Arama

Çaylar sofralar baharatlar

Çaylar sofralar baharatlar

Şükran ve minnettarlık hisleri insanın bu dünyadaki huzurunun olmazsa olmaz şartıdır. Neye sahip olursa olsun kişi bu duygulara ulaşamadığı sürece mutlu olamaz. Yani bir algılama biçimidir. Eskilerin itmi'nan dedikleri bu iç huzuru her şeyin olması gerektiği gibi olduğuna kani olmak demek. Günümüzde beklentilerle başarılar arasındaki uyum olarak tarif edilen doyum hissi beklentilerin reel sınırlarımızın çok üstüne çıkması yüzünden giderek hayatımızdan elini ayağını çekiyor. Hırs ve tutku takdir görürken şükür ve kanaat insanı geri bırakan demode duygular olarak küçümseniyor. Fakat araştırmalar gerçeğin diğer cephesine işaret etmekte ve mutluluğun gelir düzeyimiz ve sosyal başarımızla doğru orantılı olmadığını söylemekte. Büyük hırsların doyurulmasının imkânsızlığı demek bu. Oysa küçük detaylardaki inceliklerden zevk almak şükür duygusuna daha hızlı ulaşmamıza yardım etmez mi? Şeylere bakışımız bu letafeti arayıp bulmak yerine eksik, kusur görmek üzere çalıştığında ise dünya bizim olsa da minnettarlığın vereceği doyumu tatmak nasıl mümkün olacak?

Küçük şeylerdeki güzelliği önemsemeyip sadece büyük başarılara odaklandığımızda bu ihmal, mükellef bir kahvaltı sofrasındaki kötü bir çay gibi tüm tadımızı kaçırabilir. Bu nedenle kalbin huzuru söz konusu olduğunda küçük ve önemsiz bir iş yoktur. Hatta kahvaltıda çay gibi hayatta da asıl olan en sıradan işlerdeki lezzettir. Çiçeklerden, kumaşlardan, kitaplardan, mutfaktan anlayanlar bu duyguyu daha yakından tanırlar. Günlük hayatın detaylarıyla ilgilenmeyip hep büyük meselelere odaklanmış olanların bu şetareti tatmaları zordur.

Efendimizin, altı aylık minik yavrusu için kazılan mezarın zeminindeki bir yamukluğu düzeltmelerini istediğinde, insanların "onun ölüye de diriye de zararı yok ki ya Rasûlallah, birazdan toprak dolacak" demesi üzerine "Evet, öyledir ama kul bir iş yaptığında Allah sadece o işin en güzel şekilde yapılmasından razı olur." buyruğundaki gibidir detaylardaki özen. Veya bu rivayetten hiç haberi olmayan temizlik işçisi babamın yemek sofrasını silen bana "bir de eğilip göz hizasından bakmadıkça temiz olduğundan emin olamazsın. Yaptığın işi sen beğenirsen herkes beğenir." demesindeki dikkat ve özen gibidir. Herkesi dünyayı kurtaracak büyük işler yapmaya teşvik edip sonunda başarısız ve ömrü boşa gitmiş hissettirmektense yaptığı her işi dünyayı kurtaracakmış gibi yapmaya teşvik etmektir bu.

İnsanın terbiyesi de hayatın küçük olaylarında kendini gösterir. Bir iş görüşmesinde, kurumsal bir toplantıda gösterdiği iki ölçülüp bir biçilmiş davranışı, garsondan bir şey isterken, dolmuşta para uzatırken, semt pazarında pazarlık yaparken, çocuklarıyla sohbet ederken, arkadaşıyla şakalaşırken göstermek zordur. Hele de ufak çaplı bir çıkar çatışmasında ya da panik anlarında hemen boyası dökülür çakma kibarlığımızın, altında ne kadar kirimiz pasımız varsa çıkar gün yüzüne. Bu yüzden hayatın birkaç saniyelik küçük anlarında görünür insanın asaleti. Tepesi attığında, üzüldüğünde, damarına basıldığında sesinin tonu nasıl değişiyor, bakışları nasıl gölgeleniyor, elleri küçük kazalara sebebiyet verecek şekilde nasıl kontrolden çıkıyor, yargılarındaki hakkaniyetin ibresi nasıl şaşıyor. Veya tam tersi, bir şey başardığında, methedildiğinde, güzel bir haber aldığında, şanı yürüdüğünde, omuzları nasıl geriye gidiyor, çenesi dikleşiyor, sesi yükseliyor, yüzü yayılıyor. Elhasıl bana göre insanın büyüklüğü küçük anlarda belli olur. Kültürü de öyle.

Geçen, beni çalıştıran hocam, herhangi bir ön hazırlık yapmaksızın "kişniş" kelimesiyle başlayan bir yazı yazmamı istedi. Kişnişin sadece adını duyduğumu, hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Kuş isimlerini, ağaçları, rüzgârları, hatta ana renkler dışındaki pek çok rengi bilmediğim gibi her evde bulunan temel baharatlar dışında, mesela kişniş gibi pek çoğunu da bilmiyordum. Bunca sene eğitimin envai çeşidinden geçmişiz, bunları öğrenmeyip de ne öğrenmişiz, dedim kendi kendime. Hayatta ağzımızın tadı, gözümüzün süruru, hatta başımızın selameti için dahi elzem olmayan ve bir çırpıda unutuluverecek şeyler için yıllarca okula git, sonra kişnişi bilme. Mahallede her gün yürüdüğün yollardaki ağaçları, karşılaştığın köpek ve kedi cinslerini, esen rüzgârı, gökteki yıldızı tanıma; çocuğuna da hepsi aynı şeymiş gibi "ağaç, köpek, kedi, rüzgâr ve yıldız" diye tanıt onları. Hatta navigasyonun yol tarifine "güneydoğu yönünde ilerleyin" diye başlamasına sinirlen. Bulunduğun noktada güneydoğuyu kestirecek hiçbir eğitimin olmadığı için "hele ben biraz gideyim, o beni doğrultur" diye kararlamadan ilerle. Sonra da işrakilerle meşşailer arasındaki metot farklılıklarını, kelamcılarla hadisçiler arasındaki tartışmaları, düşünürlerin felsefi bunalımlarını, edebiyatçıların biçem teorilerini filan oku. Bunları bilmek önemsizdir demiyorum, önemli tabii.

Başımızın üzerinde bir çatıya ihtiyacımız var. Ama çatının altında neler olmalı hiç düşündük mü? Günlük hayatın ufak detaylarında yakalanamayan derinlik büyük anlatılarda yakalanabilir mi? Bu ikisi arasında bağ kurulamadığında günlük hayat anlamsız, büyük anlatılar da işlevsiz kalmaz mı?

Hayatın tadı tuzu, zevki hazzı hep o küçük şeylerde. Siyaseti, tarihi, matematiği, kelamı veya bir yığın başka konuyu detaylı detaylı bilmeseniz ne olur ki? Ama kişnişi tanımayınca, -burada kişniş bir semboldür diye belirtmem lazım, zira bir yerde bu örneği verince herkes Google gibi kişniş hakkında bilgi vermeye başladı- bir takımyıldızını bilmeyince olmuyor işte. Çorbanın tuzunun eksik olması gibi bir şey oluyor. Tabii aliyyülâlâ olan hem havadan, sudan, baharatlardan, yemekten, mobilyadan, renklerden anlamak hem de derin teoriler üzerine kelam edebilmektir. Bundan da alası küçük büyük demeden bütün bu konuların birbiri ile bağını kurabilmek ve zihin dünyasında hiçbir şeyi bu şekilde ayırmamak, zerre ile küre arasında fark görmeyen bir tevhidi bakışa ulaşabilmektir.

Gözümüzün değdiği yerlerde hoşluk görebilmek manevi tatmin için şarttır demiştir. İnsanın en basit eşyada, sözde ve davranışta bu letafeti yakalayabilmesi de bir zevki selime; bunun için de keskin bir zekâya ve dikkatli bir göze sahip olmak gerek. Bu da bir terbiye ve görgü meselesi. Etrafımıza serpiştirilen güzellikler her nazarda ruhumuzu inceltir, içimizi hoşnutlukla doldurur. Zannetmeyin ki burada pahalı ve nadir şeylerden bahsediyorum. Hayır, tam tersine,sözünü ettiğim şey, günlük hayatımızın sıradan ve basit eşyalarında, konuşmalarında, davranışlarında gizlenmiş olan güzellikler. Yumuşak bir seste, zarif bir sunumda, düzgün bir el yazısında, mis gibi sabun kokan çamaşırlarda, hoş bir selamlamada, içten bir hatır sormada, incecik bir fincanda buram buram tüten bir güzellikten.

Ben güzel nesnelerin küçük ve ulaşılabilir olanlarını severim. Tamamen anlaşılabilir nedenlerle. Onlara sahip olmanız için büyük bütçeler gerekmez. Bu küçük şeylerin verdiği zevk çok demokrattır. Üst tabaka bu ufarak zevkler konusunu olsun alt tabakaya bırakmaz ve kendilerini bizden ayıracak araç gereci hemen îmal ederlerse de kime ne biz aldığımız tada bakarız. Lezzet, damak işi değildir sadece, kafa ve gönül işidir. Gönlün kalender, kafan da rahatsa balkona kurulup kahveci bardağından içtiğin bir bardak çayın lezzetine değme kalantor erişemez.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN