Arama

Zamanın erimeyen birikimi "Kültürel Miras"

Zamanın erimeyen birikimi Kültürel Miras

Dünya üzerinde varlık gösteren bütün ülkeler kendilerine ait kültüre sahiptir ki bu kültür bir ülkeyi diğer ülkelerden ayırır, onu tek ve özel kılar.


Ait olduğu ülkenin özellikleri yansıtan sanat, halk dansları, edebiyat, mimari, heykeltıraşlık, dil, gelenekler, inanışlar, giyim tarzı gibi unsurlar o ülkenin değerlerini oluşturmaktadır. Bu bütüne "kültür" denir.

Kuşaktan kuşağa aktarılarak gelen her türlü eserler ile değerler bir ülkenin zenginliği olarak görülür ve gelecek kuşaklar için sahip çıkılması gerektiğine inanılır. İşte tüm bu değerler bütününe de "kültürel miras" adı verilir.

KÜLTÜREL MİRAS KAÇ GRUPTA TOPLANIR?

Kültürel mirasın kapsamı geniş. Somut kültürel miras ve somut olmayan kültürel miras olarak iki ayrı kategoride ele alınıyor.

SOMUT BİRİKİM

Somut kültürel miras; yapıları, tarihi mekânları ve anıtları içine alır. Arkeolojik, mimari, bilimsel-teknolojik eserler somut kültürel miras olarak düşünülürler. Bu eserleri koruma amacıyla, çalışmalar uzun yıllar öncesinde başlatıldı.

Doğal kültürel miras da somut kültürel mirasın bir parçasıdır

Bunlar genellikle turizm sektörü için cazibe merkezi olarak görülüp değerlendirilen alanlar. Uzun yıllar öncesinden var olan ve tabii güzelliği ile insanlar için cazibe merkezi olan bu alanlar, insanların doğayla baş başa kalmalarını ve eğlenmelerini, iyi vakit geçirmelerini temin eden mekânlar olması bakımından önem taşıyor.

Kültürel niteliği olan doğa manzaraları, doğa ve insan emeğinin ortak çalışması sonucu ortaya çıkıyor. Bunlar, toplumların gelişimini ve yerleşim yerlerini zamanlar ötesine taşımakta. O toplumun fiziksel olarak ayakta kalmış yapısını, doğal çevresini; sosyal, ekonomik ve kültürel yönlerden resimleyen, günümüze o toplum hakkında bilgi veren alanlar olmuşlardır.

SOYUT BİRİKİM

Somut olmayan kültürel miras ise elle tutulamayan, gözle görülemeyen ancak bir toplumu var eden değerlerdir. Bunlar; gelenekler, dil, inanışlar, müzik, şarkılar, danslar, gösteriler, tekerlemeler, hikâyeler ve şiirler gibi unsurlardır. Somut olmayan kültürel mirasın korunması da toplumlar için önemli olmakla birlikte, bunların korunması somut kültürel miras eserlerine göre daha zordur. Kayıt altına alınmayan somut olmayan kültürel miras eserleri, onları bilen kişilerin ölümüyle unutulmaya yüz tutuyor.

ZAMAN İÇERİSİNDE ERİYOR

Bu çerçevede somut kültürel miras eserlerinin müze ve galerilerde korunması sağlanırken, somut olmayan kültürel mirasın korunması amacıyla kayıt altına alınmaları daha sonraları gerçekleşti. Dünyadaki iletişim araçlarının artması ve refah seviyesinin yükselmesiyle beraber toplumlar birbirleriyle daha kolay iletişim kurmaya başlamışlar, böylelikle de toplumların dili, gelenekleri, inanışları diğer toplumlardan daha kolay etkilenir oldu. Özellikle gençlerin, somut olmayan kültürel mirası koruma konusunda hassas olmadıkları gözle görülüyor. Bu sebeple diğer toplumlardan da en çok etkilenenin gençler olduğunu tahmin etmek zor değil. Somut olmayan kültürel mirasın korunması ancak yerel halkın yaşam ve yaşam koşullarına saygı ile mümkün olabileceği de unutulmaması gereken bir husus.

DÜNYADAKİ MÜZE ANLAYIŞI

Somut kültürel mirasın korunması, bakımı ve teşhiri amacıyla modern anlamdaki ilk müze İngiltere'de açıldı.

İNGİLTERE VE KÜLTÜREL MİRAS

İngiltere dünyanın değişik alanlarından elde ettiği somut kültürel mirası, önemli ve dünyaca tanınmış müzelerinde koruyup ve sergiliyor, önemli bir turizm potansiyeli olarak da bu eserleri insanların beğenisine sunuyor.
İngiltere'de somut ve somut olmayan kültürel mirası tanıtım adına önemli sorumluluğu olan müzeler, çalışmalarıyla ve sayılarıyla ülkemizde örnek alınabilecek standartlara sahipler.
Somut olmayan kültürel mirasın korunması adına da düzenlen çeşitli festivaller yapıyor. Bu festivaller, hem etnograftık nitelikteki eşyaları insanların beğenisine sunuyor hem de müzik-danslarla meraklılarının eğlenceli vakit geçirmesini sağlıyor. İngiltere, kendine ait kültürün bu sayede unutulmamasını ve geçmişte yaşayan insanların değerlendirilmesini başarmış durumda.

NESNELER İNSANLAR İÇİN HER ZAMAN ÖNEMLİ OLMUŞTUR

Nesneler, insanoğlunun çalışmalarına yön vererek fikirlerini somutlaştırır ve somutlaşan fikirlerle insanlar kalıcı eserler meydana getirir. Bir yerde nesnelere hayat veren insanoğlu, kendi devamlılığını sağlar.

USTA DA ESERİ KADAR MÜHİM

Biliyoruz ki sadece eserler değil, o eserleri yapan ustalar da büyük önem kazanmış ve ilgi görmüşlerdir. Nesneleri uzun dönem varlık gösterebilmeleri nedeniyle yapıldıkları döneme ait bilgi ve fikir vererek toplumların geçmiş yaşamlara ait değerlendirme yapabilmelerini sağlamışlar, böylelikle kendi varlıklarının koruması adına önemli kararlar alınmasına neden olmuşlardır. Geçmişten gelen bu nesnelerin ışığı altında insanların geleceğe yön verecek çalışmaların gerçekleştirilmesi mümkün olmuştur.

ZAMAN, MİRASA ZARAR VEREN BİR ETKEN

Miras, insanoğlunun bilerek ya da bilmeden yaptığı uygulamalar ve ışık, yağmur, kar gibi doğal etkenlerle zarar görebilir. Bu nedenlerle özellikle günümüzde kültürel miras eserlerinin önemli birer turizm potansiyeli olarak ülkelere gelir sağladığı da dikkate alındığında bu eserlerin korunması büyük ölçüde önem arz eder. Koruması sağlanan eserlerin gelecek nesillere aktarılması ile dünyada gittikçe önem kazanan toplumların kendi değerlerinin dolayısıyla kendi kimliklerinin yaşatılması da sağlanmış olur.

KÜLTÜREL MİRAS YÖNETİMİ

Kültürel miras (somut kültürel miras) yönetimi; tanımlama, açıklama-yorum, muhafaza ve korumayı ifade eder. Kültürel mirasın ne olduğu, neyi kapsadığı, kapsadığı nesnelerle ilgili teknik terimlerin ne anlama geldiği, bazı kültürel miras nesnelerinin dönemiyle bağlantıları, bunların o dönemde ne amaçla kullanıldığı, ne gibi işlevlere sahip olduğu, bunların bakımlarının nasıl yapılacağı, uzun yıllar nasıl bozulmadan, yıpranmadan ve en az zarar görecek şekilde korunmaları gerektiği, eğer taşınmaz bir kültürel miras eseri ise yerinde ne gibi tedbirler alınarak korunacağı hususları hep kültürel miras yönetiminin cevaplaması gereken sorulardır.

Bu anlamda kültürel miras yönetimi; koruma, restorasyon, müzecilik, arkeoloji, tarihi sit, fiziksel kalıntılar, tarih ve mimariyle ilişkili ve bu ilişkili olduğu alanlar özel bilgi, beceri ve yetenek gerektiren sahalar.

Somut olmayan kültürel mirasın yönetimi ise dil, inanışlar ve gelenekler gibi kültürel unsurların korunmasını, yani kayıt altına alınmasını ifade eder.

YÖNETİM SÜRECİ OLDUKÇA SANCILI

Somut ve somut olmayan kültürel miras yönetim sürecinin çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya olduğu da bir gerçek.

Bu sıkıntılar somut kültürel miras için; şehirleşme, büyük ölçekli tarım, madencilik, erozyon ve bilinçli olmayan- artan sayıdaki ziyaretçilerdir.

Somut olmayan kültürel mirasın yüz yüze kaldığı sıkıntılar ise, dünyanın küreselleşmesiyle beraber toplumların özellikle bu mirası koruyacak gençlerin diğer toplumlardan daha kolay etkilenmeleri ve geçmiş nesillere göre bu değerlerin korunması gerekliliği konusundaki inancın azalmış olmasıdır. Bu çerçevede somut olmayan kültürel mirasın korunmasının somut kültürel mirasa göre daha zor olduğu ortadadır.

HALKI BİLGİLENDİRMEK ŞART

Bu noktada halkı kültürel miras konusunda bilinçlendirmeye yönelik çalışmalar önem kazanıyor. İlgili kuruluşların ve hükümetlerin birlikte hareket etmesi ve halkın bu konudaki bilincini artırabilecek politikalar üretilmesiyle gerekli adımalar atılmaya başlandı.

KÜLTÜREL MİRAS YÖNETİMİ SÜRECİ

Kültürel miras yönetimi 2. Dünya Savaşı ve sonrasındaki yıllarda iyi bir şekilde uygulanabildi. Savaş yıllarında birçok alanın yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olması nedeniyle acil koruma ve kurtarma çalışmalarına başlanma gereği duyuldu. Sonraki yıllarda tanımlanması ve korunması amacıyla düzenlemeler yapıldı ve bu süreç devam etti.

Ülkemizde kültürel miras ve müzecilikle ilgili birimler Kültür ve çatısı altında toplandı.

KORUMAK İÇİN DEVLET VE UNESCO İŞBİRLİĞİNDE

Sadece ülkelerin kendi çalışmalarıyla değil, aynı zamanda 'nun (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Organizasyonu) çalışmalarıyla da yok olmaya yüz tutmuş somut ve somut olmayan kültürel mirasın korunması için çalışmalar devam ediyor.

UNESCO, kültürel miras eserlerinin küreselleşen dünyada sadece o ülkelerin değil dünyanın değeri, dünyanın eseri olarak görür. Dünyadaki somut ve somut olmayan kültürel mirası korunması amacıyla çeşitli çalışmalar sürdürür.

1972 yılında World Heritage Convention (Dünya Mirası Komitesi) kültürel ve doğal mirası korumayı hedefleyerek; yok olmaya yüz tutmuş, kötü görünen veya korunması için yeterli finansal desteğin sağlan(a)madığı eserleri koruma amacıyla çalışmaya başladı. Bu amacı gerçekleştirmeye yönelik uygulamalar UNESCO Genel Konferansının 17 Ekim-21 Kasım 1972 tarihleri arasında Paris'te toplanan on yedinci oturumunda sözleşme imzalandı. İmzalanan sözleşme ile kültürel ve doğal mirasın korunması, güvence altına alınması için çalışmalar başlatıldı.

UNESCO'NUN KÜLTÜREL MİRASLA İLGİLİ STANDARTLARI

Korunacak eserlerin evrensel nitelikte, göze çarpan, dünyada bir başka benzerinin olmaması ve insanlık için tarih sanat veya bilim açısından önem taşımasına dikkat edilir.

BAŞKA STANDARTLAR DA DÜNYA MİRAS KOMİTESİNDEN

'nin korunacak miras listelerini oluştururken temel aldığı kriterler ise;
1-İnsanın yaratıcı zekasıyla ortaya konan ve ustalık gerektiren,
2-Uzun bir zaman diliminde ya da kültür coğrafyasında mimari ya da teknolojik gelişmeler, sanatsal anıtlar, şehir planları veya peyzaj mimarlığı açısından önemli olan ve insanlığa ait değerlerin değişkenliğini gösteren,
3-Yok olmuş ya da yaşayan medeniyetlerin geleneklerine şahitlik eden ayrıcalıklı ve tek olma özelliği taşıyan eserler ile,
4-İnsanlık tarihinde önemli devletleri-olayları işaret eden, göze çarpan teknolojik ya da mimari binalar veya manzaralar,
5- Dikkat çeken geleneksel yerleşim yerleri ve topraktan yapılmış örnekler (bu örnekler kültürel niteliklere sahip, önemli etkileri-etkilenmeleri olmuş alanlardır)
6- Doğrudan toplumla ilgili olaylar, gelenekler, fikirler, inanışlar, dikkat çekici nitelikteki sanatsal değeri olan çalışmalar olarak belirlenmiştir.

TÜRKİYE'DE KÜLTÜREL MİRAS

Türkiye toprakları, insanlığın ilk göçü sayılan ve 1.8 milyon yıl önce ilk kültürel üretimi yapan Homo Erectus'un Afrika kıtasından diğer kıtalara geçişinden itibaren, insanlığın bir kültür üretim ve aktarım merkezi kimliğini kazandı. Böylece Türkiye, gerek geçmiş kültür mirası ve gerekse çağdaş kültür elemanları ile kültür turizmi ürünlerinde çok önemli potansiyele sahip oldu.

Birçok devlete ve buna bağlı olarak kültüre ev sahipliği yapan Anadolu; doğal güzellikleri, medeniyetlerin günümüze bıraktığı izleriyle zengin bir somut kültüre sahip. İlk Türk devletlerinden itibaren getirdiği sözlü edebiyat geleneği, göçebe hayatına dair izleri, gelenekleri, başka kültürlerle etkileşimleri somut olmayan kültürünün de zenginliğini gözler önüne seriyor.

SOYUT KÜLTÜREL MİRASIMIZ ÖN PLANA ÇIKIYOR

Güzel ve zengin ülkemiz Türkiye'nin somut kültürü birikimiyle doğru orantılı ve korumak için üzerine epey emek harcanıyor. Yukarıda da belirttiğimiz gibi somut olmayan kültür mirasımız kaybolmak üzere.

Geçtiğimiz günlerde somut olmayan kültürel mirası daha gözle görülür kılmak, önemi konusunda bilinçlenmeyi sağlamak ve kültürel çeşitliliğe saygı içinde diyalogu desteklemek için, taraf devletlerin teklifi üzerine, insanlığın somut olmayan kültürel mirasının temsili bir listesi hazırlandı, güncellendi ve yayımlandı.

UNESCO İNSANLIĞIN SOMUT OLMAYAN KÜLTÜREL MİRASININ TEMSİLİ LİSTESİ

MEDDAHLIK

Meddahlık, taklit ve canlandırmalarla dinleyiciyi eğlendirmek amacıyla öykü anlatma sanatı olarak tanımlanabilir. Bu sanatı icra edenlere Arapça öven, metheden anlamında meddah denir.

Meddah, sanatını icra ederken bir sandalye üzerine oturur, değnek (pastav) ve mendil (makreme) gibi aksesuarlar kullanarak öyküsünde canlandırmalar ve taklitler yapar.

Değnek, dinleyicinin dikkatini çekmek ve anlatımları güçlendirmek için bir ses efekti olarak kullanılabildiği gibi oyunda anlatılan eşya ve canlıların temsili için de kullanılır.
Mendil ise ses değiştirmek veya çeşitli karakterlere bürünmek için kullanılır. Meddahların oyunlarında kullandığı bu eşyaların meddahlık geleneği içinde simgesel anlamaları olduğuna ilişkin tarihi kayıtlar da vardır.

Meddah öyküsünü anlatmaya değneğini yere üç defa vurarak "Hak dostum, hak" sözleriyle ve bir tekerlemeyle başlar. Kişi ve yer adları yüzünden kimse üzerine alınmasın diye "İsim isme, kisip kisbe, semt semte benzer, geçmiş zaman söylenir, yalan gerçek vakit geçer" şeklinde bir ifade kullanarak kimseyi gücendirmemeye çalışır. Anlatım esnasında bazen duraklayıp dinleyicinin anlamasına ve yorum yapmasına olanak tanır, bazen de en heyecanlı yerde keserek dinleyenlerden para toplar. İcrasını "Her ne kadar sürçülisan ettikse affola" diyerek tamamlar.

Meddahlık geleneğinin usta-çırak ilişkisi içerisinde sözlü anlatımlar yoluyla yaşatılması, anlatılan öykülerin günümüze ulaşmasını güçleştirmiştir. Dolayısıyla yayımlanmış meddahlık metinleri oldukça azdır. Geçmişte meddahlar sanatlarını saray ve köşklerde, sünnet düğünlerinde ve kahvehanelerde icra ederlerken günümüzde özellikle Ramazan ayında ve dini bayramlarda, televizyon programlarında ve çeşitli sahnelerde sergilemektedirler. İcra edilen eserlerin yer ve zamanındaki bu değişimler ve hikâyelerin konusundaki güncel kurgular ve bağlamlar, modern meddahlık olarak tanımlanan örneklerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur.
Prof. Dr. Nurhan Tekerek, Sinan Bayraktar, Ahmet Yenilmez ve Uğur Uzunok bu alanda dikkat çeken çalışmalara imza atmaktadırlar.

2003 yılında İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Kültürel Mirasının Başyapıtları arasına giren Meddahlık Geleneği, 2008 yılında UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi'ne alınmıştır.

MEVLEVİ SEMA TÖRENİ

, Allah'a ulaşma yolunun derecelerini sembolize eden, içinde dini öğe ve temalar barındıran ve bu haliyle ayrıntılı kural ve niteliklere sahip tasavvufî bir törendir. Mevlevîliğe özel bu seremoni, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (ö. 17 Aralık 1273) zamanında belli bir kurala bağlı kalmaksızın yapılırken Sultan Veled ve Ulu Arif Çelebi zamanından başlayarak disiplinli bir şekilde icra edilmiştir. Bu kurallar, Pir Adil Çelebi zamanına kadar geliştirilmiş ve son şeklini alarak günümüze kadar gelmiştir.
Tören, birbiriyle bütünlük içinde farklı tasavvufî anlamlar içeren naat, ney taksimi, peşrev, Devr-i Veledî ve dört selâm bölümünden oluşur.

Sema yapılan alandaki tüm hal ve tavırlar edep ve erkâna riayet edilerek gerçekleştirilir. Sema yapacak kişinin, Mevlânâ'nın yazılı eserlerini okuyup anlayabilecek kapasiteye ve müzik, kaligrafi gibi sanatlarla meşgul olabilecek yeteneğe sahip olması beklenir. Semazen için gerekli bu eğitim süreci onu, seyr-ü sülûk'a yani bilgiyi edindikten sonra değişimi ve gelişimi öngören İnsan-ı Kâmil yoluna ulaştırır. Maneviyat yolu; bağlılık, muhabbet, hizmet, Allah'ın hatırlanması ve inziva gibi pek çok aşamayı içermektedir.
Koreografisi ve karmaşık müzik yapısıyla hem sanatsal hem de ilahi aşkı anlatan Mevlevî Sema Törenleri, yaz ayları boyunca özellikle Konya ve İstanbul'da haftada en az iki kez gerçekleştirilmektedir. Ayrıca Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde oluşturulan Konya Türk Tasavvuf Müziği ve İstanbul Tarihi Türk Müziği Toplulukları, Mevlevî ayinlerinin yer aldığı etkinliklerde performanslarını sergiler. Mevlânâ'nın ölüm yıldönümü olan ve kulun Rabbine kavuşma gecesi olarak kabul edilen Şeb-i Arus'da (17 Aralık) gerçekleştirilen Mevlevî Sema törenlerine yurtiçi ve yurtdışından büyük bir izleyici kitlesi katılmaktadır.

UNESCO Yıldönümü Kutlamaları Listesi kapsamında 2007 yılı Mevlânâ'nın doğumunun 800'üncü yılı sebebiyle UNESCO tarafından "Mevlânâ Celâleddîn Rûmî'nin 800. Doğum Yıldönümü" olarak ilân edilmiş olup Türkiye'de ve dünyada yıl boyunca Mevlânâ ve Mevlevîlikle ilgili pek çok etkinlik düzenlenmiş ve Mevlevî Sema Töreni icra edilmiştir.

ÂŞIKLIK GELENEĞİ

Anadolu'nun kültürel belleğinin yanı sıra kültürel çeşitlilik ve zenginliğinin de önemli bir ifadesi olan Âşıklık geleneği; yüzyılların deneyimlerinden süzülerek biçimlenmiş, şiiri, müziği ve hikâye anlatımını içeren çok yönlü bir sanat. Kendine özgü geleneği ve icrası olan âşıklık geleneğinin en önemli niteliği, döneminin yaşayış ve hayata bakış tarzını, etik ve estetik değerlerini yansıtarak geniş halk kitlelerine hitap edebilmesi.

Geleneğe uygun bir biçimde şiir söyleyebilen, karşılıklı atışma yapabilen, hikâye anlatabilen ve icralarını çoğunlukla saz eşliğinde gerçekleştiren sanatçılara âşık; bu söyleme biçimine "âşıklık-âşıklama" denilmektedir. Bu sanatın temsilcileri, usta âşıkların yanında uzun yıllar çıraklık yaparak yetişmektedirler. Âşıklar, hem manzum hem de manzum-mensur eserlerle edebiyatımızda âşık tarzı adı verilen kendilerine has bir üslup oluşturmuşlardır.

Bu geleneğin önemli temsilcilerinden olan merhum Âşık Şeref Taşlıova, Neşet Ertaş, Veli Aykut, Mehmet Acet ve İsmail Nar Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından "Yaşayan İnsan Hazinesi" olarak ilan edilmişlerdir.

Âşıklık Geleneği, 2009 yılı itibariyle UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesine kayıtlıdır.

NEVRUZ

Kuzey Yarımküre'de bulunan ülkelerde, özellikle Türkçe ve Farsça konuşan topluluklar arasında yaygın olarak kutlanır. Farsça nev ve ruz kelimelerinden gelen Nevruz, ülkemizde Nevruz-i Sultan, Sultan Nevruz, Navrız, Newroz, Noruz, Mart Dokuzu, Gün Dönümü, Yılsırtı, Yumurta Bayramı gibi adlarla anılır. Yeni gün anlamına gelen ve bahar bayramı olarak da bilinen Nevruz, pek çok toplum için bir yılbaşı niteliği taşıyor. Nevruzun başlangıç tarihi Miladi takvime göre 21 Mart'tır.

Konar-göçer yaşayan toplulukların hayvancılık; tarım toplumlarının çiftçilik etkinliklerinin başlangıcı kabul edilen Nevruz, doğa ve evrene ilişkin bilgilerin kullanıldığı ve birçok uygulamanın gerçekleştirildiği uygun ortamı oluşturur. Bolluk ve bereket içinde yaşanması inancıyla gerçekleştirilen bu uygulamalar, aynı zamanda sosyal birliktelikleri de güçlendirerek kişiler ve toplumlar arasında aidiyet duygusunu arttırır.

Bütün bayramlarda olduğu gibi Nevruz Bayramı'nda da temizliğin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Nevruz öncesinde evlerde ve sokaklarda genel bir temizlik yapılır. Kutlamalar sırasında insanlar temiz veya yeni kıyafetler giymeye özen gösterir. Nevruzun kutlama alanının adeta bir renk cümbüşü şeklinde süslenmesi, renkli kıyafetlerin giyilmesi, uçurtmaların uçurulması, çeşitli renklerdeki yumurtaların tokuşturulması, insanların büyük bir ateş etrafında toplanması ve ateşten atlaması Nevruz kutlamalarının karakteristik özellikleri arasında yer almaktadır. Nevruz kutlamaları sırasında kışın uğurlanması ve baharın karşılanmasını konu alan oyunların oynandığı da görülmektedir. Nevruz'da gerçekleştirilen ortak uygulamalardan biri de bir nevi fal olarak adlandırılabilecek çeşitli işaretlerin okunarak gelecek hakkında insanların gerçekleşmesini istedikleri dileklere ilişkin yorumlarda bulunur.

Nevruz, 2009 yılında Azerbaycan, Hindistan, İran, Kırgızistan, Pakistan, Özbekistan ve Türkiye'nin ortak başvurusuyla İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesine kaydedilmiştir. Nevruz'un UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesine 2009 yılında ortak dosya olarak kaydettirilmesi farklı diller konuşan, farklı dinlere inanan ve farklı etnik kökenlerden gelen toplumlar arasında kültürel diyalog, saygı ve anlayış ortamının geliştirilmesi çalışmalarına son derece olumlu bir katkı sağlamıştır.

KARAGÖZ

Karagöz; deve veya manda derisinden yapılan ve tasvir adı verilen insan, hayvan veya eşya şekillerinin çubuklara takılıp arkadan yansıtılan ışıkla beyaz perde üzerinde hareket ettirildiği bir gölge oyunu türüdür. Küşteri meydanı olarak anılan Karagöz perdesinin ismi Şeyh Küşteri isimli tarihi bir simaya dayandırılır. Karagöz oynatan ve usta-çırak ilişkisi içinde yetişen sanatçıya hayali denir.

Hayali'nin yanına çırak olarak giren ve yardak adı verilen yardımcısının eğitimi, tasvirlerin çubuklara takılması ile başlar ve yardağın oyun oynatabilecek niteliğe erişmesine kadar devam eder. Önceleri yardımcılara ve oyun takımı ile görevli kişiye sandıkkâr denilmekteyken oyunlarda şarkıları, türküleri okuyanlara yardak, tef çalan yardımcıya da dayrezen adı verilmekteydi. Ancak günümüzde hayaliye yardım edenlerin tamamına yardak denilmektedir.

Karagöz, sanatçının performansına dayalı bir gölge oyunu olup Karagöz ve Hacivat arasında geçen karşılıklı komik diyaloglar ve atışmalara dayanır. Güldürü özelliği kelime oyunları, danslar ve hareketlerle sağlanır.
Oyununun başkarakteri olan Karagöz eğitim görmemiş, cesur, tepkilerini açıkça gösteren, çabuk öfkelenip kavga eden, yalancılığa ve ikiyüzlülüğe tahammül edemeyen gerçekçi bir halk adamı olarak oyundaki Hacivat, Çelebi, Tiryaki gibi eğitimli tiplerin konuşmalarını anlamaz ya da anlamaz görünüp sözcüklere ters anlamlar yükler. Bu karşıtlıklardan çeşitli komiklikler doğar. Her işe burnunu sokan, patavatsız yapısından dolayı sık sık zor durumda kalan Karagöz, oyunun sonunda bir yolunu bulup işin içinden sıyrılmayı başarır.
Hacivat ise Karagöz'ün tam tersi karakterdedir. Eğitim görmüş, iyi konuşan, bilgili, kişisel çıkarlarını ön planda tutan, kurulu düzeni kabul eden, içten pazarlıklı, nabza göre şerbet veren, tüm mahallelinin akıl danıştığı ve yardım istediği kurnaz bir tiptir. Karagöz'ü çalıştırarak onun sırtından geçinmeye çalışır.
Oyunda Karagöz ve Hacivat dışında Zenne, Çelebi, Tiryaki, Beberuhi, Laz, Kayserili, Kastamonulu, Rumelili Arap, Kürt, Arnavut, Frenk/Rum, Ermeni, Yahudi, Matiz, Külhanbeyi ve Çengi gibi farklı karakterler bulunmaktadır. Müzik ve dans Karagöz oyunlarının önemli unsurlarıdır. Karagöz oyunundaki tipler, yöresel müzik ve danslar eşliğinde sahneye çıkartılır. Söz, şiir, müzik, dans ve tasvir hareketlerinin uyumlu bir şekilde ortaya konması ile gölge oyunu bütünlük kazanır.

Karagöz oyunu dört bölümden oluşmaktadır. Hacivat'ın semai söyleyerek perdeye geldiği, perde gazelini okuduktan sonra Karagöz'ü çağırdığı ve Karagöz'le Hacivat'ın kavga ettikleri giriş bölümüne "mukaddime" (başlangıç) denir.
Bir sonraki bölümde Karagöz ve Hacivat'ın kişilik özellikleri ve karşıtlıkları vurgulanır. Karagöz ve Hacivat arasında geçen salt söze dayanan olaylar dizisinden sıyrılmış, somutlaştırılmış ikili konuşma yer alır. Buna "muhavere" (söyleşi, diyalog) denilir.
Asıl hikâyenin anlatıldığı ve diğer tiplerin perdeye geldiği üçüncü bölüme "fasıl" (oyun) adı verilir. Oyun, buradaki konuya göre isim alır.
Son bölümde Karagöz ile Hacivat oyundaki espriler ve yanlış anlamalardan dolayı seyirciden özür diler ve bir sonraki oyunun duyurusu yapılır.

Karagöz oyunu oynatma, tasvir yapımı ve bu geleneğin yaşatılmasında sağladıkları katkılarından ötürü Tacettin Diker, Orhan Kurt ve Metin Özlen 2010 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından "Yaşayan İnsan Hazinesi" olarak ilan edilmişlerdir.

Karagöz, 2009 yılında ülkemiz tarafından İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi'ne kaydettirilmiştir.

GELENEKSEL SOHBET TOPLANTILARI

(Yaran Sohbeti, Yaren Teşkilatı, Sıra Gecesi, Kürsübaşı Sohbeti, Barana Sohbetleri, Cümbüş, Delikanlı Örgütü, Gençler Heyeti, Gezek, Kef/ Keyif, Muhabbet, Oda Teşkilatı, Oturmah, Sıra Yarenleri, Erfene/Arfane, Gezek, Erfane/Gezek, Sıra Gecesi/Herfene, Velime Geceleri)

Farklı yörelerde farklı sayıda erkek gruplarının yılın özellikle kış aylarında ve belli kurallar çerçevesinde bir araya geldikleri sosyal dayanışma işlevli toplantıların genel adıdır. Toplantılar için sıklıkla Perşembe, Cuma veya Cumartesi günü seçilir. Akşam saatlerinde başlayan toplantılar, gece yarısına doğru sona erer. Her üyenin toplantıya zamanında gelmesi ve zamanında ayrılması beklenir.

Geleneksel sohbet toplantılarına genellikle 15 – 16 yaş ve üzerindeki erkekler katılmakta ve üye olmaktadır. Toplantıya katılmak isteyen kişilerin belli bir etnik grup ya da inançtan olma zorunluluğu bulunmamakla birlikte dürüst olma, sır saklama ve büyüklerine itaat etme gibi ahlaki niteliklere sahip olması beklenir.

Günlük yaşama dair her konuda sohbetlerin yapıldığı toplantılarda halk müziği, halk dansları, eğlencelik oda içi oyunlar, seyirlik oyunlar gibi etkinlikler ile yemek ve sofra kültürü de önemli yer tutmaktadır.

Geleneksel Sohbet Toplantıları 2010 yılında UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi'ne ülkemiz adına kaydettirilmiştir.

ALEVİ-BEKTAŞİ RİTÜELİ SEMAHI

Alevi ve Bektaşiler tarafından inançları gereği cemlerde icra edilen semah, hizmet sahipleri olan zâkirlerin çaldığı saz eşliğinde söylenen sözler ve müziğin ritmine uyarak yapılan mistik ve estetik hareketler ile Tanrı'ya ulaşma yoludur.

Semah, ağırlama, yürütme ve yeldirme olmak üzere üç ana bölümden oluşur. Ağırlama bölümü ağır hareketlerin yapıldığı semaha giriş bölümüdür. Yürütme, semahın hareketlenmeye başladığı bölümdür. Yeldirme ise semahın en hareketli ve icrası en zor olan son bölümüdür. Genelde bu şekilde üç bölüm olarak icra edilen semahların farklı icra örneklerini de görmek mümkündür.

Türkiye'de geleneksel müzik kültürünün yaşatılması ve zenginleşmesi açısından Semah, etkin bir rol üstlenmekte ve söz yapısı, ifade içerikleri açısından özgünlük taşıdığından hem halk edebiyatı ürünlerinin görünürlüğünü sağlamakta hem de bir topluluk edebiyatı olarak zenginlik yaratmaktadır.

TÖREN KEŞKEĞİ GELENEĞİ

Kadın ve erkek gruplarının toplu olarak iş paylaşımı ve katılımıyla büyük kazanlarda ve açık ateşlerde, buğday ve etin birlikte pişirilmesiyle yapılan tören yemeğine keşkek, bu yemeğin etrafında gerçekleşen ritüellere de Tören Keşkeği Geleneği adı verilir. Keşkek geleneği, toplumsal katılımın yüksek olduğu törenlerde ortak işgücü ve paylaşıma dayalı olarak gerçekleştirilen dayanışmacı bir sosyal pratiktir. Keşkek pişirilmeden önce buğday ve etin uzun süre boyunca dövülmesi ve pişirilme sırasında ise yemeğin ortak bir ritimle karıştırılması geleneğin sembolik yönlerini oluşturur.

Tören Keşkeği Geleneği, törene ilişkin kural ve ritüellerin geleneğe uygun ve düzenli olarak işletildiği Yozgat, Çorum, Çankırı, Amasya, Sinop, Adana, Erzincan, Tokat, Tekirdağ, Aydın, Muş, Muğla, Uşak, Sivas, Kırşehir, İzmir, Uşak, Antalya, Afyonkarahisar, Kastamonu gibi illerde görülmekle birlikte Türkiye genelinde yaygın olarak uygulanmaktadır. Tören keşkeği sünnet ve evlenme düğünleri, Ramazan ve Kurban bayramları, Muharrem ayı, hayırlar, Hac ziyareti yemeği, toplu yağmur duaları ve mevlüt gibi vesilelerle veya mevsimlik bir kutlama töreni olan Hıdırellez gibi özel günlerde pişirilerek dağıtılır. Keşkek töreninin bir parçasını oluşturan keşkek yemeği evlerde veya lokantalarda törensel boyutunun dışında, bir öğün yemeği olarak da görülebilir.

Tören Keşkeği Geleneği, 2011 yılı itibariyle UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesi'ne alınmıştır.

MESİR MACUNU FESTİVALİ

Kültürel ve geleneksel çeşitli uygulamaları içeren ve baharın başlangıcı olarak kabul edilen Nevruz haftasında (21-24 Mart) kutlanan Mesir Macunu Festivali, Manisa'da yaklaşık 400 yıldır devam ediyor.

Şifalı bir yiyecek olduğu kabul edilen mesir macununun ortaya çıkışı tarihsel bir öyküye dayanır. Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi Hafsa Sultan, Manisa'da nedeni anlaşılamayan bir hastalığa yakalanır. Bu hastalığa çare için Sultan Cami Medresesi'nin başhekimi Merkez Efendi, 41 çeşit bitki ve baharatın karışımından oluşan bir macun hazırlar. Mesir macunu ismiyle günümüze kadar ulaşan bu şifalı karışım, Hafsa Sultan'ı kısa sürede sağlığına kavuşturur. Yardımsever kişiliğiyle bilinen Hafsa Sultan, iyileşmesini sağlayan mesir macununun her yıl Nevruz haftasında halka dağıtılmasını ister. Küçük kâğıtlara sarılan macun, Sultan Cami'nden halka saçılır. O günden bu güne her yıl aynı dönemde Sultan Cami etrafında toplanan halka, şenlikler yapılarak mesir macunu dağıtılır.

Mesir Macunu, kuşaktan kuşağa aktarılan geleneksel bilgiler doğrultusunda hazırlanır. Mesir macununun içeriğinde anason, çörekotu, hardal tohumu, Hindistan cevizi, kakule, karabiber, karanfil, kimyon, kişniş, ravent, safran, sakız, tarçın, vanilya, yenibahar, zencefil, havlıcan, portakal kabuğu, sinameki, rezene gibi bitki ve baharatlar bulunur. Macunu yapan aşçıbaşı, baharatların ve bitkilerin tazeliğini kontrol eder, malzemelerin oranlarını belirler, pişirme ortamını ve ekipmanını gözden geçirir. Aşçıbaşı, hazırlık aşamalarında yanında bulunan çıraklarına bilgi ve deneyimlerini sözlü ve uygulamalı olarak sürekli aktarır ve böylece geleneksel bilginin devamlılığını sağlar.

Mesir Macunu Festivali 2012 yılında UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesi'ne ülkemiz adına kaydettirilmiştir.

TÜRK KAHVESİ VE KÜLTÜRÜ GELENEĞİ

Türk kahvesi kültürü ve geleneği, kahvenin İstanbul'da kahvehanelerde servis edilmeye başlandığı 16. yüzyıla kadar uzanıyor. Geleneğin, tadını eşsiz yapan ve sosyalleşmeye katkıda bulunan, iki ünlü yönü var.

Bir içecek türü olarak, Türk kahvesinin, özel hazırlama teknikleri vardır ve yıllar öncesine dayanan bu teknikler günümüzde hala kullanılmaktadır. Kahve hazırlamada kullanılan geleneksel yöntemler, sanatsal değeri olan, cezve, fincan, havanlar gibi özel araçların ve gümüş takımlarının gelişimine yol açmıştır. Zaman gerektiren hazırlama teknikleri sayesinde, Türk kahvesi damağınızda uzun süre tadını ve tazeliğini bırakır. Diğer çeşit kahvelerden daha yumuşak, aromalı ve yoğundur. Türk kahvesini kendine özgü olan aroması, telvesi ve köpüğüyle diğer kahvelerden ayırmak oldukça kolaydır.

Türk kahvesi sadece bir içecek değil aynı zamanda, sosyalleşmek için kültürel boşlukları, toplumsal değerleri ve inançları bir araya getiren toplumsal bir çalışmadır. Türk kahvesinin sosyalleştirme rolü, İstanbul'da, dikkat çeken dekorasyonlarıyla, ilk kahvehanelerin açılmasına dayanır. Kahvehaneler o zamanlarda ve hala, insanların kahve içtiği, sohbet ettiği, haber paylaştığı, kitap okuduğu ve sosyalleştiği yerlerdir.
Gelenek başlı başına misafirperverlik, arkadaşlık, nezaket ve eğlence sembolü. Tüm bunlar ünlü Türk atasözü 'bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.' ile belirtilmiştir. Bu söz, kahvenin, Türk kültüründe ne kadar önemli olduğunu ve Türk kültürünün ne kadar içine işlemiş olduğunu gösteriyor.

Türk kahvesi kültürü ve geleneği 2013 yılı itibariyle ülkemiz adına UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesine kaydedilmiştir.

EBRU: TÜRK KAĞIT SÜSLEME SANATI

Ebru, kendine özgü tekniklerle hazırlanan ve tekneye alınan suyun üzerinde boyalarla oluşturulan desenlerin kağıda aktarılmasıyla yapılan geleneksel bir sanattır.

13. yüzyılda ilk Ebru formları Orta Asya'da görülmüş olup İran aracılığıyla Anadolu'ya yayıldı. Osmanlı döneminde, Türk hat ustaları ve sanatçıları yeni formlar yaratmış ve tekniklerini geliştirdiler.

Ebru sanatı, kendine has malzeme ve uygulama özelliğine sahip. Ebru sanatında kullanılan bütün malzeme ve araçlar ebrucu tarafından hazırlanır. Boyaların tamamı tabiattan doğal yöntemlerle elde edilir. Suyun yoğunlaşmasını sağlayan kitre bitkisel esaslı bir ana malzemedir. Boyaların kitre üzerinde açılmasını sağlayan doğal asit de hayvanın safra kesesindeki öd'dür. Kitreyle yoğunlaştırılmış su üstünde doğal yöntemlerle hazırlanan boyalar aracılığıyla oluşturulan desenler kağıt üzerine geçirilir.

Ebru ve hat sanatında profesyonel olarak derin bilgi ve yüksek düzeyde becerilere sahip Fuat Başar, Yaşayan İnsan Hazinesi olarak ilan edilmiştir.

Ebru: Türk Kağıt Süsleme Sanatı, 2014 yılı itibariyle ülkemiz adına UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesine kaydedilmiştir.

GELENEKSEL ÇİNİ USTALIĞI

Hamur haline getirilmiş killi toprağın pişirilmesiyle yapılan, çeşitli renk ve motiflerle süslenmiş sırlı seramik ev eşyaları veya duvar panolarına "çini" denir. Çinicilik ise, "minai", "lüster", "perdah", "sıraltı" gibi kendine özgü yapım ve süsleme teknikleriyle 12. yüzyıldan beri yaşayan geleneksel Türk çini sanatının etrafında şekillenen zanaatkârlığı ifade ediyor.

Çini ustaları, doğayla ilgili geleneksel bilgi içeren reçeteler doğrultusunda yaptıkları çinilerde 16. yüzyıldan beri yaygın olarak "sıraltı tekniği"ni kullanırlar. Bu teknikte çamur, reçetesine göre hazırlanarak hamur haline getirilir.

Hamur şekillendirildikten sonra üzerine astar sürülerek kurutulur ve çini fırınlarında pişirilerek "bisküvi" denilen pürüzsüz bir yüzey elde edilir. Kağıt üzerine ajur tekniği ile delinip hazırlanan desenler kömür tozuyla yüzeye aktarılır ve desenin dış konturları (tahrir) siyah boya ile fırça kullanılarak elle çizilir. Sonraki aşamada çeşitli renklerle desenler boyanır. Son olarak, seramiğin üzeri sır ile kaplanır ve ikinci kez 900-940°C derecede pişirilerek çininin yapımı tamamlanır.

Geleneksel çini sanatının taşıyıcıları ve uygulayıcıları çini ustalarıdır. Türkiye'de 5000'den fazla çini ustası olduğu tahmin edilmektedir. Çini atölyelerinde, şekillendirmeleri yapan "çarkçı", süsleme ve dekorları yapan "tahrirci", desenlerin iç kısımlarını boyayan "boyamacı" ve fırınlama işlerini yapan "fırıncı" gibi isimlerle anılan ustalar, kalfalar ve çıraklar da bulunmaktadır. Bu kişiler geleneğin taşınmasında ve uygulanmasında önemli bir gruptur.

Geleneksel çini sanatı alanındaki derin bilgileri ve yüksek düzeyde becerileri göz önünde bulundurularak, Sıtkı OLÇAR ve Mehmet GÜRSOY Yaşayan İnsan Hazinesi olarak ilan edilmişlerdir.

"Geleneksel Çini Ustalığı", 28 Kasım-02 Aralık 2016 tarihleri arasında Etiyopya/Addis Ababa'da düzenlenen Somut Olmayan 11. Olağan Toplantısı'nda ülkemiz adına UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesine kaydedilmiştir.

İNCE EKMEK YAPMA VE PAYLAŞMA KÜLTÜRÜ: LAVAŞ, KATIRMA, JUPKA, YUFKA

Lavaş, Katırma, Jupka ve Yufka, oklava ya da elle açılan yuvarlak veya oval biçimli ince ekmek türlerinden olup Azerbaycan, İran, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye'de yaşayan halklarca sadece yemek amaçlı bir tüketim maddesi değil, aynı zamanda bu coğrafyada geçmişten günümüze aktarılan ortak bir yapma ve paylaşma kültürünü simgeler.

İsimleri sıralanan ince ekmeklerin her biri buğday veya çavdar unundan mayalı veya mayasız olarak yapılır. Türkiye'de, lavaş mayalı, yufka ise mayasız buğday unundan elde edilir. Lavaş, "tandır" denilen geleneksel yöntemlerle yapılan toprak veya taş fırınlarda pişirilirken yufka ise daha uzun süre dayanması amacıyla mayasız hamurdan yapılarak ateş üstüne konan "sac" üzerinde pişirilir. Kazakistan ve Kırgızistan'da yaşayan topluluklar, açılan ince ekmeği büyük kazanlarda köz ateşinde ısıtarak pişirmektedirler. Lezzet açısından hamurun is çıkarmayan odun ateşinde veya köz üzerinde pişirilmesi tercih edilir.

Kırsal alanlarda toplumsal dayanışmanın bir göstergesi olarak her aile için özellikle kışa hazırlık olarak komşuların yardımıyla (imece yöntemiyle) pişirilir.

"İnce Ekmek Yapma ve Paylaşma Kültürü: Lavaş, Katırma, Jupka, Yufka", 28 Kasım-2 Aralık 2016 tarihleri arasında Etiyopya/Addis Ababa'da düzenlenen Somut Olmayan Kültürel Miras Hükümetlerarası Komite 11. Olağan Toplantısı'nda UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi'ne Azerbaycan, İran, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye adına çokuluslu olarak kaydedilmiştir.

BAHAR KUTLAMASI: HIDRELLEZ

Hıdrellez, yüzyıllardan günümüze kuşaktan kuşağa aktarılan Türkiye ve Makedonya'nın ortak somut olmayan kültürel mirasıdır. Bahar Kutlamaları: Hıdrellez; sözlü gelenekler ve anlatımlar, gösteri sanatları, toplumsal uygulamalar, ritüeller ve şölenler, doğa ve evren ile ilgili bilgi ve uygulamalar olmak üzere somut olmayan kültürel mirasın dört alanını kapsar.

Hıdrellez, Hıdır ve İlyas isimlerinin birleşiminden oluşan bir isimdir. Hıdır ve İlyas'ın toprağın ve suyun koruyucusu olarak insanlara yardım ettiklerine, yılda bir defa 6 Mayıs'ta bir araya geldiklerine inanılmaktadır. 6 Mayıs günü doğanın uyanışı olarak kabul edilir ve Bahar günü olarak kutlanır. Hıdrellez iki ülkede de çeşitli etkinlikler ve doğanın uyanışı ile ilgili yapılan ritüellerle kutlanmaktadır. Bütün bu uygulamalar ve ritüeller bir sonraki yılın bolluk, bereket, sağlık, huzur ve mutluluk içinde geçmesi için yapılan dileklere dayanır.

Bahar: Kutlaması: Hıdrellez, 4-9 Aralık 2017 tarihleri arasında Güney Kore'nin Jeju Adası'nda gerçekleştirilen Somut Olmayan Kültürel Miras Hükümetlerarası Komite 12. Olağan Toplantısı'nda Türkiye ve Makedonya ortaklığında çokuluslu dosya olarak İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi'ne kaydettirilmiştir.

Bunların yanında bir de acil koruma gerektiren somut olmayan kültürel mirasımız vardır.

ISLIK DİLİ

Islık dili; parmak, dil, diş, dudak ve yanaklar yardımıyla oluşan "ıslık"ın, kelime değeri kazanmasıyla kurulan iletişim sisteminin adıdır.

Türkiye'nin Doğu Karadeniz Bölgesi'nin dağlık ve engebeli yapısı özellikle konut yerleşimlerinin birbirinden uzak olmasına yol açmış, dolayısıyla bölge insanı günlük hayattaki iletişimini, uzaktan uzağa ıslığın çıkarmış olduğu yüksek ses hacminden yararlanmak suretiyle gerçekleştirme yolunu bulmuştur.

Günümüzde Türkiye'nin Doğu Karadeniz Bölgesinde 10.000'e yakın insanın ıslık dilini konuşabildiği ve/veya anlayabildiği tahmin ediliyor. Islık dilinin, başta Giresun ili ve özellikle Çanakçı ilçesinde olmak üzere, Ordu ve Gümüşhane'nin kırsal alanlarında yaşayan topluluklar tarafından yaşatıldığı gözlemleniyor.

Bilimsel araştırmalarla kanıtlandığı üzere; ıslık dilini kullanan insanların beyinlerinin hem sağ hem de sol loblarını eşit derecede kullanabilmesinin insan yaratıcılığına olumlu katkısı olduğu ilgili topluluk tarafından düşünülmektedir. ( Kültür ve Turizm Bakanlığı)

2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN