Arama

Medeniyeti İslâm’ın Amentüsü’nde arayan :

Medeniyeti İslâm’ın Amentüsü’nde arayan vatan şairi: Mehmet Âkif Ersoy

İslâm ve vatan aşığı, ’nın güftekârı, “’un bütün hayatı mücadelelerle geçti. Millî Mütareke döneminde kurtuluş hareketlerine destek veren Mehmet Âkif, millî şiirimizin dizelerine de imzasını attı. Fakat o çok sevdiği “öz vatanından dünyada cüdâ” oldu ve “vatan haini” ilân edildi. Mısır’a iltica ettirilen Âkif, ancak yıllar sonra kansere yakalandığında Türkiye’ye dönebildi ve kısa süre sonra da yaşama gözlerini yumdu.

"Ey Müminler!
Milletler yalnız topla, tüfekle, zırhla, ordularla, tayyarelerle yıkılmıyor, yıkılamaz. Milletler ancak aralarındaki birlik çözüldüğünde, herkes kendi başının derdine düştüğü zaman yıkılır. Atalarımızın 'Kale içinden alınır' sözü kadar büyük söz söylenmemiştir."

, 20 Aralık 1873'te İstanbul'da doğdu. Babası Fatih Medresesi müderrislerinden Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Devleti'ne bağlı Arnavutluk'un İpek kazasına bağlı Şuşise Köyü'nden İstanbul'a gelmiş; annesi Emine Cemile Hanım ise, Buharalı Mehmet Efendi'nin kızı olarak Samsun'da doğmuştu. Mehmet Tahir Efendi, ona ebced hesabıyla doğduğu yıl olan 1290'a karşılık gelen Rağıf ismini vermişse de, çevresi tarafından Âkif olarak çağırıldı. Âkif dışında bir de Nuriye adında bir kızları bulunuyordu.


Mehmet Âkif, İstanbul'da Fatih'in Sarıgüzel semtinin Nasuh Mahallesi'nde doğdu. Çocukluğu Osmanlı Devleti'nin "hasta adam" olarak nitelendirildiği döneme denk geldi. 1878 yılında, Akif 4 yaşındayken Fatih'de Emir Buhari Mahalle Mektebi'ne başladı. Burada iki yıl eğitim gördükten sonra Fatih İbtidaisi'ne geçti. Aynı yıl babası ona Arapça dersleri vermeye başladı.

MEHMET ÂKİF ŞİİRLE TANIŞIYOR

Babasının yazın Emin Paşa'nın çocuklarına ders vermesi sebebiyle Emin Paşa'nın çocukları ile arkadaşlık kurdu. Mehmet Âkif, 1882 yılında ilköğretimini tamamlayarak Fatih Merkez Rüştiyesi'ne başladı. Ayrıca Fatih Camii'nde Esad Dede'nin İran Edebiyatı derslerine katılıyordu. Lise eğitiminde Mülkiye'nin İdadi bölümünde başladıktan sonra yüksek kısmına geçti. Kısa bir süre sonra evlerinin yanması ve babasının vefatı sebebiyle okula devam edemeyip sivil veterinerlik okulu olan Baytar Mektebi'ne geçti. Şiirle ilgisi bu dönemde başlayan Mehmet Âkif, ilk şiirlerini bu dönemde yazmaya başladı.

"Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak…

Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.

Dünyâda inanmam, hani, görsem de gözümle:

Îmânı olan kimse gebermez bu ölümle.

Ey dipdiri meyyit! "İki el bir baş içindir."

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!"

22 Aralık 1893 tarihinde birincilik ile mezun olmasından sonra Orman ve Ma'adin ve Ziraat Nezare'Baytar Müfettiş Muavini olarak tayin edildi. 1895 yılında ilk eseri olan 7 beyitlik gazeli "Kur'an'a Hitab", Servet-i Fünun Gazetesi'nde yayınlandı. 4 yıl boyunca Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da görev yaptı. Bu seyahatler Mehmet Âkif'in düşünce ve yazın hayatını çok etkiledi.

1 Eylül 1898'de 25 yaşında iken Tophane-i Amire veznedarı Mehmet Emin Bey'in kızı İsmet Hanım ile evlendi. Aynı yıllarda Maarif Dergisi'nde ve Resimli Gazete'de şiir yazıları ve Arapça, Farsça ve Fransızca'dan yaptığı çevirileri yayınlandı. 1906 yılında Halkalı Ziraat Mektebi'ne Kitabet-i Resmiye Muallimi ve 1907'de Çiftlik Makinist Okulu'na Türkçe öğretmeni olarak atandı. Ardından bir yıl sonra II. Meşrutiyet'in ilan edildiği dönem İstanbul'da Umur-i Baytariye Dairesi Müdür Muavinliği'ne getirildi. 1908-1910 yılları arasında "Sırat'ı Müstakim" dergisinde yazdığı dönem en ünlü şiirleri "Küfe" ve "Seyfi Baba" yayınlandı.

"His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz?

Kendin mi senin yoksa ümidin mi yüreksiz?

Atiyi karanlık görüvermekle apıştın.

Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!"

KURTULUŞ HAREKETLERİNE DESTEK VERDİ

Kısa bir süre sonra Darülfünun Edebiyat-ı Umumiye müderrisliğine tayin edilen Mehmet Âkif, uzun süre bu kadroda kaldı. 1913'te İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdi. sırasında bu cemiyete bağlı bir örgüt olan Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla Almanya'daki Müslüman tutsakların durumunu incelemek üzere Berlin'e gönderildi. Ardından Arabistan ve Lübnan'a gitti ve burada batı-doğu ayrımına şahit oldu. İstanbul'a döndükten sonra Darül-Hikmet-i İslamiye'nin başkâtipliğine atandı.

1920 yılının Ocak ayı sonlarında Mehmet Âkif, başyazarı olduğu gazetesi yazıhânesine geldi. Yakın dostu 'i buldu. "Hazırlan!" dedi, "Hemen cepheye gidiyoruz artık buralarda duramıyorum!" Hemen yola koyuldular. İlk hedef Balıkesir'di. 12 Şubat 1920 Cuma günü, Zağanos Paşa Camii'nde Cuma hutbesi verdi Mehmet Âkif. Sözlerine besmeleyle ve hemen arkasından "Ey Müslüman!" diyerek başladı:

"Cihan alt üst olurken seyre baktın, öyle durdun da,

Bugün bir serseri, bir derbedersin kendi yurdunda!

Hayat elbette hakkın… Lâkin ettir haykırıp ihkak;

Sağırdır kubbeler, bir ses duyar: Da'vâ-yı istihkak."

Millî Mütareke döneminde kurtuluş hareketine destek verdi. Balıkesir'de yaptığı bu konuşmadan dolayı İstanbul'daki görevinden alındı. Kurtuluş mücadelesinin binlerce neferinden biriydi artık Âkif ve o neferin sözüyle destek verdiği Milli Mücadele 1920 yılına gelindiğinde artık kazanılmıştı, ama yapılacak daha çok iş vardı. Bir memleket kurulacaktı ve yıllar boyu savaşlarda ezilmiş, savaşlarda azalmış o memlekete Âkif ve Âkif'in nesli lâzımdı. Onun deyimiyle "Âsımlar" lâzımdı…

Mehmet Âkif, 23 Nisan 1920'de açılan ilk mecliste, Burdur Milletvekili olarak yer aldı. Ancak görev yeri Ankara değil; Anadolu'ydu. Kısa sürede 11 şehir dolaştı. Camilerden insanlara seslendi ve millete hep aynı şeyi söyledi: "Fesattan uzak durun!"

"Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?

Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı…"

Söylediği her söz kayda geçiyor, sonra Sebilürreşad gazetesinde basılıyor ve Anadolu'ya yayılıyordu. Âkif, her hutbenin sonunda cemaate bir de şiirle sesleniyordu. Eşsiz hitabıyla herkesi ağlatıyordu. Millet, istiklâlin değerini anlamıştı, ancak bu duyguyu bir de şiirle anlatmak gerekiyordu.

"KORKMA" DİYE BAŞLADI SÖZE!

1921'de bir yarışma düzenlendi. İstiklâl duygusunu anlatacak bir şiir yarışmasıydı bu. "" seçilecekti ve yarışma ödüllüydü. Âkif yazmak istiyordu; ama ödülü istemiyordu. Maarif Vekili Hamdullah Suphi'nin de desteği ile İstiklâl Marşı için açılan yarışmaya ödülü istemediğini belirterek giren Mehmet Âkif Ersoy, 724 şiir arasından yarışmayı kazandı ve 18 Mart 1921'de İstiklâl şiiri olarak kabul edildi.

"Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!

O benimdir, o benim milletimindir ancak!"

1924 yılında Osman Zeki Üngör tarafından bestelenerek "Türkiye Cumhuriyeti'nin Milli Marşı" olarak ilân edildi. Mehmet Âkif, yarışmadan kazandığı 500 lirayı kabul etmeyerek Türk Ordusu'na armağan etti.

İNÖNÜ DÖNEMİNDE "VATAN HAİNİ" İLÂN EDİLDİ

İstiklâl için kaleme aldığı şiir ile Mehmet Âkif, âdeta bir destan yazdı. O destanı yazan "", birkaç yıl sonra, İsmet İnönü yönetime hâkim olunca, bu kez "vatan hainliği" ile suçlandı.

Saltanat kaldırılmış, Cumhuriyet ilân edilmiş, hilâfete son verilmişti. Ardından harf, şapka devrimleri geldi. O ise buna karşıydı. Batılılaşmanın büyük sorunlar getireceğine inanıyordu. Bu yüzden Türkiye'den kovuldu; Mısır'a yerleşmek zorunda kaldı. "Sakıncalı", "zehir saçıyor" olarak istihbarat raporlarında adı geçti ve artık bir "mülteci"ydi ismi onun.

"Virânelerin yasçısı baykuşlara döndüm,

Gördüm de hazanında bu cennet gibi yurdu

Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum;

Yâ Rab, beni evvel getireydin ne olurdu?"

1936 yılına kadar Mısır'da Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. Siroz'a yakalanması üzerine 1935'te Lübnan'a, 1936'da Antakya'ya gitti. Hastalığının ilerlemesi üzerine vatan topraklarına döndü ve 27 Aralık 1936'da İstanbul'da vefat etti. Mezarı Edirnekapı Şehitliği'nde bulunmaktadır.

"Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?

Emin ol onu en çolpa herifler de becerir.

Sade sen gösteriver 'işte budur kubbe' diye,

İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye…

Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhât, o zaman,

Bir Süleyman daha lâzım yeniden bir de Sinan"

ÜSTÂDIN ESERLERİ

Vatan şairi Mehmet Âkif Ersoy'dan geriye onun eşsiz eserleri kaldı. En önemli eseri olan "Safahat", yedi kitaptan oluşuyor. 1911 yılında yazdığı birinci bölümde Osmanlı toplumunun meşrutiyet dönemini; 1912 yılında yazdığı "Süleymaniye Kürsüsünde" adlı ikinci kitapta, Osmanlı aydınlarını işledi. 1913'de Safahat'ın üçüncü bölümü olan "Halkın Sesleri"ni ve 1914 yılında dördüncü bölüm "Fatih Kürsüsünde"yi yazdı. Ardından 1917 tarihli "Hatıralar" ve Birinci Dünya Savaşı hakkında görüşlerinin yer aldığı 1924 tarihli "Asım"ı yazdı. Son ve yedinci bölüm olan "Gölgeler"i 1933 yılında yazdı. Şiirlerinin toplu olarak yer aldığı yedi kitaplık eserine "İstiklal Marşı"nı koymayarak bu eserini Türk Milleti'ne armağan etmişti.

Başlangıcı 1911 olan "Safahat", 1933 yılında tamamlandı. Özmer Ziya Doğrul, Mehmet Akif Ersoy'un kitaplarına almadığı şiirlerini de ekleyerek eseri, 1943 yılında tekrar yayımladı. Ardından 1987 yılında M. Ertuğrul Düzdağ, eseri önceki baskıları arasındaki farkı gösteren yeni bir basımını yaptı. "Kur'an'dan Ayet ve Hadisler" ve "Mehmet Akif Ersoy'un Makaleleri" adlı çalışmaları da ölümünden sonra yayımlandı.

Mesnevi, Hafız Divanı, Güllistan, Fuzuli'nin Leyla ve Mecnun'u, Victor Hugo, Lamartine ve Emile Zola gibi eserleri okumuş olan Mehmet Akif Ersoy'un eserleri anlatıya ve övgüye dayalıdır. "Sanat sanat içindir" görüşüne karşı çıktı, İslâmî yönü ağırlıkta bir edebiyat tarzı benimsedi. Edebiyat dili olarak Milli Edebiyat akımına karşı çıktı, aruz kullandı. Hatta edebiyatta batılılaşma konusunda Tevfik Fikret ile çatıştı.

Fikriyat

2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN