Arama

‘Dürüst’ kişi, ‘Allah dostu’dur

‘Dürüst’ kişi, ‘Allah dostu’dur

  1. Saadetin Kaynağı, Meşrûuluktur
  1. 'Benim'deki 'yapmalıyım'ı teşkîl eden kuvve-fiil-gâye duygu durumu, 'niyet' merhâlesidir. Yapmaklığım, 'yapmalıyım duygu-özüne', yanî 'niyet'e nice uygun ve bağlıysa, eylemimin de o derece sahîh olduğunu söyleriz. Bu da, amelin, niyetle yahut sözün, özle uyuşması anlamına gelir. 'Yapmalıyım özden-buyruğu'yla örtüşecek tarzda yapıp eden, özü sözü bir kişidir. Özü sözü bir olan, dürüsttür. Madem 'yapmalıyım özden-buyruğu', 'aslen-ilahî'dir, öyleyse 'dürüst' kişi, esâsta, 'Allah dostu'dur. Böyle olan, artık hiçbir hâl ile şart altında bel vermez. Şu hâlde utanma zilleti ile zaafından kurtulmuştur. Bu çeşid insan, meşrûudur. Gücünü meşrûuluktan alan dürüst 'benimlikli' kişi, vicdânca müsterihtir. Onun gecesi de gündüzü de huzurludur. İmdi meşrûuluğunu Tanrı buyruğunda bularak vicdânca müsterih olmasından ötürü gece gündüz huzur içerisinde yaşayan kişi, 'mesut'tur. Aslî kaynağı Tanrı buyruğu olan 'yapmalıyım özden-buyruğu' doğrultusunda davranıp eylemek, şu hâlde 'saadet'tir. Ona nâil olan, dünya hayatının getirdikleriyle doğmaktan, böylece mutluluğa ermekten, götürdükleriyle de ölmekten, yanî yeise düşmekten kurtulur. Varolma ile yokol- ma, başka deyişlerle, doğma ile ölme, mutlanma ile yeise kapılma çenberlerini kırıp çarkını aşmış kişi, artık ebedî hayatın, demekki saadetin mâlikidir. Bunun da nihâî merhâlesi, Tasavvuf tabîriyle, 'fenâ' hâlidir. Hinduların Moksa yahut Mukti, Burkancıların (Sanskritce: Buddhacıların) da Nirvana dedikleri, 'Fenâ' hâline yücelmiş olan, Tanrı Buyruğundan kaynaklanan 'yapmalıyım özden- buyruğu'na uymak doğrultusunda karar yenilemek hürlüğünden kurtulmuş kişidir. O, kendini Allah 'aşk'ında kül etmiştir. Bu ne demektir? 'Fenâ', varolmanın söndürülmesi, silinmesi hâlidir. Burada varolma, kendi başına bir birim, bir varlık olmak özelliğini yitirir. Suya düşen korun sönmesine benzer biçimde, o da, ahlâkın bağrında eriyip gider. Bu süreçte maddî merhâle, ruhî olana, oradan da manevî aşamaya katılıp karışarak gittikce mufassal bütünlükler oluşur.

'Benliğim'in beden-nefs örfünün, 'benimliğim'in ruh-akıl ahlâkına, onun da, manevî yücelişin nihâyeti demek olan Allah aşkına iltihâkı ve hepsinin orada eriyip tümlüğe kavuşması süreç çenberini kapatır: "Sonunda Rabbinedir (gidiş)" —Necm/53 (42).

'Benlik' ile 'benimlik' aşamalarının üstünde 'özümden-dostluk' yer alır. Deyimin kendisinden de anlaşılacağı üzre, burada, 'benimliğzm'in derinlerinden fışkırarak 'benliğzm'in husûle getirdiği cismânî-nefsânî tahakkümü topyekûn silip süpürecek 'İlahî muhabbet', Allahın, kullarından kimine seçkin ihsânıdır. Bahse konu aşamanın tâcı velîliktir. İşte bu yüce hâlin tavsîfini de, mümtâz mutasavvuf- lardan Ahmet İbn Muhammed İbn ' Ata Allah tan (1309 - 1258) dinleyelim:

"Onunla birleşmek bütünleşmek, şerlerini gidermen, kibirlerini yoketme yoluyla olacağını sanıyorsan, yanılıyorsun. Onunla böyle birleşebileceğini bekleme asla! Tersine, O, seni Kendisiyle birleştirmek isterse, senin vasfını Kendininkiyle setreder, niteliklerini de Kendininkilerinde saklar. Öyleyse, senin, Ona vâsıl olmak için gösterdiğin çabalardan ziyâde, Kendisiyle birleşmen, Onun sana ihsânıdır."[1] İlahî muhabbete nâil olma, bir ihsândır, hediyedir. Ancak, kişisel çaba gerekmez diye de bir şey yoktur. Zâten 'çaba' göstermek, herkesin harcı değildir. Belli bir gâye doğrultusunda yol alma kudreti ile takatı kişiye muazzam bir servettir.

  1. Belli bir gâye doğrultusunda yol alma kudreti ile tâkatı, genelde çabadır. Belirli gâye, esâsta, yânî niyet itibâriyle, meşrûu ve hattâ mukaddesse, o takdîrde bu sözü edilen doğrultuda yol alma kudreti ile tâkatına 'gayret', öyleki bunun en üstün raddesine 'cehdügayret' denilir. Nihâyet, planlı programlı soyguna girişmek, cinâyet işlemek dahî, 'çaba' gerektirir. Çaba da kişinin melekelerinden sayılan sabır ile zekâ neticesi olabilir. Filvakî çaba, sabır ile zekânın aritmetik toplamı olmayıp melekeyi işleten, onlara işlerlik kazandıran kudret ile takattır.

Çabanın, iyi - kötü, güzel - çirkin değerler ayırımına kayıtsız kalabileceğinden bahsettik. Yarar; başarı -ünvân-makam-mevki ihtirası; maddî-mâlî çıkar hırsı; mal-mülk tutkunluğu; şefkat-sevgi-aşk tutkusu ile düşkünlüğü; uyuşturucu ile içki gibi maddelere iptilâ; hasret ile şehvet, çabanın, buyruğuna girebileceği dizginden boşanmış duygular ile heyecânlardandırlar. Çaba, Kanfm ayırımı uyarınca, "şartlı buyruklar" muvâcehesinde mütâlea olunmalıdır. Buna karşılık 'gayret, "şartsız buyruğ"a itaat eder. Şartsız buyruk, karşılık beklenmeksizin yasaya uymağı zorunlu kılar. "Şartsız buyruğ"a yahut özge bir deyişle 'yasaya karşılıksız uyma zorunluluğu'na, 'ödev' denir. Kant ın nitekim, 'ödev'i "yasa saygısından doğan davranış zorunluluğu" biçimindeki tarîfini az önce zikrettik. Yasaya gelince: Onun vasfı iyilik olup ondan bitip serpilen de adâlettir. O hâlde evvelemîrde iyilik ile onun türevi adâleti ve bundan çıkarılabilinir bilcümle neticeleri idrâk edip yaşamak, ödevdir. Nitekim 'insan-olma'nın mihenk taşı mesâbesindeki bahsi geçen hususu Kur'ân, bizlere şöyle bildirmiştir: "Allah, adâleti;[2] yakınlara, demekki akrabâya, hattâ birarada yaşayanlara iyilik edip cömertce davranmağı buyurur; buna karşılık, hayâsızlığı (utanmazlığı), âsîliği (yahut inkârcılığı), zulüm ile çirkin işleri yasaklar; O, uyasınız diye sizleri uyarmaktadır" —Nahl/16 (90).

'Ödev'i Kant a dayanarak "yasaya saygıdan doğan davranış zorunluluğu" diye tarîf ettik. 'Yasa', Allahın 'ben'den yerine getirilmesini beklediği bir iş yahut davranma biçimiyse, 'iyi'dir. 'İyi' işin görülmesi, davranışta bulunulması, 'şartsız buyruk'tur. 'Şartsız buyruğ'un İslâmca ifâdesiyse, "Allah rızâsı için"dir. "Allah rızası için..." muvâhacehesinde iş görüp davranan kimse, karşılık beklemeksizin yaşayan, çalışan kişidir. Bu da 'ödev'in ifâsıdır. Ödevini gerektiği biçimde yerine getiren, ifâ eden kimse, meşrûu zemînde yaşayan kişidir. İşte, bundan böyle yaşamayı toptan, tüm girdisi çıktısıyla taşıyan meşrûu zemîndir. Meşrûu zemînde yaşayan, ahlâklı insandır. 'Ben'in kendini ahlâklı insan doğrultusunda inşâası tedrîcî olup tekâmüle tâbîdir. Buna karşılık, 'ben'in 'ahlâklı- insan-olmak' keyfiyetinden uzaklaşması, sonuçta da çözülüp çöküşü birdenbi- redir. Bahsi geçen birinci durum, 'cehdügayret' icâb ettirirken, ikincisi, kolaydır ve rahatlık ile zevküsafâ vadeder.

2 - Tekâmül - Rücûu

  1. 'Yaşama' temelleri üstünde hayatın inşâası, dolayısıyla da beşerlilikten insan-olmaya dönüşme süreci 'tekâmül'dür. Tersine, hayatın, yaşamanın üstüne yıkılması, böylece insanın beşerleşmesi de 'rücûu'dur.
  2. Tekâmül, tecrübe ile düşünceye dayanarak kişinin kendi maddî ile manevî gücünün sınırlarını tesbît ile tayîn etme maksadına yönelik çıktığı keşîf yolculuğunda katettiği mesâfedir. Özü keşfetme gayretinde alınan yolu gösterir mihenk taşlarıdır. İlk elde, 'bireysel benlik' yönünden tümel ve maşerî seviyeye ulaştırabilecek yol yordam aranır. Böyle bir keşîf yolculuğunun gâyesi, 'senin beni ile 'benimin beni arasında örtüşen mıntıkanın bulgulanmasıdır. 'Sen'in ile 'benim'in örtüşeni 'ortak benimiz'dir. Bu, yaşanan, deneylenen bir ortaklıktır. 'Sezgi'den 'mantığ'a, oradan tekrar 'sezgi'ye yürüyen 'ortaklık'. İnsanca varolmanın kaçınılmaz şartı, 'sen'in 'benimdeki' 'benin' ile 'benimin' 'sendeki' 'ben'i. 'ortaklığ'ını psikososyal düzlemde yaşıyoruz. Ancak, bu psikososyal yaşantının varlık şartı 'transsendental'dir. Bu varlık şartı, ihmâl edildimi, o 'psikososyal' olan boyut zamanla solar. İşte, Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetiyle ve onun İnsancı-Aydınlanmacı dünyagörüşüyle birlikte başgösteren durum da budur. Söz konusu durumun şâhikasını Yirminci yüzyıl İngiliz-Yahudî medeniyetinin etkisini duyan insan yaşamıştır; yaşamağa da devâm etmektedir. 'Sen', 'benimin'kini, 'benim' de 'senin'kini yaşayamzyorsak, bu durum, 'transsendental ben'in öldüğünü gösterir. Friedrich Nietzsche "Tanrı öldü", Francis Fukuyama (1952 - ) da "tarihin sonu" derlerken, vurguladıkları gerçeklik 'transsendental ben'in insanın gündeminden düşmesidir. Onsuz, aşk-sevişme, savaşma, sâdıklık, dostluk, düşmanlık, dayanışma, yardımlaşma, aile-hısım-akraba-yer-yurt bağlılığı çeşidinden tekmil insanî özellikler berhava olmuştur.

'Transsendental ben', Allahın 'transsendentliğ'ini şart koşar. 'Benim', 'kendi hesabıma' bozbulanık bir yaradan fikrini zihnimde inşâa etmem anlamsızdır. Esâs olan; Vahiy-tebliğiyle 'benlerimiz'e bildirilmiş Tanrılılığın sesini, soluğunu, izini, damgasını her yerde, işde görüp kabul etmek ve bu doğrultuda dini yaşamak; hayata hâkim kılmaktır. Din ile dindışı arasındaki fark, hayat ile ölümkisi gibidir. "Tanrının ölüm"üyle kasdolunan insanlığın, sırâtımüstakîmi terketme- sidir. Sırâtımüstakîmin terkiyle de "tarihin sonu" gelmiştir. "Tarihin sonuysa", insanlığın ölümü demektir. Ölüm, tedricîdir. İlkin "Tanrı", yanî maneviyât, maneviyâtımız ölür: (1) Kibir; (2) insanın beşerliliğe düşürülmesi: Evrimcilik. Manevînin ardısıra maddeten mahvolunulacak: Atom-biyoloji-kimya bombaları, doğal çevrenin yıkımı, genlerle oynanarak kalıtıma müdâhale, beşerin tüpte ve kopyalamalar yoluyla üretimi: "Biz, Tanrıdan dahî üstünüz; zirâ her (biyokimyevî) merhâleyi denetleyebiliyoruz!" diye böbürleniyor İngiliz biyokimyacı McKay.[3]

  1. Evvelemîrde, tekâmül tarîkinde, bir kere, 'benlik'ten 'benimliğ'e, başka bir ifâdeyle, nefsten ruh varlığına terfî etmiş olunmalıdır. Aksi takdîrde, "derinlerimdeki hazineyi nasıl ararım?" Olmayan, keşfedilebilinirmi hiç? İşte, Eflâtun, "Menon" söyleşisinde felsefenin bu en canalıcı sorununu şöyle açıklar: "Menon: '... hakkında zerrece bilginin bulunmadığı bir şeyi nasıl ararsın? Bilmediğini nasıl olur da araştırmana konu kılarsın?.. Gerçekten de aradığına rastgeldin diyelim, peki ya, bilmediğini bulduğunu nereden anlar, bilebilirsin?' Sokrates: '...bildiğini yahut bilmediğini kişi, bulmağa yeltenebilirmi? O, bildiğinin peşine düşmeyecektir; zirâ bu, haddizâtında fuzulîdir. Bilmediğiniyse, zâten aramağa çıkmayacaktır...'" (80/e, 363. s).[4]

Şu durumda 'benliğim'de hiçbir vechile kuvvesini bulamadığım bir vasfı gerçekleştiremem. Gönlümde kuvvesi bulunan muhabbet duygusunu özümden- dostluk yoluyla hayatımın gerçekliği kılabilirim. Oradan da aşkı tekemmül ettirebilirim. Evrenin değişmez düzeni, 'gelişim' zinciridir. Onun maddi dünyadaki tezâhürü —kosmolojik, geolojik ile biyolojik— 'evrim' süreçleriyken, manevi âlemdekiyse, 'tekâmül' silsileleridir. Bu sonuncusunu da, yine, İbn 'Ata'Allah, bize şöyle açıklıyor: "Çıkış noktası ile ulaşacağı hedef bir olan dolap beygirinin, habire bir kuyunun etrâfında dönmesi gibi, yaratıktan yaratığa ne taban tepip durursun? Gel de, yaratıktan Yaradana yürü..."[5]

Manevi silsileimerâtibin esâsını, ahlâkın beş temel ilkesi, Allah korkusu, edep, iffet, dürüstlük, cesurluk, teşkil eder. İnsanın varlık aşamaları, ruh-akıl tekâmül derecelerinin görünüme yansımış hâli demek olan onun ahlâkına göre şekillenirler. İşte tüm ahlâk mülâhazaları ile ilkelerinin mutlak anlamda aşıldığı seviye, insan-olmanın en üst aşaması anlamına gelen velilik mertebesidir.

Temel yasaya, demekki ahlâk düstûruna uyup uymamak bir karar meselesi olduğundan, insan zorunlulukla 'hür'dür. İmdi, 'karar'dan yahut 'tercih'ten kaçınamayacağından, insan, Rabbiyle akdettiği ilkasli Misâkından[6] bu yana hürlüğe hükümlüdür. Ancak Veli, hürlükten âzâd olmuş Rahmani insandır.[7]

(Ş. 'nın, Dergah Yayınları'nca yayınlanan 'Sorun Nedir' isimli kitabından alıntılanmıştır.)

Ş. Teoman Duralı


[1] Bkz: Cyril Glasse: "The Concise Encyclopızdia of Islam", 112.s.

[2] Ar "innAllah yeemuru bil'adli.

[3] Philip Bethge, ... "Operation Embryo", 246.s, ""de.

[4] Bkz: "Collected Dialogues of Plato".

[5] Bkz: Cyril Glasse: A.g.e., 169.s.

[6] Bkz: EK 16ya

[7] L vir Dei; Fr homme de Dieux; Alm Gottesmann.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN