Arama

Veysel Kurt
Eylül 7, 2017
Ortadoğu’nun Dönüşümü Karşısında Türkiye

2003'te ABD'nin Irak'ı işgali, bölgesel fay hatlarının kırılmasına yol açtı. Bu fay hatları tam yerine oturmadan Arap isyanları patlak verdi. Arap isyanlarına dair temel beklenti, Ortadoğu'da küçük çaplı çatışmalar ve iktidar mücadeleleri sonucunda bir iktidar değişiminin yaşanmasıydı. Başka bir deyişle beklenen değişim dalgası otoriter rejimlerin dönüşümüydü. Ancak böyle olmadı, Irak'ta mikro ölçekte yaşanan bütün çatışma hatları beklenenin aksine bölgesel düzeye taşındı.

Ancak görünen o ki, esas değişim bu dalganın beklenmeyen sonuçları üzerinden ve çok farklı boyutlarda gerçekleşmeye doğru evriliyor.

Değişme ihtimali olan şey yalnızca sınırlar değil. Devletlerin iş tutma yöntemleri, kurdukları 'geçici' ittifakların sonuçları, konu bazlı işbirlikleri ve çatışmalar yeni dönemin dinamiklerini şekillendiren esas unsurlar olarak karşımızda duruyor. Peki bu tablo karşısında Türkiye'nin seçenekleri imkan ve zaafları, adaptasyon kabiliyetini gözden geçirmesinde fayda var.

Dış politika değişimin en yavaş gerçekleştiği alanlardan birisi olarak kabul ediliyor. Türkiye'nin Soğuk Savaş sonrasında uluslararası sistemin yeni formuna ayak uydurmakta geç kaldığı sürekli dile getirilen bir olgu. AK Parti ile birlikte dış politikadaki dönüşüm hem bu açığı kapatma hem de yeni araçları devreye sokarak etkin bir dış politikaya sahip olmayı amaçlıyordu. Oldukça başarılı olduğumuz alanlar oldu, yeterince odaklanmadığımız konular da. Bunlar ayrı bir değerlendirmenin konusu.

Son beş yıldır ise Ortadoğu'da yaşanan kaos, dış politikada geleneksel yöntem ve araçlardan farklı olarak yeni dinamiklere işaret ediyor. Aslında bu kaos kısmen bu yeni araç ve dinamiklerin devreye girmesinin bir sonucu.

Değişen geleneksel unsurlarının başında düzen kurucu küresel gücün oluşturduğu güvenlik şemsiyesinin yokluğudur. Artık Türkiye'yi bölgedeki diğer aktörlerden kaynaklanan 'tehditlere' karşı koruyan ABD merkezli güvenlik strateji ve araçlarından bahsetmek mümkün değil. Aksine bu tehditlerle Türkiye'nin terbiye edilme riski söz konusu. Patriotların çekilmesi ve PKK'nın büyütülmesi bu anlamda somut örnekler olarak karşımıza çıkıyor.

Bu duruma paralel olarak değişen önemli bir başka şey ise kalıcı ve kapsamlı ittifaklardır. Bunun yerine konu bazlı ittifaklar oluşmaktadır. Dolayısıyla Türkiye bu anlamda ne ABD ne de Rusya'dan yana bir beklenti içine girmelidir.

Üçüncü önemli değişken, devlet dışı aktörlerin ve terör örgütlerinin birer oyuncuya dönüşmesi. İster ideolojik hatlar (İran ve Şii örgütler); ister parasal güç (BAE ve Suudilerin çoğunlukla uyguladığı yöntem); ister çıkar odaklı (ABD-PKK) kurulan ittifaklar yeni dinamikler olarak ortaya çıkmıştır. Devletler ise örgütler arasındaki bu işbirliğinin ciddi sonuçları olabilir. İran'ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'de artan etkisinde bu stratejinin payı büyüktür. Yine ABD'nin YPG'ye sağladığı desteğin Suriye'de kalıcı etkilerini göz önünde tutmak gerekir.

Türkiye son dönemlerde bu değişken zeminde oynayabilmek için çeşitli hamleler yaptı. Devletin konsolidasyonu ve başta PKK ve FETÖ olmak üzere içerdeki tehdit unsurlarının bertaraf edilmesi konusunda önemli adımlar atıldı. Savunma sanayisi alanında yapılan atılımlar ve bu alanda uluslararası angajmanların çeşitlendirilmesi gelecek adına ümit verici gelişmeler. Öte yandan Fırat Kalkanı hem uluslararası güçlerle müzakere hem de güç kullanmanın bir örneği olarak önemli bir adım oldu. Rusya ve İran'la ilişkiler yine bu gerçekçi bir zemin üzerine kuruldu. Bu trend bir yandan devam etmeli, öte yandan hesap yalnızca elde edilen kazanımları elde tutmakla sınırlandırmamalı. Orta ve uzun vadeli stratejiler konjonktürel tehdit ve dayatmalara kurban edilmemelidir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN