Arama

Prof. Dr. Ahmet Ağırakça
Mayıs 13, 2024
Sevgi ve kardeşliğe dayalı toplum

İslam dinindeki kardeşlik anlayışı hiçbir sistemde bu kadar kuvvetle tavsiye edilmiş ve gerçekleştirilmiş değildir. Bu ilke evrensel bir ilan olup dünyanın neresinde olursa olsun müminler, birbirlerini görmeseler, tanımasalar, hiç görüşmemiş olsalar dahi birbirlerinin kardeşleridirler. İman kardeşliği, her türlü kardeşlik ilişkilerinin üstündedir. İman, insanları birbirine yaklaştırır, yakınlaştırır ve kardeş yapar. "Olur ki aralarındaki ilişkiler bozulmuş hatta dargın olan iki kardeşinizin arasını buluşturup düzeltin, onları uzlaştırıp barıştırın" şeklindeki ilahi buyruk, Müslümanlar için önemli bir ilkedir. Allah'ın emirlerine ve İslâm'ın hükümlerine uymak, iman gereğidir. Bu emirleri yerine getirip yaşamak ve toplumda yaşatmak, âhiretteki rahmete vesile olur. Bu kardeşlik ilkelerini en iyi yaşayan ve bizlere tarih boyunca örnek olan sahabeler yaşamış ve yaşatmıştır. Gelin bu mükemmel bir sevgi toplumunu inşa eden ashabın bu ilkeyi nasıl gerçekleştirdiklerini ve nasıl bir sevgi toplumunu inşa ettiklerini görelim:

وَاِنْ طَٓائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اقْتَتَلُوا فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَاۚ فَاِنْ بَغَتْ اِحْدٰيهُمَا عَلَى الْاُخْرٰى فَقَاتِلُوا الَّت۪ي تَبْغ۪ي حَتّٰى تَف۪ٓيءَ اِلٰٓى اَمْرِ اللّٰهِۚ فَاِنْ فَٓاءَتْ فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَاَقْسِطُواۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ

Eğer müminlerden iki grup birbiri ile çarpışırsa, onların aralarını düzeltin. Eğer onlardan biri diğerine karşı saldırganlık yaparsa o saldıran grupla, Allah'ın emrine dönüp hakka teslim oluncaya kadar savaşın. Eğer (Allah'ın emirlerine boyun eğip) dönerse iki tarafın arasını adaletle düzeltin ve adaletle hüküm verin. Çünkü Allah adaletli davrananları sever. (el-Hucurât, 49/9)

İslâm toplumunda bireyler veya gruplar arasında anlaşmazlıklar veya çekişmeler ortaya çıkacak olursa bunu İslâm hukuku ve adabı çerçevesinde çözmekten başka bir yöntem söz konusu değildir. İnsanların birbirleriyle didişmek veya kavga etmelerini önlemek için hemen araya girip anlaşmazlıkları gidererek barışın sağlanması İslâm'ın temel davranış ve usullerindendir. Bir tarafın diğerine zulmetmemesi için önlem alması gerekenler, üçüncü taraf olan hakem ve hâkimlerdir. Müminler arasındaki düşmanlıkların ve çatışmaların önlenmesi Allah'ın emridir. Tarafların, Allah'ın emirlerine uygun bir şekilde problemi çözüme kavuşturuncaya kadar uyumlu olmaları ve araya giren hakemlere itaat etmeleri de temel bir ilkedir. Hakemlerin de mutlaka ilahi adalete uygun bir ictihadla tarafları barıştırmaları imanî bir görevdir. Taraflar arasındaki en önemli bağın, imana dayalı kardeşlik bağı olduğunu taraflara hatırlatıp kalplerde diri tutulmasını sağlamak da hakemlere düşer. İmani bağ devreye girince çözülmeyecek anlaşmazlık olmaz. Adaletle hüküm vermek de bir ibadettir. Allah, bu konularda adaletli davrananları sever ve korur. Azgınlık yapıp anlaşmazlığa düştüğü diğer gruptaki kardeşlerine zulmedenlere karşı durmak hatta onları barışa zorlamak için gerekirse haksız tarafa karşı savaş ilan etmek mümkündür. Fakat sulh yoluyla anlaşıp barışmayı kabul ederlerse o zaman aralarında adaletle hükmedip tarafların anlaşmazlıklarını gidermek İslam'ın vazgeçilmez bir emridir. Allah, adaleti ve adaletle hükmedenleri sever.

انَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ۟

(Unutmayın, Allah'a ve Rasûlü'ne iman eden ve bu iman çizgisinden ayrılmayan bütün) müminler birbirinin kardeşidirler. O hâlde (olur ki aralarındaki ilişkiler bozulmuş olan dargın) iki kardeşinizin arasını düzeltin (onları uzlaştırıp barıştırın). Ve Allah'ın emirlerine (ve İslâm'ın hükümlerine) uyun; umulur ki size merhamet edilir. (el-Hucurât, 49/10)

Hz. Peygamber, (sav) hicretin ilk günlerinden itibaren ashabına nefis terbiyesini, üstün ahlakî ilkeleri, nefsin tezkiyesini ve her türlü günahtan uzak tutulmasını anlatıyordu. İslâm kardeşliğini, müminlerin birbirlerine olan bağlılık ve sevgilerinin önemini, Allah'a yakınlaştıran her türlü ibadet ve itaati, Allah'tan mağfiret dilemeyi, sabırlı ve kanaatkâr olmayı, ibadetlerin faziletlerini izah ediyordu. Allah'a ve Rasûlü'ne itaatin önem ve faziletini dünya hayatının geçiciliğini anlatarak onları bir risalet tedrisatından, bir peygamber eğitiminden geçiriyordu. Böylelikle Rasûlullah'ın sîreti ışığında mükemmel bir sahabe nesli yetişmiş, tarih boyunca kıyamete kadar bütün milletlere örnek olmuşlardır.

Hz. Peygamber'in vahyin gölgesinde oluşturduğu İslâm toplumunun esası sevgidir. Ancak sevginin varlığı ve derecesi, ihtiyaç sahiplerinin yardımına koşulması, haklarının görüp gözetilmesi ile ölçülür. Bir dava uğruna aynı hedefe ilerleyen bir kitlenin, bir cemaatin ve özellikle bir dinin mensuplarının fertleri arasındaki en güçlü bağ, din kardeşliği ve iman ettikleri değerlerin bağıdır. Bu bağ onları darlıkta, zorlukta ve rahat dönemlerde birbirine kenetler, muazzam bir dayanışma sağlar. Özellikle aynı inanç için bir hedefe doğru koşanların gayelerini gerçekleştirmek ve davalarının onlardan istediği düzeye ulaşmak için en büyük etken bu kardeşlik ve gönül bağlarına dayalı duygulardır. Bu kardeşlik duygusu sadece o günkü ashap nesli için değil, kıyamete kadar gelip geçecek dava adamlarından oluşan bütün nesiller için bir güç kaynağıdır. Eğer bu müminlerin gayesi sadece Allah rızası olur ve dünyevileşme yoluna girmezlerse hayatta karşılaşacakları her türlü sıkıntı ve engeli bu dayanışma ve sevgi duygularıyla rahatlıkla aşabileceklerdir. Zira onlar her zaman kendi ihtiyaçları olsa bile kardeşlerini öz nefislerine tercih etmişlerdir. İşte İslâm kardeşliği ve ümmet bütünlüğü budur. Hz. Peygamber müminlerin aralarında yaşadığı bazı sıkıntıların olmasının beşer olarak mümkün olabileceğini, aralarında tartışmaların da meydana gelebileceğini fakat durum ne olursa olsun bir müminin kardeşine üç günden fazla dargın kalamayacağını, dargınlığın dünyevi ve uhrevi sorumluluklarının olacağını bildirmiş (Buhârî, Edeb, 57; Müslim, Birr ve Sıla, 23), Müslümanlar arası dargınlık ve uzak kalmanın İslâm'a aykırı olduğunu anlatmıştır. İşte bu gibi ilkeler sağlam bir ümmet toplumunun oluşmasını sağlamıştır.

Medine'de hicret sonrası meydana gelen olaylara ve gelişmelere baktığımız zaman İslâm'ın bu Peygamber şehrinde tevhid esası üzerine kurulu bir iman toplumu oluşturduğunu görebiliriz. İslâm'ın tesis ettiği kardeşlik, kan bağı ile olan kardeşliğin çok ötesinde bir kardeşliktir. İslâm toplumunun fertleri olarak Müslümanlar Allah'ı, Rasûlünü ve birbirlerini çok seven kimselerdir. Birbirlerinin kardeşi ve velisi durumunda olup birbirlerinin canlarını, mallarını ve hukuklarını korur, kendileri için istedikleri nimetleri hiçbir kıskançlık duygusu taşımadan kardeşleri için de arzu ederler.

İslâm, Medine toplumunu sevgi ve yardımlaşma üzerine kurdu. Hz. Peygamber bu toplumun fertlerine "Müminler sevgi ve bağlılıkta tek vücut gibidirler, bir azası rahatsız oldu mu diğer azalar da o ağrıyı hisseder" anlayışını kazandırdı. (Buharî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 36)

İslâm'ın prensipleri sevginin toplumda kökleşip yayılmasını sağlamıştır. Rasûlullah: "Sizden biriniz kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe kâmil olarak iman etmiş sayılmaz" (Buharî, İman, 7; Müslim, İman 71) ve "Kul kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da o kulun yardımcısı olur," (Müslim, Zikir ve Dua, 38) hadisleri ile kardeşliğin mahiyetini ve neticelerini mükemmel ve özlü ifadelerle açıklamıştır.

Medine'de Müslümanlar arasında îsâr (ihtiyacı olduğu halde Müslüman kardeşini kendi nefsine tercih etme ilkesi) derecesindeki dayanışmanın olağan üstü örneklerinden biri de şöyledir: Kaynaklarda ismi verilmeyen bir kişi aç olduğunu söyleyerek Rasûlullah'tan yardım istemişti. Ancak Hz. Peygamberin evinde de hiçbir yiyecek bulunmamıştı, onu doyuracak bir lokma ekmek bile yoktu. Rasûlullah ashabından bu misafirin doyurulmasını istedi. Bu kişiyi alıp evine götüren sahabinin de evinde sadece bir kişiyi doyuracak kadar yemek vardı. Bize kadar kaydedilerek gelen bazı bilgilere göre Ensar'dan Ebû Talha olduğu belirtilen ev sahibi, hanımına aç olan çocuklarını uyutmasını, yemeği misafirinin önüne koyarak ışığı da söndürmesini söyledi. Sonra kendileri de misafirle beraber sofraya oturup yemek yiyor gibi davrandılar ama misafirlerini doyurabilmek için kendileri bu yemekten yemediler. Onların bu samimi ve fedakâr davranışları üzerine yukarıda zikrettiğimiz îsâr ayeti (el-Haşr, 59/9) nazil oldu. (Buhârî, Menakibu'l-Ensar) İslâm dininde kendisi muhtaç olduğu halde kardeşinin ihtiyacını gidermek için onu kendisine tercih etme ilkesi olan "İsâr/ايثار" gibi bir prensibin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Kardeşlik uygulaması sadece maddi bir yardımlaşmadan ibaret değildir. Özel hukuki sonuçlar da doğuruyordu. Kur'ân-ı Kerim Muhacirler ve Ensar arasındaki muâhatı/kardeşleştirme olayını şöyle övmektedir:

"Onlardan önce Medine'yi yurt edinip kalplerine imanı yerleştirmiş (İslam'a ve imana sahip çıkmış) olanlar (Ensarîler) ise kendi (şehir)lerine hicret edenleri severler ve bunlara verilenlerden dolayı kalplerinde asla bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar bile (muhacirleri) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin kıskançlığından ve cimriliğinden korunursa işte onlar umduklarını bulanlar ve kurtuluşa eren kimselerdir" (el-Haşr, 59/9)

Medineli Müslümanlar bu ayetle Allah tarafından "Ensar" olarak isimlendirilme şerefine nail olmuşlardır. (Buhârî, Menâkibu'l-ensâr, 1)

Ensar, Hz. Peygamber'e "Ya Rasûlallah! Evlerimizi al, kardeşlerimiz Muhacirlere ver, ürünlerimizi ve hurma bahçelerimizi onlarla paylaştır" dediklerinde Rasûl-i Ekrem ve Muhacirler bu teklifi kabul etmedi. Ensar'ın bu teklifinde derin bir samimiyet, Muhacirlerin bu teklifi kabul etmeyişinde ise iffet ve izzet vardı. Muhacirler asla yük olmak istemiyor, Ensar ise her türlü fedakârlığa hazır olduğunu gösteriyordu. Muhacirler Ensar'ın evlerine yerleşme konusunda bile müstağni davranmış ama sonuç olarak Ensar'ın kendi rızaları ile bağışladıkları araziler üzerinde Muhacirlere evler yapılması konusunda mutabakata varılmıştı. Hatta bu evler için aralarında kura çekildiği de bilinmektedir. (Belâzürî, Ensabu'l-eşrâf, I, 270; İbn Hacer, Fethu'l-bâri, VII, 325)

İşte kardeşlik ve dayanışmaya dayalı İslamî ilkelerin uygulanıp yaşandığı toplum İslam ve ümmet toplumu budur. Bugün buna muhtacız, sevgi ve kardeşliği yaşatmak ve yaşamak her müminin görevidir.

Prof. Dr. Ahmet Ağırakça

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2024 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN