belki bütün tasavvufî edebiyatın en meşhur mahsulü olan Mesnevî, öteden beri İslâm âleminin her sahasında, özellikle Hint, İran ve Anadolu Türkleri üzerinde, daha yazıldığı zamandan başlayarak fevkalâde tesirli oldu.

Mesnevi kelimesi Arapça "sena-yesnı-senyen" fiilinden gelir. "Bir şeyi bir şeye katmak ve bükmek" anlamında kulanılır. "Mesna" kelimesi de aynı kökten olup, "ikişer ikişer" manasına gelir. Bu sebeple kafiyeleri ikili olan şiire "mesnevi" denilmiştir.

Mesnevi, bir terim olarak ilk defa İran edebiyatında kullanılmış olmakla birlikte, bu nazım şeklinin ilk örnekleri Arap edebiyatında görülür.

Mevlana bu eserinde Kur'an-ı Kerim'e ve onu getiren Hz. Muhammed'e derin anlayış ve inanışla bağlıdır. O kadar ki, Mesnevi'yi Kur'an-ı Kerim'in şiir ve hikâye sanatıyla ve Mevlâna tarzı bir duygu ve düşünce üslubuyla ifade edilmişti. Kur'ân'ın manzum tefsiri diye nitelemek mümkün.

Mevlâna, Mesnevi vasıtasıyla öğrettiği, Allah'a varma yollarını Kur'an'dan ayetler getirerek Peygamberimiz'den hadisler hatırlatarak ve bunları derin anlayışlarla açıklayarak tanıtmaya çalışır.

50 bin dizeyi aşkın olan Mesnevi'de, yüze yakın ehli ya da vahşi hayvanın yaşam öyküsü, onlarla ilgili binlerce hikaye var. Mesnevi'de 755 Kur'ân ayeti ele alınır. 39 kez Cebrail'den, 62 kez İbrahim Peygamber'den, 70 kez Süleyman Peygamber'den, 44 kez Davud Peygamber'den, 85 kez İsa Peygamber'den, 76 kez Hz. Musa'dan, 103 kez Hz. Yusuf'tan, 27 kez Hızır'dan, 29 kez Hz. Ömer'den, 28 kez Hz. Ali'den, 24 kez Bayezid-i Bistami'den, 42 kez Hüsameddın adıyla seslendiği, Hüsameddîn Çelebi'den, 796 kez Şeytandan, 16 kez İblis adıyla yine Şeytandan söz edilir. Hepsi de öyküleriyle konu olarak alınır. Bunlardan ayrı olarak yüzlerce kabile, kent ve yöre adı ve hikâyesi anlatılır.

Mesnevi'de muhtelif dini inançlar, tasavvufi esaslar, özellikle varlık birliği (vahdet-i Vücud) nazariyesi, bu felsefi görüşe bağlı olarak Allah, Vücud-ı mutlak, kâinatın yaratılışı, iniş ve çıkış kavisleri (devr), insan-ı kâmil ve kutup meselesi, insan için bir şeyhin lüzumu ve ona mutlak itaatin gerçekliği, peygamberlik, velilik, irade kaza ve kader meselesi, ilhamın vahiy ile münasebeti ve aynı şeyoluşları, ibadetlerden asıl maksadın ne olup olmadığı vs. gibi hususlar işlenip tahlil edilir.

Münasip hikâyeler, Kur'an kıssaları ve ayetler, hadisler, menkıbeleri anlatılmakta; her bir hikaye ve her söz, telkin edilmek istenen fikre tatbik olunmakta ve ona göre yorumlanmakta.

Mevlâna, Mesnevi'sinde yalnız tarikat bilgileri vermiyor; aynı zamanda şarkın eski efsanelerinden; peygamberlere ve evliyaya ait menkıbelerden faydalanarak hikmetler de sunuyordu. Bu yüzdendir ki, astronomiden tıbba; din, felsefe ve sosyal bilgilerden psikolojiye kadar maddi ve manevi nice ilimlerin ışığı altında söylenmiş bu manzum hikmetler ve hikmet dolu hikâyeler kitabı asırlardan beri her devri ve her zekâyı tatmin edecek bir bilgi, ilham ve tefekkür kaynağı olmuştur.

MESNEVİDE MEVLÂNA'NIN ANLAŞILMAMASI

"Tasavvuf, kâl ilmi değil hâl ilmidir"

Mesnevi sırlarının anlaşılması zor ve çetin olmasından dolayı âlimler, mutasavvıflar onun şekilsiz noktalarını açıklamak, karışık yerlerini çözmek için çok çalışmışlar, himmet etmişler; gerek manzum, gerek mensur Arapça, Farsça, Urduca, Türkçe ve bazı batı dillerinde olmak üzere, bütün Mesnevi ciltlerine veya muhtelif kısımlarına birçok şerhler yazmışlar, telifler meydana getirmişlerdi.

Mevlâna, yaşadığı dönemde çevresindekilerce anlaşamadığından sıklıkla yakınmakta; kendisini doğru anlayabileceklere olan iştiyakını ; "Öldüm iyi ve doğru anlayışın hasretinden!" ifadesiyle dile getirir.

Eserlerinde insanın hayat ve mutlak varlık karşısındaki konumunu irdeleyen Mevlânâ, yaşadığı manevi tecrübenin kimi açılımlarını muhatabıyla paylaşarak diğer insanların da bundan istifade etmesini arzular.

Bu yüzden Mevlâna'nın ifadeleri ile okuyucu arasında bir rehber-muhatap ilişkisi bulunduğunu söyleyebiliriz. Zira bir kelime ister şifahen söylensin ister yazılsın, fiziki vasıtalarla muhataba ulaşır. Şifahî kelimeler ses dalgaları halinde, yazılı kelimeler ise ışık dalgaları halinde diğer insanlara ulaşır.

MEVLÂNA'NIN ANLAŞILMA(MA) DUASI

Mevlâna'ya göre herkes kendi liyakat ve ihtiyacına uygun olanı görebildiğinden anlaşılmasıyla ilgili muradı da bu ilahi iradeye mutabıktır. Bu yüzden Mesnevi'deki eşsiz ve sonsuz değerdeki "hakikate" dair manaların, liyakati olmayanlardan gizlenmesinin daha doğru olacağını düşünerek bu konuda Allah'a ilticada bulunmuş ve duasının da Allah tarafından kabul edildiğini şöyle beyan etmişti.

"Bu cana canlar katan söz, Nil suyurdur. Yarabbi sen onu Kipti'nin gözüne kan göster."

"Zaten bu (Mesnevi) O'nun meydana getirdiği bir feryattan ibarettir. Yarabbi, sen gizli olanı koru ve onu meydana çıkarma."

"Allahım sen örtücülüğünle ört, ayıp görenlere bunu gösterme, onları kör et."

Mesnevi'yi Allah'ın irade ve ilhamıyla meydana getirilen bir hakikat bahçesine benzeten Mevlâna, giriş ruhsatına liyakati olmayanların bu bahçedeki hakikat meyvelerinden istifade edememesi için bahçenin etrafının misâl, teşbih, hikâye ve diğer söz sanatlarından meydana getirilen bir çeperle çevrildiğini belirtir. Diğer bir teşbihinde Mesnevi'nin hakikat bahçesinde ehil olmayanların adım atmaması için bahçenin etrafına bazı yemlerin serpildiğini, midesi küçük kuşların bu yemleri yiyip onlarla kanaat ederek daha ileri gitmekten alıkonduğuna işaret eder. Mevlana, kimi konulardaki sessizliğinin nedenini bu gerekçeyle bağlantılı olarak şöyle ifade eder:

"İçimdeki tatlılık ve zevkten dolayı ( ehli olmayanlar bu zevkin farkına varmasınlar diye) yüzümü ekşitmiş olurum, söylenecek fazla sözümün olmasından dolayı sükût ediyorum."

Mevlâna, doğal olarak herkesin eserlerindeki hakikate dair anlamlardan yaralanmasını arzulardı. Ancak pratikte reel olan şey, kutsal kitaplar dahil bir metni herkesin kendi seviyesine uygun şekilde yorumladığıdır. Bu reel durum, Mevlâna'yı eşsiz ve sonsuz bir hakikatin onu görmeye ve ondan istifadeye ehli olmayan bakışlardan gizlenmesi olayına razı hale getirmiş denebilir. Günümüzdeki durumun da Mevlâna'nın bu muradından pek farklı olduğu söylenemez.

MESNEVİDEN YAZILMIŞ ESERLER

Garîb-nâme - Âşık Paşa (730/1330, 10613 beyit)

Garîb-nâme dev bir mesnevîdir. Asıl olarak tasavvufî muhtevada olmakla birlikte dinî ve ahlâkî öğütler de ağırlıklı olarak yer alır. Türkçenin hor görüldüğü bir dönemde Türkçe olarak kaleme alınması, telif bir eser olması, hacmi, tertibi ve konularının zenginliği bakımından seçkin bir eserdir. On "bâb"dan oluşur, her bölümde o bölümün sayısıyla ilgili on hikâye anlatılır. Eserdeki bir hikâye Mesnevî'de de bulunur.

Ravzatü'l-Envâr - Ahmed Hayâlî (843/1442-43, 2179 beyit)

Hâcû-yı Kirmânî'nin, Nizâmî'nin Mahzenü'l-Esrâr'ına nazire olarak yazılan Ravzatü'l-Envâr adlı eserinin tercümesidir. Nizâmî'nin mesnevîsine benzer şekilde yirmi "makale"den oluşur. Her "makale"de kâmil insan, aşk, dünyanın faniliği, akıl, hayâ, adalet ve cömertlik gibi tasavvufî, didaktik ve ahlâkî konular ele alınmış, nasihat içerikli hikâyelerle konular örneklendirilmiştir. Eserde on altı dinî, tasavvufî ve ahlâkî hikâye anlatılır. Bu hikâyelerden ikisi Mesnevî'den, her ikisi de Hâcû-yı Kirmânî'nin eserinde olmayan hikâyelerdir.

Esrâr-nâme - Tebrizli Ahmedî (884/1479, 1865 beyit)

Attâr'ın Esrâr-nâme'sinden tercüme denilmekle birlikte mesnevîde yer alan otuz dokuz hikâyenin yalnızca üç tanesi Esrâr-nâme ile aynıdır. Bu hikâyelerden biri ile iki ayrı hikâye Mesnevî'de de mevcut.

Heşt Behişt - Şemseddin-i Sivasî (992/1584, 2882 beyit)

Dinî, ahlâkî muhtevada nasihatler içeren eser dört "makâm"a, her "makâm" da iki "ravza"ya ayrılmıştır. Bu "makâm"lar ve "ravza"lar; adil emirler(adalet ve zulüm), ilmiyle âmil âlimler(ilim ve cehalet), cömert zenginler (cömertlik ve cimrilik) ve fakirlerle ilgilidir. Eserde Mesnevî'den iki hikâye yer alır.

Mir'âtü'l-Ahlâk ve Mirkâtü'l-Eşvâk - Şemseddîn-i Sivasî (996/1588, 4520 beyit)

Dinî ve tasavvufî mahiyette bir nasihat-nâmedir. Ahlâk-ı hamîde (güzel ahlâk); ölümü hatırlama, kanaat, tövbe, tevazu, rızâ, ihlâs, şükür, cömertlik, muhabbet ve nefis muhasebesi konularında on "bâb"; ahlâk-ı zemîme (kötü ahlâk) de; tûl-i emel, hırs, şehvet, kibir, haset, riya, küfrân-ı nimet, cimrilik, Hak düşmanlığı ve ihmal mevzularında on "fasıl"da ele alınır. Birbirinin zıddı olan huylar arka arkaya verilerek karşılaştırma yapılır. Mesnevîde peygamber kıssalarına, evliya menkıbelerine ve din büyüklerinin hikâyelerine başvurulmuş, konular ayet ve hadislerle desteklenmiştir. Eserde Mesnevî'den üç hikâye yer alır.

Tergîbât - İmam Adlî Hasan Efendi (1022/1613, 1723 beyit)

Dinî ve ahlâkî nasihat-nâmedir. On "bâb"dan oluşur. Her "bâb"da önce bir konu işlenmiş, sonra da konuya ilişkin hikâyeler anlatılmıştır. "Bâb"ların konuları: Kelime-i tevhid, tövbe, sabır, tevekkül, fakr, kanaat, kaza ve kader, öfkeyi yenmek, cömertlik ve ihlâs şeklindedir. Eserde Mesnevî'den dört hikâye yer alır.

ÇAĞDAŞ TÜRK EDEBİYATINDA MEVLÂNA

Türk tasavvuf geleneğinin en önemli isimlerinden biri olan Mevlâna Celaleddin-i Rûmî, düşünceleri, eserleri ve hakkında yapılan çalışmalar dolayısıyla tarihin her döneminde ilgi çeken bir fenomen oldu. Diğer taraftan günümüzde Mevlâna üzerine yapılan çalışmalar onun dini, tasavvufi, felsefi, edebi yönüne yoğunlaşsa da bir kahraman olarak romanlarda yer alması, ona karşı okurların ilgisini yükseltti. Mevlâna üzerine gelişen bu popüler yönelimin farkında olan yazarlar da Mevlâna'yı anlatan romanlar üretiyor. Ancak sanatçılar, romanlarda Mevlâna'nın eserlerinden yaptıkları alıntıları kendine has üsluplarıyla yorumlanmakta.

Mevlâna üzerine kalem oynatanların yaşadığı dönem ile düşünce yapısı, çalışmaların içeriğini ve yapısını şekillendirdi. Genelde bugünün güncel meselelerinden hareket ederek Mevlâna'nın bu sorunlara nasıl bir çözüm yolu önerdiği üzerinde yoğunlaşan yazarlar bu yolla Mevlâna'nın mistik gücünden istifade ediyorlar. Buradan hareketle Mevlâna, eserlerde kimi zaman toplumun ihtiyaçları doğrultusunda güncellenirken kimi zaman da yeni bir anlatıyla tüketime alet ediliyor. Neticede Mevlâna'nın toplumdaki mistik karşılığı ve güncellenen anlatısı, kitap satışlarını etkilemesi denkleminde anlamını buluyor.

(Derlenmiştir.)

2024 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN