Arama

Fatmanur Altun
Haziran 13, 2017
Göğe Dokunamayan Eller
Çocukken elimden düşürmediğim iki kitap vardı kütüphanemizde. Biri okuduğumuz gazetenin hediyesi olarak raflarımızda bulunan, diğeri de babamın bitmek bilmeyen kitap hevesiyle takım takım aldığı ansiklopediler ve kalın ciltli kitaplar arasında bulduğum bir başka kitaptı. Her ikisi de siyah ciltli olan bu kitapları okurken adeta bambaşka bir dünyaya giderdim. Hayal gücümün sınırlarını zorlar, çoklukla orada okuduklarımı rüyamda görürdüm. Tekrar tekrar, adeta hatim eder gibi okuduğum bu iki kitaptan birinin adı 'Yıl 2019', diğerinin adı da 'Kıyamet Alametleri' idi.

Yıl 2019 kitabında okuduklarıma göre 2019 yılına geldiğimizde bizi devasa teknolojik gelişmeler bekliyor olacaktı. Arabalar havada uçacak, evler camdan devasa yapılar haline dönüşecek, kıyafetlerimiz bugün bilim-kurgu filmlerinde gördüğümüz türden bir stile kavuşacak, kumaşlar kendi kendilerini temizleyecek, hastalıklar neredeyse ortadan kalkacak, uzaya yolculuk başlayacak ve daha nice yenilikler gündelik yaşantımızın bir parçası haline gelecekti. 2017 yılından bakıldığında inanılır bir tarafı olmayan bu kehanetleri 1980'lerin sonlarında okuyan bir çocuk için olasılıklar son derece yüksekti. Her şeyden önce yeni bir bin yıl bile yeterince gizem katıyordu gelecek beklentilerimize. Dile kolay 2019… O günden bakıldığında 30 yıl sonrasını değil de sanki bin yıl sonrasını bekliyor gibiymişim meğer.

Bir de Kıyamet Alametleri kitabı vardı. O kitap da diğer kitap da sanki bir bilim-kurgu romanının kahramanıymış gibi hissettirirdi bana kendimi. Hayal gücümde anlatılanlara şekil vermeye çalışırdım. Yalnız bu ikinci kitapta anlatılanların hiçbir şekilde ben yaşarken gerçekleşeceğine ihtimal vermezdim. O alametler içinde hiç anlayamadığım bir tanesi vardı ki 'binaların yükselmesi' şeklinde tasvir ediliyordu. Çocuk zihnimle yüksek kuleleri, devasa binaları falan düşünüyordum ama bunun ne anlama geldiğini, yükselen binaların kıyameti çağrıştıracak bir olumsuzluk olarak neden zikredildiğini bir türlü kavrayamıyordum. Bütün bunları nasıl olsa görmeyeceğimi düşünerek kendimi hayallere bırakıyordum.

Sonra bir gün hayat bildiğimizden farklı şekilde akmaya başladı. Pek çok şey değişiyordu ve o gün için en dikkat çekici olan şey, bahçeli evlerimizin yıkılıp yerine apartman denen yüksek yapıların inşa edilmeye başlamasıydı. Bunun hayatlarımızı ne kadar değiştireceğini o gün bilmiyorduk. Oysa bildiğimiz hayat yıkılıyordu aslında.

Yavaş yavaş herkes apartmanlarda yaşamaya başladıkça o apartman dairelerinde yaşlıların da çocukların da yeri daralmaya başladı giderek. Merdivenleri çıkamadıkları için apartmanlara taşınamayan yaşlılar, eski usul evlerinde, memleketlerinde kendi kendilerine yaşamaya başladılar. Eskiden evlerin baş köşesini işgal eden yaşlılar böylece kendiliğinden yaşamlarımızdan çekip gittiler. Bir süre sonra anne-babalar o yüksek yapıların içinde çocukların çok bunaldığından, onları indirip, çıkarmanın zorluğundan dem vurmaya başladılar. Çocuklar toprağa, yeşile, sokağa hasret hale gelmeye başladıkça hırçınlaştılar ve insanlar bir süre sonra çocuk sahibi olmanın kendisini sorunsallaştırır hale geldiler. O yaşadığımız yüksek katlı yapıları sorgulamayı ıskalayarak…

Yaşamlarımız giderek küçülmeye, daralmaya başlarken biz de giderek gergin, sıkıntılı hallere duçar olduk. Yan tarafımızdan, alt katımızdan, üst katımızdan gelen kavga seslerini duymamaya çalışarak, kulağımızın üzerine yatarak bir başa çıkma şekli geliştirdik. Çocuklarımızı sürekli gürültü çıkarmamaya davet ederken aslında onların çocukluklarını çaldığımızı hiç düşünemedik. Koşma, zıplama, gülme, bağırma, oynama diye diye büyüyen nesiller yetiştirdik. Mutsuz, gergin ve daima alesta bekleyen nesiller. Sonra onlara evlenin, yuva kurun, mutlu olun, sevin, sevilin dedik. Oysa onlar bütün bunlar için fazlasıyla gergindi. Hayatın ritminden uzak büyümüşlerdi. Engellenmiş, sürekli olarak sınırlar içine hapsedilmişlerdi. Kendilerine kurdukları hayatı dar bir kalıp içinde algılamaları, ilişkide oldukları insanları zorla belli kalıplara sokmaya çalışmaları, farklılıkları, nüansları görememeleri, affedememeleri, kırmaları, kınamaları ve mutsuz olmaları o kadar normaldi ki.

Giderek daraldı yaşamlarımız binaların yükselmesiyle. Adeta göğe dokunmak için uğraşırken kendi içlerimizden uzaklaştık. Ve o darlığın, sıkıştırılmışlığın arkasından bir sürü başka kötülük sökün etti. Yaşamlarımızı bir cehenneme çeviren ve kıyamet yaklaştı herhalde duygusunu içimize yerleştiren. Oysa ben Yıl 2019 kitabında okuduklarımın gerçekleşmesini bekliyordum.



Fatmanur Altun



Fikriyat.com

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN