Arama

Ham iken yolunda yanan Celâleddîn-i Rûmî

Ham iken Allah yolunda yanan Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî

, âlimlik, mutasavvıflık, şairlik gibi birçok sıfatları üzerinde taşıdı ve çağına olduğu kadar çağımıza da evrensel fikirleriyle yön verdi. O, içinde yaşadığı toplumun hemen her tabakasıyla diyalog kurdu, onlara yön gösterdi. Bıraktığı eserleri, mesajlarının kendisinden sonraki çağlara ulaşmasını sağladı, bu bağlamda, başta Türk-İslâm medeniyeti olmak üzere, Doğu ve Batı medeniyetlerini de önemli ölçüde etkiledi.

"Her gün bir yerden göçmek ne iyi.
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne âlâ

Dünle beraber gitti, cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım."

Asıl adı Muhammed Celâleddin idi. Mevlânâ ve Rûmî de, kendisine sonradan verilen isimlerdendi. Efendimiz anlamına gelen Mevlânâ ismi ona daha pek genç iken 'da ders okutmaya başladığı tarihlerde verildi. Bu ismi, Şemseddin-i Tebrizî ve 'den itibaren Mevlânâ'yı sevenler kullanmış, âdeta adı yerine sembol olmuştur. Rûmî, Anadolulu demektir. Mevlânâ'nın, Rûmî diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyâr-ı Rûm denilen Anadolu ülkesinin vilâyeti olan Konya'da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet Türbesinin orada olmasındandı. Doğum yeri, bugünkü Afganistan'da bulunan, eski büyük Türk kültür merkezi Belh; doğum tarihi ise (6 Rebîu'l-evvel, 604) 30 Eylül 1207 olarak kayıtlarda geçer.

SARI YÜZLÜ, KESKİN BAKIŞLI

Mevlânâ, sararmış yüzlü ve ince vücuda sahipti. Bu sararmış ve zayıf bünyesinde öyle bir nur ve heybet vardı, gözleri o kadar keskin ve çekici idi ki, kimse dikkatle bakamazdı. Başına, bilginlere mahsus bir şekilde sarık sarar, sarıktan sarkan ucu bırakırdı. Sırtına da, bilginlerin giydikleri gibi, bol geniş kollu bir hırka giyerdi. Şems'in kaybolmasından kırk gün sonra, ömrünün sonuna kadar, beyaz sarık yerine duman renkli bir sarık sardı ve Yemen ile Hint kumaşından yaptırdığı göğsü açık uzun kollu cübbeyi giydi.

MEVLÂNA, HUDÂVEND, ŞEYH

"" lâkabı, efendi, sahip, mâlik anlamında Arapça sıfat olan "Mevlâ" kelimesiyle; "biz" anlamındaki Arapça bitişik şahıs zamiri "nâ"dan oluşmakta ve "efendimiz" anlamına gelir. Arapça'da genel olarak "el-Mevlâ", diğer Doğu dillerinde "Mevlâna" lâkapları, İslâm dünyasında hürmet belirtmek için önemli kişilerin isimlerinin önünde kullanılmıştı. Aynı kullanım Osmanlı döneminde âlim ve faziletli kişiler için de söz konusu olmuştu.

"Mevlevî" lâkabı, , sahip, efendi gibi anlamlar taşıyan "Mevlâ" kelimesine nispet "yâ"sı eklenerek oluşturulmuş bir kelime olup "Mevlâ'ya mensup" anlamındadır. Allah'a bağlı, ilâhî, dinî anlamıyla bu kelime İslâm dünyasında önemli bilgin ve şeyhler için lâkap olarak kullanılmıştı. Günümüzde de bilhassa Hindistan'da bu anlamıyla kullanılır.

"Mullâ" (Mollâ) kelimesi de lâkap olarak Mevlâna için az da olsa kullanılmıştı. Bu kelime, muhtemelen Arapça "Mevlâ" kelimesinin İranlılar tarafından bu şekilde telaffuz edilmesiyle oluşmuştu. Türkçe'de de bazen "Munlâ" (Monlâ) şeklinde telâffuz edilen kelime de aynı özellikte olmalı.

"Hudâvend" kelimesiyle eş anlamlı olan "Hudâvendigâr" da Menâkıbu'l-ârifîn'den ve Sipehsâlâr'ın Risâle'sinden anlaşıldığına göre Mevlâna için çocukluk yıllarından itibaren kullanılagelmişti. Menâkıbu'l-ârifîn'de babasının bu lâkabı Mevlâna için kullandığı belirtililir. Anılan iki eserde bu unvan çoğunlukla "Hazret-i Hudâvendigâr Mevlâna" ve "Hudâvendigâr Mevlâna Celâleddin" şeklinde anılır. "Hudâvendigâr" kelimesi efendi, sahip, sultan ve Allah anlamlarını taşır. Kelimenin efendi, sultan ve benzeri anlamından hareketle Türkçe'de başta Sultan Murad Hüdâvendigâr olmak üzere çeşitli şahıslar için kullanıldığı vâkidir.

"Şeyh" lâkabı Mevlâna için oğlu Sultan Veled'in eserlerinde, on dördüncü asır kaynaklarında ve sonrasında kullanırken günümüz kaynaklarında pek anılmaz. İhtiyar, önemli kişi, bilgin ve önder gibi anlamlar taşıyan kelime mezhep ve tarikat önderleri için de kullanılmıştı.

"Belhî" ve "Rûmî" sıfatları bazen birlikte bazen ayrı olmak üzere yaygın olarak kullanılagelmişti. Ancak Rûmî sıfatının Mevlâna'nın ve Sultan Veled'in eserlerinde bulunmadığı, Sipehsâlâr'ın Risâle'si ile Menâkıbu'l-ârifîn'de de belirtilmediği bilinir.

Mevlâna için üzerinde durulacak son mensubiyet bildiren sıfat, "Konevî" (Konyalı) sıfatı. Mevlâna'nın adıyla birlikte önceki asırlarda anılmış olan bu sıfatın, her nedense son asırda dillerde dolaşmaması ve hatta araştırmaya dayalı eserlerde dahi yerini koruyamamış olması dikkat çekici.

Muhyiddîn Ebû Muhammed el-Kureşî, el-Cevâhiru"l-muziye fî tabakati'l-Hanefiye isimli eserinde Mevlâna'nın Hz. Ebubekir'e ulaştırdığı soy silsilesini verdikten sonra, "el-ma'rûf bi-Mevlâna Celâleddîn el-Konevî, Mevlâna Celâleddin el-Konevî diye meşhurdur" kaydını koymuştu.

PEYGAMBER SOYUNDAN GELİYORDU

Asil bir aileye mensup olan Mevlânâ'nın annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşâhlar hanedanından Türk prensesi, Melîke-i Cihan Emetullah Sultan'dı.

Babası, Sultânü'l-Ulemâ (Alimlerin Sultânı) unvanı ile tanınmış Muhammed ; büyükbabası Ahmed Hatîbî oğlu Hüseyin Hatîbî idi. Eflâki'ye göre Hüseyin Hatîbî, ilmi deniz gibi engin ve geniş olan bir âlim idi. Din ilminin üstadı ve âlimlerin büyüklerinden sayılan, güzel şiirler söyleyen Nişâbûrlu Raziyüddin gibi bir zat da onun talebelerindendi.

Kaynaklar ve Mevlânâ'nın sevgi yolunda gidenler eserlerinde Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddin Veled'in nesebinin, anne tarafından on dördüncü göbekte 'in torunu Hazret-i Hüseyin'e; baba cihetiyle de onuncu göbekte Hazret-i Muhammed'in seçilmiş dört dostundan ilki Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk'a ulaştığını kaydederler.

EŞİ OLARAK GEVHER BÂNÛ

'da bulundukları 1225 tarihinde Mevlânâ, babasının buyruğu ile itibarlı, asil bir zat olan Semerkantlı Hoca Şerâfeddin Lâlâ'nın, huyu güzel, yüzü güzel kızı Gevher Bânû ile evlendi. Mevlânâ dünya evine girdiğinde daha on sekiz yaşındaydı.

"SÜBHÂNALLAH! BİR OKYANUS BİR DENİZİN ARKASINDA GİDİYOR!"

Araştırmacılar Bahâeddin Veled'in Belh'ten göç etmesine sebep olarak, Moğol istilasını gösterirler. Sultânü'l-Ulemâ, aile fertleri ve dostlarıyla Belh şehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmişti. Nişâbûr'a uğradı. Nişâbûr'a vardığında ziyaretine gelen Şeyh Feridüddîn-i Attâr ile görüşüp sohbet eder. Sohbet esnasında Şeyh Attâr, Mevlânâ'nın nâsiyesindeki (alnındaki) kemâli görür ve ona Esrârname adlı eserini hediye eder ve babasına da: "Çok geçmeyecek ki, bu senin oğlun âlemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacaktır." dedi.

Göç kervanıyla Bağdat'a yaklaştığında, kendisine hangi kavimden olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafızlara Sultânü'l-Ulemâ Şeyh Bahâeddin Veled şu mânîdar cevâbı verdi: "Allah'dan geldik, Allah'a gidiyoruz. Allah'dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur." Bu söz, Şeyh Şehâbeddîn-i Sühreverdî (1145-I235)'ye ulaştığında: "Bu sözü Belhli Bahâeddin Veled'den başkası söyleyemez" dedi, samimiyetle ve muhabbetle karşılamaya koştu. Birbirleriyle karşılaşınca Şeyh Sühreverdî, katırından inip nezâketle Bahâeddin Veled'in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu. Bahâeddin Veled, Bağdat'ta üç günden fazla kalmadı ve Küfe yolundan Ka'be'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. . Orada Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî (1165-1240) ile görüştü. Şeyh-i Ekber, Sultanü'l-Ulemâ'nın arkasında yürüyen Mevlânâ'ya bakarak: "Sübhânallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor!" dedi.

Bahâeddin Veled, yanında biricik oğlu Mevlânâ olduğu halde, göç kervanıyla Şam'dan Malatya'ya, oradan Erzincan'a, oradan da Karaman'a uğradılar. Karaman'da bir müddet kaldıktan sonra, nihayet Konya'yı seçip oraya yerleştiler.

MEVLÂNÂ'YI YETİŞTİREN MUTASAVVIFLAR

Bahâeddin Veled, Mevlânâ'nın ilk mürşididir. Yâni Mevlânâ'ya Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulünce hakikatleri ve sırları gösteren tarikat şeyhidir. Bütün İslâm âleminde yüksek itibar ve şöhrete sahip olan Bahâeddin Veled, Selçukluların Sultânı Alâaddin Keykûbad'dan yakın alâka ve sonsuz hürmet gördü.

Geriye Muhammed Celâleddin gibi bir hayırlı oğul ile Maârif gibi bir eser bıraktı. Maârif, Bahâeddin Veled'in meclislerinde anlattıklarının, va'z ve nasîhatlarmm bizzat kendisi tarafından yazılarak bir araya getirilmesiyle meydâna gelmiş tasavvufî, ahlâkî bir eserdir. Konusu, muhtevası ve üslûbu ile birinci derecede tasavvufî bir eser olan Maârif, hem kitap hem de Mevlânâ üzerindeki tesiri bakımından büyük bir önem taşır.

Bahâeddin Veled, 3 Mayıs 1228 tarihinde Selçukluların baş şehri Konya'yı şereflendirip yerleştikten kısa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alâaddin Keykûbad (saltanat müddeti 1219-1236), sarayında Bahâeddin Veled'in şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevî terbiyesi altına girdi.

Seyyid Burhâneddin-i Muhakkik-i Tirmîzî Hazretleri

Seyyid Burhâneddin, mertebesi çok yüksek bir kâmil mürşiddi. Maârif adlı eseri irfanının delilidir. Kendisine, dâima kalplerde bulunan sırları bilmesinden dolayı, Seyyid Sırdan diye de anılırdı.

Seyyid Burhâneddin, tâ çocukluk yıllarında bir lâlâ gibi omuzlarında taşıyıp dolaştırdığı Mevlânâ'ya "Bilginde eşin yok, seçkinsin. Ama baban hâl (manevî makam) sahibiydi; sen de onu ara, sözden geç. Onun sözlerini iki elinle kavramışsın; fakat benim gibi onun hâliyle de sarhoş ol. Böylece de ona tam mirasçı kesil; cihâna ışık saçmada güneşe benze. Sen zahiren babanın mîrasçısısın; ama özü ben almışım; bu dosta bak, bana uy." Mevlana babasının halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu.

"HAMDIM, PİŞTİM, YANDIM"

Mevlânâ candan, samimiyetle, Seyyid Burhâneddin'i babasının yerine koydu ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl ona hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kâmil mürşidin kılavuzluğu ile mücâhede (nefsi yenmek için gayret sarf ederek) ve riyazetle (dünya lezzetlerinden ve rahatından sakınarak perhizle) meşgul olup, o kâmil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pişti, olgunlaştı, baştan ayağa nur oldu; kendinden kurtuldu, mânâ sultânı oldu.

"Piş, ol da bozulmaktan kurtul… Yürü, Burhân-ı Muhakkik gibi nur ol.
Kendinden kurtuldun mu, tamâmiyle Burhân olursun. Kul olup yok oldun mu, sultan kesilirsin."
Mesnevî'sindeki şu iki beyit, piştiğinin, kâmil insan mertebesine ulaştığının ifadesiydi.

SUSUZLAR ÂLEMDE SU ARARLAR, SU DA CİHANDA SUSUZLARI ARAR."

Bu hususu Sultan Veled şöyle açıklar:

"Âlemdeki erenlerin derecelerinden üstün bir derece vardır ki o, mâşûkluk durağıdır. Âleme bu mâşûkluk durağına dâir haber gelmemiş; bu durakta bulunanların ahvâlini hiçbir kulak işitmemişti. Tebrizli Şemseddin zuhur edip, Mevlânâ Celâleddin'i âşıklık ve erenlik mertebesinden, bu zamana kadar duyulmamış olan, mâşûkluk mertebesine eriştirmiştir. Esasen Mevlânâ, ecelde, mâşûkluk denizinin incisiydi; her şey döner, aslına varır."

TASAVVUFUN İNCİSİ MESNEVİ

Eflâkî, Mesnevî'nin yazılıp tamamlanmasını "Mevlânâ Hazretleri, asil kişilerin sultânı Çelebi Hüsâmeddin'in cazibesi ile heyecanlar içerisinde semâ ederken, hamamda otururken, ayakta, sükûnet ve hareket hâlinde dâima Mesneviyi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlayarak gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler, yazdırırdı. Çelebi Hüsâmeddin de bunu sür'atle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlânâ'ya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsâmeddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu." Bu şekilde dikkatlice 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevî, bir müddet fasıladan sonra 1264-1268 yılları arasında eser tamamlanmış oldu.

HAZRET-İ MEVLÂNÂ'NIN TAVSİYE ETTİĞİ DUA

Mevlânâ son demlerinde iken, dostu Sırâceddin-i Tatarî'yi yanına çağırarak, kendisine şu duayı öğretmiş ve sıkıntılı zamanlarında okumasını tavsiye etmişti: "Yâ Rabbî.'Bana, ne senin zikrini unutturacak, sana şevkimi söndürecek, seni teşbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık; ne de beni azdıracak, şer ve kötülüğümü arttıracak bir sıhhat ver. Ey merhamet edenlerin merhametlisi! Merhametinle bu duâmı kabul et."

HAZRET-İ MEVLÂNÂ'NIN İNSANLIĞA VASİYETİ

"Ben size, gizli ve alenî, Allah'tan korkmanızı, az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, dâima şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefâsına dayanmanızı, avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi olan sâlih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yanlız tek olan Allah'a mahsustur. Tevhîd ehline selâm olsun."

MEVLANA'NIN DÜĞÜN GECESİ: ŞEB-İ ARÛS

İrfan ve sevgi güneşi Mevlânâ, 5 Cemâziye'l-âhir 672 (17 Aralık 1273) Pazar günü akşamüstü vakti, bütün parlaklığıyla bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet âleminin asumanına doğdu. Mevlevîler, o geceye Şeb-i Arûs der.

"GÜNEŞİ BÜTÜN DÜNYA SEVER"

Müslüman olan olmayan, küçük büyük ne kadar Konyalı varsa hepsi, Mevlânâ'nın cenaze merasimine katıldı. Müslümanlar, Müslüman olmayanları sopa ve kılıçla savmaya çalışarak, onlara: "Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardır? Bu din sultânı Mevlânâ bizimdir, bizim imamımızdır" dediklerinde onlar da şu cevabı verdiler: "Biz Musa'nın, İsa'nın ve bütün peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden anlayıp öğrendik. Kendi kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sizler nasıl onun muhibbi ve müridi iseniz, biz de onun muhibbiyiz. Mevlânâ Hazretleri'nin zâtı, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunun hakikatler güneşidir. Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydınlanır. Mevlânâ ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Ekmekten kaçan hiç bir aç gördünüz mü?"

"BATMAYI GÖRDÜN YA, DOĞMAYI DA SEYRET"

Ölüm konusu onda umut, güven ve insana güç veren bir yöntemle yorumlandı. Böylece hem yaşarken hem de öldükten sonra insanın mutlu olmaya yaraşır bir varlık olduğunu vurgular.

"Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme. Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayflanmanın sırası o zamandır. Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır. Beni kabre indirip bırakınca, sakın elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki? Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür, ama o, canın kurtuluşudur. Hangi tohum yere ekildi de bitmedi! Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun! Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf ne diye kuyuda feryâd etsin? Bu tarafta ağzım yumdun mu o tarafta aç. Zira senin hây u hûyun, mekânsızlık âleminin fezâsındadır."

Hazret-i Mevlânâ, ziyaretçilerine de seslendi. "Kardeş, mezarıma def siz gelme; çünkü Allah meclisinde gamlı durmak yaraşmaz. Hak Te'âlâ beni aşk şai'abından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile, ben yine o aşkım. Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız? Bizim mezarımız, ariflerin gönüllerindedir. "

MEVLÂNA VE YUNAN FELSEFESİ

Mevlâna'nın, Yunan felsefesini okuduğu bilinir. 'de, Eflatun'dan, Calinus'tan ve sofistlerden söz eder. Üstelik Yunan felsefesini incelemiş olan Gazzali'nin, Eş'ari'nin ve İbn Sina'nın görüşlerine yer verir. Hatta GazzaIi'nin İslam hukukuyla ilgili, Vasit adlı eserinin adını yazar. İlkçağ felsefesinde çok geçen dört öğeden (ateş, hava, su ve toprak) örnekleri de anlatır.

Bir aşk öyküsünü İbn Sina'nın al-Kanun fi't-Tıbb'ından almıştı. Akılcı Mutezile'yi ve Sünnilerin inançta önderi Ebu'l-Hasan al-Eş'ari'yi ve Maturidi'yi çok iyi incelemişti. Mevlâna, Kelile ve Dimne'nin, Hâkim Senai'nin ve Işknamesinin, Feriduddin-i Attar'ın Musibetnamesi ile Mantık ut-Tayr'ının etkisinde kalarak Mesnevi gibi ölmez bir eser yazmağa girişmişti. Deme ki Mevlana doğu felsefesini de iyi biliyordu.

Gerek Divan'ında ve gerekse Mesnevi'sinde varlık felsefesine, özgürlük felsefesine, ahlak felsefesine ve insan felsefesine değinmişti. Ancak Mevlana akılcı filozoflara zaman zaman çatar. Aklın Tanrısal gerçeği buluncaya değin işe yarayacağını, ondan sonra aklı bırakıp inançla ve aşkla evrensel sorunlara dalmanın gerektiğini savunmuştu.

Mevlâna sofistlerin, septiklerin, natüralistlerin ve rasyonalistlerin felsefesini yermekle birlikte inanca dayalı, doğunun havasını taşıyan bir felsefe yapmaktan geri durmadı. Gazzali nasıl al-Munkız Min ad Dalâl'da kuşkudan imana ulaşırken felsefe yapıyorsa, Mevlana da Divan'ını ve Mesnevi'sini yazarken ölmez bir biçimde varlıkta birlik felsefesi yapıyordu. Dolayısıyla felsefenin çeşitli sorunlarını da kendine göre açıklardı.

Felsefesinde Allah'ı, evreni ve insanı özdeşleştirerek hem varlığın nedenini Allah'a götürmüş, hem de insanın evrendeki yerine bir anlam vermişti. İnsanın özünde gizlerin yattığını vurgulardı. İnsanın var olma amacını, görünen âlemde erdemli davranışlarla kendi gizlerini kavraması ve Allah'ta yokluğa ulaşması olduğunu söylerdi.

Mevlâna biçimin bir görünüşten ibaret bulunduğunu, biçimden geçenin varlıkta birliği kavrayacağını belirtir. Doğadaki her nesneyi Allah'ın bir habercisi, hatta onun zatının görünüşü olarak nitelendiriyor. Mevlâna'ya göre varlık. Allah'ın "ol" demesiyle bu halde görülmeye başlar. Gerçekte her şey geçici, Allah kalıcıdır. Bu âlem bir düş veya gölge gibidir. İnsan kendindeki gizli cevherlere layık olmaya çalıştıkça varlıktaki birliği de görür.

VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜNÜN TEMSİLCİSİ

Mevlâna, dar düşünce ve tutuculuğa önem vermemiş, vicdan özgürlüğüne saygıdan yana olmuştu. Kendisi gibi düşünmeyenlere de şefkat kucağını açardı. "Dinde zorlama yoktur" ayeti uyarınca başkalarının vicdanını zorlamak istememişti. Bu görüş ve etkisi sayesinde Müslüman halk, hangi mezhep ve tarikattan olursa olsun yan yana yaşamlarını sürdürmüşlerdi. Özellikle bu anlayış gerek Mevlâna'nın çağında gerekse onda iki yüzyıl kadar etkisini göstererek hoşgörü ve saygı ortamını hazırlamıştı.

İNSAN ÂLEMİN EN ŞEREFLİSİYDİ

İlahi aşkı işlerken insanın Allah'ın maşuku olabileceğini belirterek İslam felsefesinde yeni bir çığır açmıştı. Böylece Kur'an'da belirtilen insanın şerefli yaratık olduğu hakkındaki buyruğu yorumlamış ve her şeyin insanda bulunacağını vurgulamıştı.

ALLAH'A YAKINLIK SEVGİ VE İBADETLE OLURDU

Varlık ve hayat kavramı, görenin ufkuyla doğrudan irtibatlıdır. Görme ufku geniş olanın varlık ve hayattan anladığı da o kadar geniş ve yüce olacaktır. Sıradan insanların anladığının aksine, Mevlânâ'ya göre varlık bu hissedilen dünyadan ibaret değildi. Bilakis gerçek varlık Mevlânâ'nın "âdem" dediği 'gayb âlemi' ve 'mutlak varlık'tı. Gayb âlemi varlık ve hayatın, bütün güzellik ve manevi zevklerin kaynağıdır. İnsanın, dünya hayatından önce bir ruhani hayatı vardı. Dünya hayatında da bütün gayreti o ruhani hayata geri dönebilmek içindir. Hayat kavramı da varlık kavramına bağlı olarak genişlemektedir. Mevlânâ'ya göre insan hayatı, bu dünyadan önce gaybda başlamış, dünyadan sonra da aynı şekilde gaybda devam edecekti. Bu nedenle ölüm, hayatın son noktası değil, bilakis yeni bir doğuş ve yeni bir başlangıçtır. Kıyamet de insan hayatının devamının nasıl olacağını belirleyecektir. Allah, varlık ve hayattan tamamen ayrı olmayan gizli bir hakikattir ve görünen varlıklar onun varlığının bir yansıması ve iradesinin gereğidir. İnsan da denizden ayrı kalan bir damla gibi Allah'tan uzakta kendini yalnız ve garip hissetmekte, tekrar kendi ilahi aslına dönmeyi arzulamaktadır. Bu nedenle onun Allah'la irtibatı korku ve ümitle yapılan kullukla değil, sevgi ve ibadetledir.

İNSAN HER GÜN ÖLÜR TEKRAR DİRİLİR

Mevlana'ya göre insan her gece uykuda İlahi aleme gider ve uyandığında bu dünyaya yeniden doğar. O bu düşünceyi şöyle ifade eder: "Hele her gece, bütün ruhlar, bütün akıllar o uçsuz-bucaksız derin denize batar, yok olurlar". Demek ki, kulun Tanrı'da yok olması insan yaşadıkça her gün meydana gelir.

TASAVVUFTA ZITLARIN BİRLİĞİ ESASI VARDIR

Mevlâna'ya göre her şey zıddıyla belli olur, meydana çıkar. Yani dünyada iyi-kötü, güzel-çirkin, siyah-beyaz, gibi zıtlıklar bulunur. Bunun gibi insan da kadın erkek gibi ilk bakışta birbirine zıt gibi görünen fakat gerçekte birbirini tamamlayan iki çeşit varlıktan meydana gelir. "Su şiddetle saldırıp ateşe galip gelir, lakin su kaba konunca, ateş onu kaynatır. Görünüşte erkekler, suyun ateşe olduğu gibi kadına galipse de, gerçekte şüphesiz kadının mağlubudurlar." Mevlana'ya göre kadın, erkeği sakinleştirmek için yaratılmıştır. Ayrıca erkek kadından güçlü gibi görünmesine rağmen gerçekte kadın, bazı özellikleri dolayısıyla erkeğe galip gelebilir. Çünkü Allah, kadını erkeği alt edebilecek bir takım yeteneklerle donatmıştır.

Modern biyoloji, kadın yapısının erkekten daha güçlü olduğunu gösterir. Yapılan istatistiklere göre doğanların çoğunluğu erkek olmasına rağmen, süt bebeklik devresinde ölenlerin çoğu erkektir. Bu yüzden kadın sayısı erkeklerden fazla. Ayrıca hayatın zorluk ve sıkıntılarına ve acılara karşı kadınlar erkeklere oranla daha dayanıklıdırlar. Çünkü eşi ölen erkekler genellikle ya evlenmekte ya da ölmektedir. Oysa eşi ölen kadın buna katlanarak erkeklere oranla daha uzun yaşayabilir. Demek ki, Mevlana bu gerçeği yüzyıllarca önce keşfedip eserlerinde açıklamıştı.

Mevlana'ya göre kadın, toplumsal hayattaki yerini almalıydı. Onu gizlemek ve toplumdan soyutlamak doğru değildi. Bu konudaki düşünceleri de şöyleydi: "Kadın nedir? Kadına gizlen diye emrettikçe, onda kendini gösterme isteği çoğalır. Kadın ne kadar gizlenirse halkta da onu görmek isteği, o kadar çoğalır, durur. Şu halde sen oturmuşsun iki tarafın da isteğini kızıştırıyorsun. Sonra da bunu doğru düzen iş sanıyorsun."

TASAVVUF FELSEFESİ, BİR ÇİLE FELSEFESİ

Mevlâna, "Hamdım, piştim, yandım." diyerek bir insanın hayatında hangi aşamalardan geçmesi gerektiğini veciz bir şekilde ifade etmişti. Demek ki tasavvuf eğitiminin temeli, çileye dayanmaktaydı. Olgunlaşmak için insan hayatta sıkıntı ve çile çekmeli. Bu sayede nefsine hakım olmasını öğrenerek diğer insanlarla iyi geçinebilen uyumlu bir birey haline gelebilir.

Çile çeken insana Allah sonunda yardım eder. "Ayak kırıldı mı, Allah kanat ihsan eder. Kuyunun dibinden bile bir kapı açar."

(Derlenmiştir.)

2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN