Babasının Mirasını Geleceğe Taşıyan İsim: Anna Freud
1895'te Viyana'da doğan Anna, çocuk psikanalizi ve ego psikolojisinin öncü isimlerinden. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud'un kızı olarak doğan Anna, babasının gölgesinden çıkarak kendi alanında çığır açan bir bilim insanı oldu. İşte Anna Freud'un çocukluk yıllarından profesyonel kariyerine, ilgi çekici hayatı...
◾19. yüzyılın son çeyreğinde Viyana'da Sigmund Freud öncülüğünde bir grup bilim insanı psikanalizin temellerini attı. İnsanı bilinç dışı zihinsel süreçler üzerinden değerlendiren bu yaklaşım halen psikologlar tarafından sıklıkla uygulanan ekollerden biri. Hatta bu ekol öylesine benimsenip takdir gördü ki psikoloji literatürünün temel kavramları yeniden belirlendi: ego, süper ego ve bilinç dışı…
◾Psikanaliz geleneğin başlıca savunusu, bireylerin bilinç dışındaki gizli istek ve yönelimlerin bilinçli aksiyonlarımızın asıl belirleyicisi olduğu iddiasına dayanıyor. Zaman zaman bilinç dışı, bilinç düzeyiyle çatışmaya girer; bunun sonucunda psikolojik dengesizlikler zuhur eder. Psikanaliz de tam bu noktada devreye girer ve tedavi yöntemlerini uygular.
Sigmund Freud (1856-1939) kimdir?
Psikanalizin kurucusu olarak bilinir. Avustralyalı nörolog ve psikiyatrist. Totem ve Tabu, Rüyaların Yorumu, Nevrozlar en popüler eserleri arasında yer alır.
◾Psikanaliz kuramı, çok kısa bir süre içinde Sigmund Freud'un çalışmaları ve bulguları etrafında gelişerek yayıldı. Çeşitli ülkelerden birçok analistin katkısıyla tüm dünyada uygulanmaya başladı. Freud, bir yandan araştırmalarıyla kuramı destekliyor, bir yandan ise öğrenci yetiştiriyordu. İşte burada kuramın en önemli temsilcilerinden biri olarak Anna Freud karşımıza çıkıyor. Sigmund Freud'un en küçük kızı, en gözde öğrencisi...
◾Anna Freud, yalnızca babasının gölgesinde yetişen taklitçi bir öğrenci değil. Özgün çalışmalarıyla psikanaliz tarihine damgasını vuruyor. Anna Freud, bugün, Ego psikolojisinin kuruluşu ve gelişiminde oynadığı kritik rol ile anılıyor.
◾Anna'nın yolculuğu 3 Aralık 1895'te Viyana'da başlıyor. Freud'un altı çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Anne ve babası arasındaki sağlıksız bağ, aile evinde sancılı günler geçirmesine sebep oldu. Uzun yıllar sağlık sorunlarıyla baş etti ancak derdinin dermanı hiç de uzakta değildi: psikanaliz. Babasının işine karşı bir merak olarak başlayan psikanaliz serüveni, uzmanlık alanına dönüşecekti.
◾1914-1920 yılları arasında öğretmenlik yaparak hayatını sürdüren Anna, mesleğini seven başarılı bir kadındı; fakat kaderin onun için farklı planları vardı. 1918'de tüberküloza yakalandı ve kısa bir süre sonra mesleğini bırakmak zorunda kaldı. Hastalığının ardından bugün hala tartışılagelen bir olay yaşandı. Anna'ya, babası tarafından psikanaliz uygulandı. Etik açıdan psikolog ve analistler birinci dereceden yakınlarını danışan olarak alamazlardı.
◾ Anna Freud, küçük yaşlardan itibaren psikanalize ilgi duyuyor, babasıyla birlikte toplantılara katılıyordu. Bir analist olmak için teorik arka planı güçlüydü, ancak pratik olarak bu alana yönlenmesindeki en büyük etken şüphesiz babasının seanslarıydı. 1923'e gelindiğinde, Anna, artık profesyonel bir analistti.
◾ Henüz ilk yılları olmasına rağmen kendisini psikoloji tarihindeki en kaotik ayrışmalardan birinin ortasında buldu. Çocuklara psikanaliz uygulanmasıyla ilgili iki farklı görüş üzerinden alevlenen tartışmanın bir kutbunda Melanie Klein, tam karşısında ise Anna Freud yer alıyordu. Klein, analistin çocuk için anne figürünün yerini alabileceğine inanıyordu. Anna ise çocukların egosunun yeterince gelişmediği gerekçesiyle anne ve analist figürlerinde bir karmaşaya yol açacağını savunuyordu. Dolayısıyla pedagojik destek sağlanarak ilerlenmesinden yanaydı.
◾Bu çatışma, psikanalizin içinde iki ayrı ekolün gelişmesine olanak tanıdı. Anna Freud psikanaliz, tıp ve biyoloji arasında kurduğu bağlantılarla klasik psikanalize yeni bir soluk getirmişti. Ayrıca çocuk psikanalizi ve ego psikolojisi alanlarının kurucuları arasında.
◾Literatüre katkıları arasında altürizm (özgecilik) kavramından söz etmemek olmaz. Anna ile psikolojiye kazandırılan bu kavram; bireyin kendi istek ve ihtiyaçlarından ziyade sevdiklerinin hayatlarına odaklanma durumunu ifade etmek için kullanılıyor. Bireyin bu uğurda kendisini tamamen feda etmesi şeklinde tanımlanması da mümkün. Kimilerine göre Anna, hayatını babasının tutkuları, başarıları ve ilgi alanlarına öylesine kaptırmıştı ki kariyerini ve hayatını psikanalizin gelişimine adadı. Yani Anna, özgecil teslimiyetin yaşayan bir örneğiydi...