Arama

“Vatandaşla alay etmeyin!”

“Vatandaşla alay etmeyin!”

Devlet aygıtını çoğumuz verili kabul ederiz. Gözümüzü açtığımız ilk anda bizi karşılayan, bize bir nüfus cüzdanı ve vatandaşlık veren devletin aslında tam olarak ne olduğu üzerine de fazla düşünmeyiz. Sokaklarda anarşinin olmayışını, belli bir çalışma düzeni içinde hayatın akışını, eğitim, sağlık, bayındırlık hizmetlerinin görülmesini kendiliğinden oluyormuş gibi algılarız. Devletin varlığını, en çok yokluğunda hissederiz. Sokaklarda anarşi, kaos çıkar, iş yerleri kapanır, eğitim ve sağlık hizmetleri yetersiz olur yahut ortadan kalkarsa "nerede bu devlet?!" çığlığını her yerden işitiriz.

İnsanoğlu, kendisini yeryüzünde bulduğu ilk anda, devlet örgütlenmesi henüz ortalarda yoktu. İnsanlar mağara ve ağaç kovuklarında yaşıyor, avcılık ve toplayıcılıkla geçimlerini temin etmeye çalışıyorlardı. Doğanın acımasız şartlarına mahkûm, yarınki yemeğinin ne olacağından habersiz, zorluklarla dolu bir yaşamdı bu. Bundan yaklaşık on bin yıl kadar önce bu yaşam biçimini değiştiren olağanüstü bir gelişme yaşandı. İnsanoğlu bazı tohumları toprağa ekerek hatırı sayılır oranda gıda temin edebildiğini ve açlığa karşı müthiş bir çözüm üretebildiğini keşfetti. Tarihçilerin Devrimi olarak adlandırdıkları bu gelişme insanoğlunun yeryüzündeki yaşamını kalıcı olarak değiştirmişti.

Tarım devrimi ile birlikte insanoğlu sadece açlığa çare bulmadı. Tarımla beraber karnını doyurmaktan daha fazlasına yetecek gıda ve ürün üretebilir hale geldi. Böylece insanlık "artı ürün" denen kavramla tanışmış oldu. Verimli topraklara sahip olmak, daha fazla ve daha kaliteli ürün almak anlamına geliyordu. Bu da beraberinde daha fazla nüfus besleyebilme gücü demekti. Daha fazla nüfusu besleyebilmek daha güçlü olmak anlamına geliyordu ve ilk şehirler/medeniyetler de bu gücün etrafında ortaya çıkmaya başlayacaktı.

Ne var ki bu gelişmeyi sekteye uğratan önemli bir açmaz vardı. Toprakları verimli olan ve etkin tarım yapan toplulukların ürettikleri artı ürün mütemadiyen tarım-dışı, göçebe ve barbar topluluklar tarafından talan ediliyor, işgal yoluyla verimli araziler de güç de el değiştiriyor, üstelik buna katliamlar eşlik ediyordu. Buna engel olma arayışı tarihte ilk defa "devlet" denen çözümün ortaya çıkmasına sebep oldu.

Devlet çözümü ile murad edilen, savunma, bayındırlık hizmetleri ve tarımın devamlılığı için gerekli olan sulama kanallarının inşası ve dış saldırılardan korunmasının sağlanması idi. Bunu temin etmek için iki sorunun aşılması gerekliydi. Bunların ilki; söz konusu hizmetlerin finansmanı idi ki buna topluluğun sahip olduğu artı ürünün bir kısmının devletin kullanımına bırakılması yoluyla çözüm bulundu. Vergi ve haraçlar yoluyla devlet bu hizmetleri yürütecek kaynaklara ulaşır halde geldi. Çözülmesi gereken diğer bir sorun ise bu hizmetleri yürütebilecek güç ve kabiliyette bireylerin devlet hizmetine yerleşmesini sağlamaktı. Her an göreve hazır ve nazır, topluluğun varlığına yönelen tehditlere karşı hazırlık halindeki doğal savaşçılar olacak, suikastlarda öldürülme gibi risklerle karşı karşıya kalacak toplumun kaymak tabakasına devlet işlerinin cazip gösterilmesi gerekiyordu. Toplumun buna ürettiği çözüm; devlet görevlilerini toplumsal tabakalaşmanın en üzerine yerleştirmek şeklinde oldu. Onlara saygınlık ve maddi güç bağışlayan toplumlar, devlet adamlarının kendi kaderlerini devletin geleceği ile iç içe algılamalarını temin etmiş oldular. Dışarıdan satın alınarak kendi toplumlarının çıkarlarına ihanet etmeleri de bu algı sayesinde ortadan kaldırılmış oluyordu.

Bu durum bilinen tarih içerisinde ilk defa 15. yüzyıldan sonra Avrupa merkezli olarak değişmeye başladı. Esasen 11. Yüzyıldan sonra başlamış olan bazı gelişmeler devletin yapısını ve devlet adamlarının pozisyonunu günden güne tartışmalı hale getirecekti. Bu gelişmelerin en belirleyici olanı bir sınıf olarak burjuvazinin doğuşuydu.

Burjuvazinin tarih sahnesine çıkışı

11. yüzyılda Avrupa hem toplumsal hem de ekonomik anlamda büyük bir çöküş yaşıyordu. Roma imparatorluğu çökmüş, barbar kavimler Avrupa'yı istila etmiş, insanlar kale duvarlarının ardına sığınarak hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Toplumlar kale duvarlarının içinde feodal beyler ile dışında barbar topluluklar arasında sıkışıp kalmıştı. Toplumsal yapı üçlü bir tabakalaşmadan oluşuyordu. İlk katmanda kilise etrafında örgütlenen ruhban sınıfı, ikinci katmanda devlet idaresini yürüten soylular ve üçüncü katmanda herhangi bir hakkı yahut hürriyeti olmayan halk tabakası vardı. Halk toplumsal tabakalaşmanın baskısı altında eziliyor, bir taraftan kilisenin baskıları diğer taraftan soyluların vergileri ve akıl almaz uygulamaları ile sömürüldükçe sömürülüyordu. Bu iklim içinde Kilise'nin çağrısı ile kutsal toprakları "kafirler"in elinden almak üzere yola çıkmaya ikna olan insanların sayısı bir buçuk milyona yaklaşmış ve ilk Haçlı , Doğu'ya doğru yola çıkmıştı.

İlk Haçlı seferinde yer alanlar, Doğu'da gördükleri malların güzelliği ve refahtan büyülenmiş olarak topraklarına geri döndüler. İçlerinden bir kısmı yanlarında getirdikleri malları Avrupa piyasasına sürdüklerinde bu mallara dönük güçlü bir iştiha olduğunu fark ederek Doğu'ya geri döndüler. Uzun ve riskli yolculuklarla ipek, baharat ve lüks mamülleri topraklarına taşıyan bu insanlar uluslararası ticaret yoluyla ciddi bir zenginlik biriktirebildiklerini gördüler.

Esasen en alt tabakayı oluşturan halktan gelen bu insanlar, zenginleşmeye başladıkça toplumsal yapı içinde kendilerine daha ayrıcalıklı bir yer talep eder oldular. Ancak Avrupa'nın cari toplum sözleşmesi buna imkan tanımıyordu. Zengin olsalar bile bu kesim ne soyluydu ne de ruhban sınıfına geçiş yapabiliyordu. Zamanla ellerinde daha fazla servet biriktiren bu kesimler ilk planda soylulardan unvan satın almak gibi yollara başvurmuş olsalar da unvanlarının toplumsal bir meşruiyet getirmediğini zamanla müşahede ettiler ve yeni çözüm yolları bulmak için arayışa girdiler. Buldukları çözüm Avrupa'nın geleneksel toplum yapısını imha etmek şeklinde gerçekleşti.

Kendisi için düzen inşa etmek

Başta Medici ailesi olmak üzere ilk burjuvaların yaptıkları işlerin başında sanatçıları ve ilim insanlarını kendi saraylarının müdavimi haline getirmek geliyordu. Fikirlerini geliştirebilmeleri, sanat eserlerini ortaya koyabilmeleri için onlara sınırsız maddi imkanlar sağlıyorlardı. Bu imkanlar Avrupa'nın zaten sorunlarla mefluç hale gelmiş geleneksel yapısına dair güçlü eleştirilere dönüşüyordu. Bu eleştirellik Rönesans'la sanat merkezli bir harekete dönüşürken, Reform'la da din ve düşünce dünyası üzerinden güçlü bir eleştiri iklimine evirildi.

Bu güçlü eleştiri iklimi gerçek anlamda ilk meyvesini 1789 ile verdi ve sokakları istila eden halk, soylulardan oluşan yönetici zümreyi giyotine gönderirken ruhbanları da Kilise'nin dışına çıkamaz hale getirdi. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik sloganı ile sokakları tutan, sarayları, hapishaneleri basan ve eski düzeni (ancient regime) değiştiren halk, oluşan boşluğu kendisinin dolduracağını ümit ediyordu, ne var ki gelişmeler bu ümidi boşa çıkardı. Halkı sokaklara döküp soylulara karşı ayaklandıran ve ellerini kirletmeden monarşiyi ortadan kaldıran burjuvalar, iktidarı halka terk edecek değillerdi. Oluşan güç boşluğunu hızla dolduran burjuvazi eski sarayların yeni sahipleri haline dönüştü ve hatırı sayılır maddi güçlerinin üzerine siyasal güç de eklenmiş oldu.

Halka yaptırıldığı halde tarihe burjuva devrimi olarak geçen Fransız İhtilali'nden sonra tarihin akışı hızlandı. Siyasal gücü de eline geçiren burjuvazi, uluslararası ticareti devletlerin kısıtlayıcı nefesini ensesinde hissetmeden ve ağır vergi yükümlülükleri altına girmeden yürütmek istiyordu ve buna uygun düzenlemeleri hayata geçirmek üzere devlet aygıtını yeniden örgütlüyordu. Devletin küçülmesi dediğimiz hareketin temelleri o günlerde atılmaya başlandı. Burjuvazi devleti kendi çıkarlarını koruyacak, ticari kazanç sağlamasını kolaylaştıracak bir aygıt olarak yeniden formatlıyordu. Halkın ihtiyaçları, yoksulluğu, huzuru gibi kavramların bu yeni örgütlenme içinde yeri yoktu. İktidarı kullanacak ve devlet aygıtını oluşturacak bireyler burjuvazinin beslemelerinden oluşacak ve tek amaçları burjuvaziyi kollamak olacaktı. Cumhuriyet adı altında halka iktidara ortak oldukları duygusu aşılanacak ama halkın siyasal merkeze yaklaşmasına hiçbir zaman müsaade edilmeyecekti. Halkın çıkarlarını düşünen ve bu çerçevede çalışan aktörlerin sisteme sızması halinde ise tehdit, eldeki devasa maddi imkanlar ve işbirlikçi sözde siyasal aktörler yoluyla bertaraf edilecekti.

Halkın siyasetin dönüştürücü gücünü fark etmemesi ve sürekli olarak siyasal merkeze sızmaya çalışmaması için ise siyaset kurumu daima küçümsenecek ve yozlaşma, ahlaksızlık, adam kayırma, rüşvetçilik gibi suçlamalarla karalanacaktı. Siyasetçi olmak bizatihi ahlaksızlıkla eşdeğer gösterilecekti. Gösterilecek örnekler bulunabilmesi için ise devlet kurumu yapısal olarak bu örnekleri üretecek hale getirilecekti. Devlet aygıtına yapılan ilk esaslı müdahale, ücret politikası yoluyla oldu. Bir taraftan devlet iş kapısı haline dönüştürülüp kadroları şişirilirken, diğer taraftan halka sürekli olarak "devlet adamlarının sizden ne farkı ne üstünlüğü var" şeklinde propaganda yapılmaya başlandı ve devlet adamlarının maaşları giderek aşağı çekildi. Bu durum halk içinde kabiliyet, güç ve zekâ olarak öne çıkanların devlet hizmetine girmek yerine burjuvazinin hizmetine girmesini sağladı. Devlet işleri ise kabiliyet ve kişilik olarak burjuvazi için çalışamayacak olanların tercih ettiği bir alana dönüştü. Bu yeni tür devlet adamları aldıkları kararlarda burjuvazinin çıkarlarını gözetecek, halkın zenginleşmesini temin etmek yerine burjuvazinin servetini koruyacak ve büyütecek, bunun karşılığında rüşvet vb. şekillerde taltif edilecekti, zira kişisel kabiliyet ile servet temin etmeleri mümkün değildi. Burjuvazinin çıkarları aleyhine dönme ihtimali olanların rüşvet vb. yolsuzlukları ortaya çıkarılarak terbiye edilmeleri sağlanırken, en parlak beyinlerin de devlet görevleri için ödenenlerden onlarca kat fazla ücret karşılığında burjuvazi için çalışması temin edilecek ve bu çift yönlü mekanizma ile zenginlerin zenginliğinin katlanarak artması temin edildi.

Kavganın kökeni

Bugün Türkiye gibi ülkelerin yaşadığı siyasal çalkantıların kökeninde bu sistemi değiştirmek isteyenlerle, burjuva tipi devlet örgütlenmesinin devamı için çabalayanların kavgası yer almaktadır. Bağımlılık düzeni olarak adlandırılan bu yapı içinde eleştirilecek olanlar her zaman devlet görevlileri, milletvekilleri, onların maaşları vb. konular olmuş ve halkın gözünden kasıtlı olarak pek çok şey gizlenmiştir. Devlette "dolgun ücret" karşılığı çalıştığı iddia edilen kabiliyetli bireylerin, burjuvazinin yönettiği ulus ötesi şirketler gibi yapılarda aynı hizmetin karşılığında onlarca kat fazla gelir temin edebilecekken devlet hizmetine talip olarak büyük fedakarlık gösterdikleri kasıtlı olarak halkın gözünden kaçırılmaktadır. Yine eleştirilerle yıpratılmaya çalışılanların verdikleri kararlarla burjuvazinin çıkarlarına ölümcül zararlar verdikleri, milyarlarca dolara varan karlardan onları mahrum ederek halkın artı ürününün bu şirketlere peşkeş çekilmesini önledikleri hiçbir zaman konu edilmeyecektir. Buna karşılık geçtiğimiz yıl açıklanan Oxfam raporuna göre "dünyanın en zengin yüzde 1'lik kesiminin servetinin geri kalan yüzde 99'luk kesiminin servetine denk olduğu", burjuvazinin devletleri dizayn ederek ve devletlerin içine yerleştirdiği işbirlikçileri yardımıyla hepimizin cebinden artı ürünümüzü ve emeğimizi çaldığı gibi küçük! ve önemsiz! bilgileri saklamasına göz yummamız beklenecektir.

Düşmanı tanımak

kırbacı ile hepimizi korkunç çalışma şartlarına mahkum eden, emeklerimizi çalan, lobiler ve satın aldıkları işbirlikçiler vasıtasıyla aldırdıkları kararlarla, çalışmadan servetimize el koyan kesimleri konuşmak yerine risk altında, haftanın yedi günü ve yirmi dört saat esasına göre, aile, eğlence bilmeden çalışan, tatil yapmayı kendilerine yakıştıramayan devlet adamlarının toplumsal tabakalaşmadaki yerlerini, yediklerini, içtiklerini, giydiklerini çoğu zaman yalan yanlış haberlerle sorgulatmaya çalışanlar halkı düşünenler değildir. Kimsenin ismini bile duymadığı markaları kullanan, hayal bile edemeyeceği standartlarda yaşayan ağababaları için, daha önce defalarca yaptıkları gibi ellerini kirletmeden ülke, toprak ve zenginlik toplamaya çalışan işbirlikçilerdir.

Son söz

"Vatandaşla alay etmeyin, sabrımızı da sınamayın, ikiyüzlülüğünüzü ve ihanetinizi milletimizin gözlerinin önüne sermeyin" vesselam…

Fatmanur Altun

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN