Arama

Mimarlık tarihinin mihenk taşı Sinan’ın sırrı çözülemeyen dehası

Yayınlanma Tarihi: 09.04.2018 00:00 Güncelleme Tarihi: 09.04.2018 14:56
Mimarlık tarihinin mihenk taşı Sinan’ın sırrı çözülemeyen dehası

Osmanlı döneminde devletin her türlü resmi yapım ve onarım işlerini yürütüyordu. Bu Ocak, sarayın en önemli ve vazgeçilmez okullarındandı ve yetişmiş en büyük mimarlarının başında da geliyordu. Osmanlı’nın mimarîde yetiştirmiş olduğu en büyük isim olan Sinan’ın eserleri kendinden sonrakilere de tesir etti. Eserlerindeki ustalık, mühendislik, ince işçilik ve asırlardır çözülemeyen mimari dehası bir ekolün de gelişimine yardımcı oldu…

Mimarlık tarihinin mihenk taşı , vefatının 430. yılında da eserlerindeki ustalık, mühendislik, ince işçilik ve mimari dehasıyla hayranlık uyandırıyor. Kayseri'nin köyünde 1490'da doğan Mimar Sinan, zamanında devşirme olarak İstanbul'a getirildi. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yeniçeri olan Mimar Sinan, Moldovya (Kara Buğdan) seferinde Prut nehri üzerine 13 günde kurduğu köprü ile Kanuni Sultan Süleyman'ın takdirini kazandı ve başmimarlığa yükseldi.

Dünyada 92 cami, 52 mescit, 55 medrese, 7 darülkurra, 20 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 6 suyolu, 10 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 365 eserde imzası bulunan Mimar Sinan, 9 Nisan 1588'de İstanbul'da vefat etti.

Mimar Sinan'ın yukarıdan bakıldığında pergel görünümünde olan türbesi, "şaheseri" olarak nitelendirilen Süleymaniye Külliyesi'nde yer alıyor.

OSMANLI MİMARİSİNDE İLK ADIMLAR

, çoğunlukla 'ndan, saray sanatçılarından veya saray dışından seçilen yetenekli gençleri, teorik ve pratik dersler eşliğinde ve usta-çırak ilişkisi içinde yetiştiriyordu. Bunların başında ise Mimar Sinan geliyordu. Mimar Sinan'ın baş mimarlık serüveni marangozluktan başlar, mimarbaşılığa kadar gider. İran, Irak, Dalmaçya ve Orta Avrupa'ya kadar birçok ülkeyi görmüş olması da onun bu becerisinin daha da artmasını sağlar.

Osmanlı klasik mimarisinde ilk adımlar Fatih zamanında atıldı; felsefesi ve formu bu dönemde belirginlik kazandı. Fatih ile devlet zamanla değişime uğradı, imparatorluk zihniyetiyle hareket edilmeye başlandı. Kuruluşun ilk yıllarından itibaren hâkim bir zümre olan dervişler Osmanlı devletinin kuruluşundaki önemli amillerdendi. Bu nedenle mimarî yapılanmada dervişlerin mekânı olarak bilinen tekke / zaviye ağırlıklı olmaktaydı. Ancak Fatih imparatorluk düşüncesiyle birçok şey gibi bunu da değiştirdi. Fatih dönemi ile birlikte derviş-tekke / zaviye bileşkesi yerini ulema-cami / külliye sentezine bırakmaya başladı.

Bu şekilde şehirdeki imar faaliyetleri de çehre değiştirmiş oldu. Nitekim Bursa'da 14. ve 15. yüzyıllarda bina edilen külliyelerde, yapılar birbirleriyle bağlantılı olmayıp imar bölgesinin anatomisine göre şekillendi. Bunun yanı sıra Fatihle başlayan Osmanlı klasik mimarisinin neticesi olan külliyeler, uyumlu bir şekil aldı.

Bu bağlamda İstanbul Fatih külliyesi (1463-1471) bir ilktir ve Bursa Yıldırım Bayezid külliyesi (1395-1399) ile mukayese edildiğinde ilkinde merkezî ve kademeli bir mimarî dikkati çekerken ikincisinde ise birbirinden bağımsız yapılar göze çarpmaktadır.

Fatih'in devlette oluşturduğu çekirdek, köklü yapılanma sayesinde Osmanlı coğrafyasını genişletmeye ve güçlenmeye devam etti. mimarîde yerel farklılıklar da işlendi ve sanatın en parlak dönemi yaşandı. Bu farklılıkları ise en iyi şekilde işleyen Osmanlı mimarî sanatkârı Mimar Sinan'dı.

ÜÇ AŞAMADA MİMAR SİNAN

Mimar Sinan'ın hayatını (1497-1588) üç aşamada incelemek mümkündür:

a ) Acemi Oğlan Dönemi (1512–1520): Yavuz Sultan Selim döneminde ilk yıllarda İran ve Mısır Seferi; Çaldıran (1514), Merc-i Dabık (1516), Han Yunus (1516), Ridaniye (1517).

b) Yeniçeri Ocağı ve Haseki dönemi (1521–1538): Kanuni Sultan Süleyman zamanında Belgrad seferi (1521), Rodos (1522), Mohaç(1526), Viyana (1529), Irakeyn (1534), Korfu ve Pulya (1537), Boğdan (1538).

c) Baş mimarlık Dönemi (1538–1558): 1538 tarihinde başmimarlığa getirilmiş ve bu tarihten sonra kendini tamamıyla mesleğine vermiştir.

İSTANBUL'DAKİ İLK ESERİ, ŞEHZADEBAŞI CAMİSİ

Mimar Sinan'ın ilk eseri olarak Halep'teki (1536-1537), İstanbul'daki ilk eseri de Şehzade Camisi (1543-1548) olarak kabul ediliyor.

Mimar Sinan'a, "kalfalık eserim" dediği ve "şaheseri" olarak nitelendirilen Süleymaniye Camisi'nin inşasındaki başarısı dolayısıyla "ulu, yüce" anlamında "Koca" unvanı verildi.

Hayatı boyunca İstanbul, Edirne, Ankara, Kayseri, Erzurum, Manisa, Bolu, Çorum, Kütahya gibi Anadolu kentleriyle Halep, Şam, Budin gibi Osmanlı topraklarında suyolları, çeşmeler, camiler, külliyeler, medreseler yapan Mimar Sinan, Edirne'deki "Ustalık eseri" Selimiye Camisi'ni 85 yaşında inşa etti.

Mimar Sinan, son eserlerinden biri olan Kasımpaşa'daki Kaptan-ı Derya Piyale Paşa Camisi'nde (1573) eski ulu camilerin planına dönüş yaparak, kuruluş döneminin özellikleriyle uzun mimarlık hayatı boyunca edindiği tecrübelerini birleştirdi.

365 ESERİN 100'Ü İSTANBUL'DA

Çağındaki Osmanlı toprakları içinde 365 eseri bulunan Mimar Sinan'ın İstanbul ve yakın çevresindeki illerde 200'e yakın eseri yer alıyor.

İstanbul'da ayakta kalan 100 eserden 58'i ise özgünlüğünü koruyor. Sinan'ın İstanbul'daki eserleri arasında, ilk Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa için yapılan Beşiktaş'taki türbe, Üsküdar'daki Atik Valide Sultan Külliyesi, Sultanahmet Meydanı'ndaki İbrahim Paşa Sarayı (Türk İslam Eserleri Müzesi), Ayasofya Camisi'nin minareleri ilk akla gelen eserlerinden bazıları.

Kemerburgaz'daki Havz-ı Kebir (Büyük Havuz), Eyüp'teki Kovuk (eğri) Kemer ve Zal Mahmut Paşa Külliyesi, Ortaköy'deki Hüsrev Kethuda Hamamı, Haramidere'deki Kapı Ağası Köprüsü ve Fatih'teki Semiz Ali Paşa Medresesi de ünlü mimarın İstanbul'a bıraktığı eserlerinden birkaçı.

Uzmanlara göre yabancı sanat tarihçileri, uzun yıllar Mimar Sinan'ın varlığını görmezden gelerek, Sinan'ın hakkını son yıllarda yeni yeni teslim etmeye başladı.

Çünkü Selimiye gibi bir eser ve böyle mükemmel bir kubbe, ne Hıristiyan ne de İslam dünyasında inşa edilmemişti. Özellikle kubbe mimarisinde zirveye çıkan Sinan, kubbede yapılabilecek her gelişmeyi sağladı.

"Kubbeyi zirveye taşıyan mimar" olarak da adlandırılan Mimar Sinan, kubbenin gelişebildiği en uç noktaya kadar ustalığını sergiledi. Mimar Sinan'dan sonra gelenler de ustalığı karşısında ezildi.

PRUT NEHRİ ÜZERİNE 13 GÜNDE YAPTIĞI KÖPRÜ

Sinan, 1535 İran seferinde, Van Kalesi muhasarasında askeri nakliyat için kullanılan kalyonların içine topları yerleştirerek göl üzerinden geçirmiş; aynı yıl Kara-Buğdan seferinde Prut Nehri üzerine on üç gün içerisinde köprü inşa ederek beğeni toplayıp dikkat çekmiştir. Nitekim Prut Nehri üzerine yaptığı köprüyü birçok mimar dener ama temel balçık üzerine geldiğinden yapamaz. Sinan'ın bunu başararak başmimarlığa getirildiği anlatılır. Tüm bunların yanı sıra diğer sayısız eserleri de Sinan'ın mevkisinde önemli rol oynar. Orduda iken de oldukça önemli yapımlara imza atar. Bu sebeple mimarbaşı olduktan çok kısa bir süre sonra Şehzade Camii'ni planlar.

KARAGÜMRÜK'TEKİ ÜÇBAŞ MESCİDİ

Sinan'ın ustabaşı olarak İstanbul'da verdiği ilk eser 930 (1530–1531) yılında Karagümrük'teki Üçbaş Mescidi idi. 1537 tarihli Matrakçı Nasuh'un Mecmu'-i Menazil adlı eserinde betimlediği İstanbul'a baktığımızda kent siluetinin egemen öğeleri karşımıza çıkar. Bu bağlamda Mimar Sinan'ın aşması gereken beş eserin olduğu söylenebilir.

Bunların ilki ve en önemlisi muhakkak ki Ayasofya'dır (532-537). İkinci yapıt Bayezid Camii (1501-1505) ve üçüncü yapıt Edirne'deki Üç Şerefeli Cami'dir (1437-1447). 527-536 tarihlerinde inşa edilen Küçük Ayasofya dördüncü eser olarak sayılabilir. Beşinci yapıt ise İstanbul'un fethinden sonra inşa edilen Fatih Camii'dir (1462-1470). Bu yapıtları dikkatle inceleyen Sinan, yapıtlarında gözlemlediği üslupları sentezleyip geliştirerek eserlerini oluşturmuştur.

GELİŞİM AŞAMALARINDAKİ ÜÇ ABİDESİ

Mimar Sinan'ın bu bahsedilen eserleri inceleyip gelişim gösterdiği evresindeki eserlerini de şöyle sıralamak mümkün; çıraklık eseri dediği İstanbul Şehzade Camii, kalfalık eseri dediği Süleymaniye Camii ve ustalık eseri olarak andığı Edirne

Mimar Sinan, özellikle İstanbul'da eski Bizans etkisini en aza indirgeyerek, Türk-Osmanlı kimliğini şehre yerleştirmek istedi. Özellikle yol şebekesi üzerine hâkim bölgelere inşa ettiği imaj yapıları bir kent tasarımı olarak adlandırıldı.

Topoğrafik dezavantajları avantaja çeviren yapı fikirleri de Mimar Sinan'ın başarısında önemli yer tutmaktar. Arazinin eğimini çeşitli ek unsurlar inşa ederek tesviye ve teraslama yapması, özellikle merkeziliğin sembolü olarak gördüğü külliye inşasında önemli bir stratejidir. Burada kütleyi parsele göre biçimlendirme anlayışı egemen olmuştur. Bu sayededir ki hem çevresine hâkim, hem de araziye uyumlu bina kompleksi başarıyla uygulanmıştır.

MİMAR SİNAN'DA KUBBE-MEKÂN İLİŞKİSİ

Kentsel tasarımda çevresel peyzajdan da başarıyla yararlanan Mimar Sinan, avlu duvarlarını sokak dokusuna uydurarak, yapının önünü denize açarak ve arkasını dik yamaca dayandırarak istediği etki ve manzarayı elde eder. Sinan'ın en önemli buluşu, kubbe-mekân ilişkisini en ideal biçimiyle uygulaması olur. Genel kabule göre kubbenin mükemmele ulaştığı dönem Mimar Sinan dönemidir. Kubbeyi, 4, 6 veya 8 desteğe oturtmak suretiyle iskelet mimarisi tarzını uygulamıştır. Onun kubbeye dair yeniliği, tavan ve taban arasındaki elemanları zenginleştirerek kubbeyi genişletmesi ve geneli yalınlaştırması olarak özetlenebilir.

Revaklar ve kemerler ise mimariye Sinan'ın eklediği elemanlar olarak karşımıza çıkar. Kendinden önce binanın temelde yükünü çeken unsurlar duvarlar olduğu için özellikle pencerelerin az, ışıktan faydalanmanın da buna paralel olduğu bir teknik uygulanırken, Mimar Sinan tarafından üst üste sıralanmış camlar sayesinde duvarın taşıyıcı özelliği en aza indirgenmiştir.

Akustik bilimine de son derece hâkim olan Mimar Sinan, eserlerinde akustik tasarımla mimari tasarımı birleştirmeyi çok iyi başarır. Özellikle camilerinde yaşama geçirdiği bu bilgileri bugün eserlerinde ölçümlemek mümkündür. Ancak restorasyon hataları sebebiyle bazı eserlerinin bu özelliklerini yitirdiği görülmüştür.

YARIM KUBBE SORUNUNU İLK KEZ ELE ALDI

Kanuni Sultan Süleyman'ın, Saruhan Sancak Beyi iken 22 yaşında ölen oğlu Mehmet adına yaptırdığı Şehzadebaşı Camisi, 1543-1548 yılları arasında adını verdiği semtte inşa edildi.

Mimar Sinan "çıraklık eserim" dediği Şehzadebaşı Camisi'nde yarım kubbe sorununu ilk kez ele aldı ve 4 yarım kubbeli bir yapı oluşturdu.

İlk çift eksenli ve simetrik cami olma özelliğini taşıyan kare planlı caminin üzeri, yarım küre biçiminde büyük bir kubbe ile çevresinde 4 yarım kubbeyle örtülerek inşa edildi. Bütün kubbelerin, 4 büyük fil ayağı üzerine oturduğu camide de Mimar Sinan'ın diğer eserlerinde görülen sadelik ve tezyinat göze çarpar.

Şehzadebaşı Camisi'nin büyük dış avlusu altı kapılı inşa edilirken, cümle kapısı duvarının iki yanındaki ikişer şerefeli çift minaresi, yapının en dikkati çeken bölümleri arasında yer alıyor. Külliye olarak inşa edilen camide ayrıca imaret, medrese, tabhane ve türbeler bulunuyor.

DEPREMLERE RAĞMEN HİÇ HASAR GÖRMEDİ

Osmanlı dönemi mimarisinin en önemli eserlerinden biri olan Süleymaniye Külliyesi, İstanbul'da meydana gelen yüzün üzerindeki depreme rağmen hiç hasar görmedi.

Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1551-1557 yılları arasında yaptırılan Süleymaniye Camisi'nin yüksekliği 53 metre, 27,5 metre çapında olan büyük kubbesi, tıpkı Ayasofya'da olduğu gibi yarım kubbe ile dayanıklaştırıldı.

Caminin avlusunun 4 köşe noktasında yer alan birbirinden farklı boyutlardaki minarelerden avlunun kuzey bölümünde yer alanları ikişer şerefeli ve 56 metre boyunda inşa edildi.

Camiye bitişik olan 76 metre yüksekliğindeki diğer iki minare ise üçer şerefeli yapıldı. Caminin ana kubbe kasnağında Mimar Sinan'ın hesaplarına göre iyi bir aydınlatma sağlamak amacıyla 32 pencere açıldı.

Mimar Sinan, cami içindeki yağ lambalarından çıkan isleri bir bölgeye toplayacak hava akımını hesaplayarak, isleri, caminin ana giriş kapısının üzerinde bir odaya topladı. Bu isler, caminin içerisini çevreleyen tezyinat işlemeleri ve hattatların kullanması için mürekkep yapımında kullanıldı.

Cami avlusunun çevresinde toplamda 28 revak bulunurken, dikdörtgen bir şema üzerinde kurulan bu avlunun tam ortasında caminin şadırvanı yer alıyor. Kanuni Sultan Süleyman ile eşi Hürrem Sultan'ın türbeleri de yine Süleymaniye Camisi'nin dış avlusunda bulunuyor.

MİMARLIK TARİHİNİN ŞAHESERİ: SELİMİYE

Mimar Sinan'ın "ustalık eserim" dediği Edirne'deki Selimiye Camisi, Türk-Osmanlı sanatının ve dünya mimarlık tarihinin baş eserlerinden kabul ediliyor.

Sultan 2. Selim tarafından yaptırılan ve 4 minaresiyle göze çarpan eser, kurulduğu yerin seçimiyle, Mimar Sinan'ın aynı zamanda usta bir şehircilik uzmanı olduğunu da gösteriyor.

Kesme taştan yapılan cami iç bölümüyle 1620 metrekare, avlusuyla birlikte 2475 metrekarelik alana inşa edildi. Yerden yüksekliği 43,28 metre olan kubbe, 31,30 metre çapıyla dikkati çekiyor.

Ayasofya'dan daha büyük olan kubbesi, 6 metre genişliğindeki kemerlerle birbirine bağlanan 8 büyük filpayeye oturuyor. Köşelerde dört, mihrap yerinde bir yarım kubbe merkezi kubbeyi destekliyor.

Mimari özelliklerinin erişilmezliği yanında taş, mermer, çini, ahşap, sedef gibi süsleme özellikleriyle de son derece önemli olan Selimiye Camisi, mihrap ve minber mermer işçiliğinin şaheserleri arasında bulunuyor.

Osmanlı ve dünya sanatında ayrı bir yeri olan sır altı tekniğiyle İznik'te yapılan çini süslemeleri, 16. yüzyıl çiniciliğinin en güzel örnekleri olarak kabul ediliyor.

"GÖRDÜĞÜNÜZ HER ŞEYİN MUTLAKA BİR HESABI VARDIR"

Süleymaniye Camisi'nin mimarisi üzerine uzun yıllardır araştırmalar yürüten ve statiğini çözen İnşaat Yüksek Mühendisi Vahit Okumuş, Mimar Sinan'a, Mimar Sinan değil Filozof Sinan dediğini çünkü filozofların unvanının olmadığını dile getirdi.

Mimar Sinan'ın sadece mimar değil aynı zamanda iyi bir mühendis olduğunu ifade eden Okumuş, Sinan'ın mühendisliğin her dalında hesaplar yaptığını, "birim daire metodu" adında kendine özgü matematiğinin bulunduğunu anlattı.

Sinan'ın hiç bir taşı veya şekli, hesap yapmadan yerine koymadığını aktaran Okumuş, "Gördüğünüz her şeyin mutlaka bir hesabı vardır. Sinan, zemin mühendisliğini, depremi biliyor. Topraktan camilerini ısıtıyor. Süleymaniye Camisi'nde is odası vardır. Hep sorarlar bana 'is odasını anlat' diye. Ben anlatamam diyorum. Yerini biliyorum, nasıl bir şekli olduğunu biliyorum. Bizden öncekiler sadece 'Burada is odası, isler burada toplanıyor. İslerden mürekkep yapılıyor' diye anlatıyor. Caminin her tarafında kandil yakılıyor. Bunlar is odasına nasıl gidiyor? Niye başka yerleri islemiyor. Araştırıyorum ve henüz bulmuş değilim. Bunun bir bilimi var." diye konuştu.

"NARGİLEYİ AKUSTİK İÇİN İÇMEDİ"

Mimar Sinan'ın caminin ortasında akustiği ölçmek için nargile içtiği hikayesinin anlatıldığını hatırlatan Okumuş, şöyle devam etti:

"İs nereye gidiyor? Onun sistemini öğrenmek istiyor. Ama uyduruyoruz. Uyduruk, uyduruk laflarla Sinan'ın asıl değerini kaybediyoruz. 'Üç minaresi var, minaresinde üç de şerefesi var, bunlar da padişahları temsil eder' gibi hikayeler, rivayetler uyduruyoruz. Onun asıl gerçeğini, matematiğini, mimarisini bulamıyoruz. Sinan'ın mimarisine yetişilmez, bugün de kimse yetişemez. Çünkü Sinan'ın kendi matematiği, doğal matematiktir. Geometriyi kullanarak çözümler üretir. Geometri insanı yanıltmaz, matematik yanıltır. Geometri yanıltmadığı için de doğal statiği bulmuş, bu statik sonucunda da doğal mimariyi bulmuştur. Önce onun matematiğini bilmeniz lazım, ondan sonra o matematik sizi yönlendirecek."

Süleymaniye Camisi'ndeki kubbesinde küpler olduğunu hatırlatan Okumuş, bu küplerin sadece akustik için değil statik onu oraya koymaya mecbur ettiği için yerleştirildiğini, onu oraya koyarken bütünü düşündüğü için akustik için de kullandığını aktardı.

"Sinan öyle bir akustik oluşturmuş ki, hoca konuştuktan 3 saniye sonra sesi en sona geliyor. Bu ne demektir biliyor musunuz? Havada sesi asmak demektir. Bunu nasıl asıyor, bilmiyoruz." diyen Okumuş, sözlerini şöyle sürdürdü:

Sinan'ın akustiğinin, mimarisinin, vefatının üzerinden 430 yıl geçmesine rağmen hala çözülemediğini belirten Okumuş, Sinan'ın eserlerinin korunmasına ilişkin ise şunları dile getirdi:

"Bilmediğiniz bir şekilde eserlerine müdahale etmeyin, eklentiler yapmayın, değişik malzemeler kullanmayın. Bunu söylüyoruz ama minarelerin boylarını uzatmışlar, betondan duvarlar örmüşler hatta basamak yapmışlar. İnsanın içi acıyor. Restorasyonlarda bilmeden değişik malzeme kullanıyorlar ve değiştiriyorlar. Gördüğünüzü en azından değiştirmeyin. Onarırken bir yerini bozuyorlar. Akustik öyle bir şey ki caminin içinde bir yeri değiştirirseniz, örneğin dolaplar yaparsanız, ayakkabılar koyarsanız strüktür bozulur."

"MATEMATİĞİ KARMAŞIK DEĞİL ANCAK ULAŞABİLMEK ZOR"

Okumuş, Sinan'ın matematiğinin çok karmaşık olmadığını ancak ulaşabilmenin zor olduğunu ifade ederek, "Bugünün bütün yapılarını bu sistemle çözebilirsiniz ve doğru çözersiniz. Köprüleri dünya çözemez, sadece Sinan çözmüştür. Sinan sıfır hata ile çözmüştür. İstediğiniz yükü taş köprünün üzerinden geçirebilirim. Sinan'ın yaptığı minareler büyük bir depremde yıkılırsa, İstanbul'da taş taş üstünde kalmaz. Sinan bu kadar iyi hesap yapar ve çok iyi deprem bilgisi vardır. Bütün büyük eserleri taneli dolgu zemin üzerine yapılır. Mühendislikte denilir ki dolgu zemin üzerine bina yapılmaz. Sinan özellikle yapıyor. Niye yapıyor? En büyük deprem, kayma depremidir. Aşağıda toprak kayar, kayarken taneli olduğu için yavaş yavaş üstü harekete geçirir. Deprem ivmesi falan uydurmadır ama Sinan biliyor ve bundan ders çıkaracağız. Dünyaya mimarisinden çok bilimine ulaşmamız ve tanıtmamız lazım." dedi.

Süleymaniye Camisi'nin altından nem gelmediğini, Sinan'ın kullandığı teknik ile bunu başardığını aktaran Okumuş, yaptığı araştırmalarda Sinan'ın izolit kullandığını öğrendiğini anlattı.

Sinan'ın, tarihin bir laboratuvar olduğunu bildiğini dile getiren Okumuş, "Romalıların eskiden yaptığı taşları tetkik eder. O taşın aynısını ocaktan alır. Dünyada zamanı test eden laboratuvar yok. Zamanı tarih test eder. Sinan, bunu biliyor. Gidiyor, gözlenmiyor. 'Bu taş yıllarca dayanmışsa, ben de eserimi ondan yapayım' diyor. Biz bu işin uyduruk tarafında gidiyoruz ve Sinan'ı da tanıtamıyoruz." diye konuştu.

İMPARATORLUĞUN ÇEŞİTLİ YERLERİNDEKİ YAPITLARI

Mimar Sinan'ın sadece İstanbul dâhilinde değil, imparatorluğun çeşitli yerlerinde yapıtları mevcut. Bu yapıtlar hakkında bilgiye başlıca beş yazma eserden ulaşmak mümkün:

a) Adsız Risale: Topkapı Sarayı Arşivi'nde bulunan bu risale Mimar Sinan tarafından yazılmış olup on bir bölümden oluşmaktadır. Yazma, Sinan'ın kısa bir özgeçmişini ve fihristi içermektedir. Tek nüshası, Topkapı Sarayı Arşivi, nr. D. 1461/3'tedir.

b) Risâletü′l-Mi'mâriye: Bu eserde, Adsız Risale'den daha ayrıntılı bir şekilde Sinan'ın biyografisi verilmektedir. Yapılar yine on bir bölümde verilmek istenmişse de, yerleri boş bırakılmıştır. Tek nüshası Topkapı Sarayı Arşivi, nr. D. 1461/4 (yk. 1b-5a)'tedir.

c) Tuhfetü′l-Mi'mârîn: Bu risâlede hayatıyla alakalı bir giriş ve mimarlıkla ilgili bazı bilgilerden sonra Sinan'ın eserlerinin listesi verilmiştir. Önceki iki eserle aynı yerde, Topkapı Sarayı Arşivi, nr. D. 1461/4 (yk. 6b27b)'te ciltli haldedir. Yazı özellikleri bakımından önceki iki metinle aynıdır. Müsvedde hâlinde olan bu metin, Risâletü'l-Mi'mâriyye'nin geliştirilmiş bir edisyonu olup baş kısmı Risâletü'l-Mim'mâriyye ile aynıdır. Ayrıca bu eserde Sinan'ın mimarlığa dair görüşlerini içeren ve inşa özelliklerinin anlatıldığı bir hatime bulunmaktadır. Eserleri on iki bölüm içerisinde listelenmiştir. Yukarıda zikredilen üç eserin de Sinan tarafından yazıldığını kabul etmek mümkündür. Üç risale, yazmayı tasarladığı otobiyografisinin üç safhasını oluşturmaktadır. İlk safha Adsız Risale'yi, ikinci ve üçüncü safhalar ise Risâletü′l-Mi'mriye ve Tuhfetü′l-Mi'mârîn'i oluşturmaktadır.

d) Tezkiretü'l-Ebniye: Bu eseri Sinan'ın ağzından arkadaşı Sâi Mustafa Çelebi 994 / 1586 yılında kaleme almıştır. Eserin çeşitli nüshalarında, Sinan'ın yapıtları hakkında verilen malumatta farklılıklar bulunmaktadır. Tuhfetü′lMi'mârîn örnek alınarak oluşturulmuştur.

e) Tezkiretü'l-Bünyân: Yine Sinan'ın ağzından arkadaşı Sâi Mustafa Çelebi'nin kaleme aldığı bu eser Sinan'ın hayatı, baş mimar oluşu ve altı yapıtı ile ilgili hatıraları anlatır. Tezkiretü'l-Ebniye ile arasındaki temel farklılık, Tezkiretü'l-Bünyan'da yapıların listesinin verilmemiş, ancak bazılarının yapım süreçleri ve özelliklerinin ayrıntılı olarak anlatılmış olmasıdır.

Tezkiretü'l-Bünyân ve Tezkiretü'l Ebniye küçük farklarla Sinan'ın yaşamı ve yapıtları hakkında birbirine benzeyen bilgiler içerir. Tezkiretü'l-Ebniye'de yapı listesi biraz daha uzun olmakla birlikte ikincisinde diğerine göre daha fazla yapıt adı vardır. Bu iki tezkirenin tek bir özgün yapıtın kopya ederken değiştirilmiş ve sonradan edinilen malumatla ikincisinde listeleri biraz genişletilmiş aynı yapıt olduğu söylenebilir. Büyük bir ihtimalle sözü geçen yapıtlar temelde Saî'nin Tezkiretü'l-Bünyân'ına dayanmaktadır. Diğer yazmaların aslında tek bir otobiyografik yapıtın varyasyonları olduğu düşünülür. (Tarih Okulu Dergisi/Gülcan Avşin Güneş - Hassa Mimarlar Ocağı Ve Mimar Sinan)

Mimar Sinan, biçim ve düzenleme ilkesi olarak merkezi planlı yapıyı mimarinin en önemli öğesi olan kubbeyi ve ona bağlı taşıyıcılar sistemini en yalın ve açık biçimde kullandı. Bu şekilde kubbeyi mimarlık düzenlemelerinin çekirdeği durumuna getirdi. Bu da Osmanlı-Türk mimarî tarzının dünya mimarlığına bir katkısı olmuş oldu…

Derlenmiştir.

2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN