Arama

Klasik edebiyatta aşığın hayali güzeller

Yayınlanma Tarihi: 19.08.2018 00:00 Güncelleme Tarihi: 19.08.2018 17:56
Klasik edebiyatta aşığın hayali güzeller

“Sevgili her şeyden önce anonim bir varlıktır. Bütün devirlerde, dönemlerde var olan bu imaj binlerce şairin katkısıyla oluşmuştu. Kaynağını gerçek hayattan alan sevgili tipi edebî açıdan teşbih ve mecazlarla yüceltilmiş ve bir timsali haline getirilmişti. Bu yüzden yarı idealize edilmiş sevgili daha çok güzellik unsurları üzerinden anlatılır. Mesela ağzı vardır ama bildiğimiz insan ağzına benzemez, uzun boyludur ama kimse onun boyuna ulaşamaz, bakışlarıyla öldürür, yaralar, dudağıyla can verir, kaşları yay olur kirpik oku atar. Bu özelliklerle gerçeklikten ayrılır.”

" bütün bir hayatımız boyu aradığımız yitiğimizdir" der Halil Cibran. Bir ömür onu aramakla geçer ama aslında tam olarak adlandıramadığımızdır güzel. Onu tanımlamaya, sıfatlarla yakalayıp anlaşılır kılmaya çabalarız. Çünkü gönlümüz 'güzel'i ele geçirmeye çalışır. Onu anlayıp, sırlarına vâkıf olabilirsek elde edebileceğimizi düşünürüz içgüdüsel olarak. Oysa 'güzel' doğası gereği asla yakalanamayan, ele avuca gelmeyen, hayalsi bir varlıktır. Zaten ne zaman ki onu elde ettiğimizi düşünürüz, aniden solan bir çiçek kalır elimizde. Güzelliğin kaynağı olan o gizemli ruh, artık uçup gitmiştir çünkü. Ve bu devran böyle döner, bu gökyüzünde yıldızların ilk belirdiği âlemlerden bu yana. Gönül güzeli, yani ona göre bu dünyada sonsuz mutluluğunun kaynağı olan kusursuzluğun tezahürlerini aramayı sürdürür. Çoğu zaman bilinçsizce ama her daim yaşama içgüdüsüne denk bir şevkle…

AŞK VE SEVGİLİ ŞİİRİN ODAĞI

Divan şiirinde aşkın dolayısıyla sevgilinin yerine dair Mehmet Kaplan şunları söyler: ", âşık ve maşuk odağında kendine ait bir aşk kurgusuyla karşımıza çıkan divan şiirinin baş aktörü şüphesiz sevgilidir. Güç, kuvvet ve otorite sahibi, sultanların dahi kapısında beklediği sevgili bu yönüyle divan şiirinin de sultanı sayılır. Bu özelliği ile birlikte makamı gökler katında, güzellikte bir benzeri olmayan, ulaşılmaz olduğu için âşığın hayaliyle yetindiği soyutlanmış bir tiptir. Sevgilinin âşığa karşı acımasız oluşu, sürekli cevr ü cefa etmesi, âşığı ah ve gözyaşı içinde bırakması ise bu kurgunun bir başka yönünü oluşturur. Bu aşk kurgusu âşığı olgunlaştırma eksenindedir. Gerçek hayattaki hüviyetinden sıyrılmış edebî esere göre şekillenmiş bu aşk kurgusu ve tipler aynı zamanda edebî eserlerin anahtarı olma görevini de üstlenirler."

EDEBİYATTA TANIMDIR AŞK...

Güzeli tanımlayabilmek için çıkılan yoldaki bu belki de baştan kaybedilmiş savaşta, edebiyat her daim ilk başvurduğumuz kaynaklardan biri oldu. Güzellik ve edebiyat… İkisi de ruhlarını aynı kaynaktan beslediklerinden olsa gerek, birbirlerini iyi tanır ve iyi anlaşırlar. Eğer bir güç varsa bu dünyada güzelliğin gizemini çözebilecek, o da kuşkusuz edebiyattır.

Divan şairinin derdi, sevgilinin güzelliğini anlatırken, modern edebiyatta olduğu gibi okurun kafasında canlandırabileceği bir insan imgesi çizmek değildir; onun derdi sevgilinin acımasızlığını, ona duyulan özlemi ya da vuslatın sevincini, ona çizdiği yay gibi kaşlar, ok gibi kirpikler ya da şairin bahtı kadar kara saçlar üzerinden anlatmaktır. Sevgilinin kaşları boşuna yay değildir, o kaşlar ile yaralamıştır şairin kalbini; kirpikleri bir kılıç kadar keskindir ki onlarla delip geçmiştir şairin ruhunu…

AŞIKLARI KALIPLAŞTIRAN SÖZCÜKLER

Klâsik edebiyatımızın benzetmeler dünyası ve bunlarla örülmüş mazmunlarının çerçevesi belirlidir. Şairler ancak bu belirlenmiş esaslar içerisinde serbesttirler ve yine bu alan içerisinde hünerlerini göstermek durumundalar. Esasen bu kurallarda önceden belirlenmişlik, sadece bizim Klâsik edebiyatımıza özgü değil, bütün klâsik edebiyatlar için geçerli bir husus. Zaten bir edebiyatı "klâsik" yapan temel özelliklerden biri de budur. Bu anlamda, Fuzûlî'nin Farsça Divan'ının ön sözünde dile getirdiği şu görüşleri, konuyu açıklar mahiyettedir.

"Öyle zamanlar olmuştur ki, gece sabahlara kadar uyanıklık zehrini tatmış ve bağrım kanaya kanaya bir mazmunu bulup yazmışım, sabah olunca diğer şairlerle tevârüde düştüğümü görüp yazdıklarımı çizmişimdir. Öyle zamanlar olmuştur ki, gündüz akşama kadar düşünüp düşünce deryasına dalarak şiir elması ile kimse tarafından söylenmemiş bir inci delmişim; bunu görenler, 'Bu mazmun anlaşılmıyor, bu lafız erbâbı arasında kullanılmaz ve hoş görülmez' der demez o mazmun gözümden düşmüş, hatta kalemi elime alıp onu kâğıda geçirmek bile istememişimdir."

Böyle bir zaruretin sanatkârları olan Klâsik Türk şiirinin ustaları, bu şiirin en önemli teması olan "güzel"i de her uzvu ve her vasfıyla belli bir mazmunlar âlemi dairesinde ifade etmekteydiler. En basit ve genel ifadesiyle, sevgilinin yüz hatlarını oluşturan güzellik unsurlarından "saç"ın, "hâl"in, kaş ve kirpiğin siyah olanı makbuldü ve hatta bunların "siyah" olması "makbuliyet"ten de öte, bir nevi "mecburiyet" idi. Yukarıda saydığımız güzellik unsurlarına ilâve olarak "göz"ün de mutlak ve mutlak siyah olması gerekirdi. İşte bu renk ilişkisi "güzel" ve "güzellik"le ilgili mazmunlar âleminin temelini teşkil etmekteydi.

SAÇ VE GÖZ

Bu farklılık tecrübelerinin sevgilinin güzellik unsurlarından "saç" ve "göz" üzerinde de yapıldığını görüyoruz. Divan şiirinin hem saçı hem gözü "siyah", üstelik simsiyah olan "esmer" güzelleri arasında nasılsa gizlenmiş, kelimenin tam manasıyla "nadide", güzelleri de vardır. Bu kara kaşlı, kara gözlü dilberler arasında ender de olsa rastlayabildiğimiz sarı saçlı, mavi gözlü güzellerin divanlar ve mecmualar arasında nasıl ve ne şekilde yer bulabildikleri sorusunun cevabı elbette önemli.

Bu soruya net ve doğru cevap verebilmek pek kolay değil. Şairlerin hep aynı güzeli tariften usandıkları için böyle farklılıklar deneyerek yenilik aradıkları, böylece geleneğin keskin kurallarından sıyrılmaya çalıştıkları; daha da öte giderek "geleneğe başkaldırı" teşebbüsünde bulundukları gibi ihtimaller düşünülebilir. Bunların hepsi de mümkündür ve tartışmaya değer ihtimallerdir. Ne var ki sarı saçlı veya mavi gözlü güzeller için kalem oynatan şairlerin, -bir parça Nedîm'i hariç tutarsak- maksatlı bir arayış içinde olduklarını gösterecek başka delillere sahip olmadığımız için, onlara özellikle son ihtimâlin, yani "geleneğe başkaldırı" arzusunun bu şiirleri yazdırdığına katılabilmek mümkün görünmüyor.

SARI SAÇLI, MAVİ GÖZLÜYE MADDİ AŞK..

Biz, bu ihtimallerden daha farklı bir gerekçenin bu mısraları yazdırmış olabileceğini düşünüyoruz. O da bu şiirlerin sarışın ve/veya mavi gözlü, müşahhas, gerçek, yani kanlı-canlı bizatihi hayatta bulunan güzeller için kaleme alındığıdır. Yani bizce bu güzeller, gelenekte olmadığı hâlde sarı saçlara veya mavi gözlere şiirlerinde yer açan şairlerin aynı zamanda gerçek hayatlarını da süslemekteydiler. İşte bu şairler meftunu oldukları dilberleri veya mahbûbları klâsik şiirin muayyen yapısını kırmak pahasına şiirlerine taşıdılar.

Zülf-i siyehün la'l-i lebün çeşm-i kebûdun
Evsâfunı ta'rîf içün üç dürlü mürekkeb

(Siyah saçın, la'l renkli -kırmızı- dudağın ve mavi gözün, senin güzelliğinin özelliklerini tarif etmek için üç çeşit mürekkeptir.)

Mavi göz, görebildiğimiz örneklerin tamamında "çeşm-i kebûd" tamlamasıyla geçiyor. Göz rengi olarak mavi eski şiirimizde ne kadar rastlanmayan bir renk ise, saç için de "sarı" renk öyledir. Sarışınlar divan şairi için bilinmeyen, görülmeyen ve sanki hiç yaşamamış güzeller gibidir. Yine de, divan şiirinin hepsi siyah saçlı olan güzelleri arasında -çok ender de olsa- sarışın güzellere de rastlıyoruz. Ne var ki bu rastlaşmalar, sarışın güzellerin gerçek hayattaki mevcudiyetiyle hiç de orantılı değil. Divan şairinin dünyasında güzel için sarılık, sarışınlık âdeta yasak renktir. O'nun için "sarı" (zerd) renk, hep kendi solgun, bitkin ve hastalıklı yüzünü ifade için kullanılan bir malzemedir.

Divan şiirinin nadide güzellerinden olan sarışın sevgiliyi görebildiğimiz en eski metinlerden biri 16. yüzyıl esnaf şairlerinden ve aynı zamanda ümmî olduğu, yani okuma yazma bilmediği söylenen Enverî'nin sarışın güzelin gümüş renkli teni üzerindeki ayva tüylerini sîmîn bir varak üzerine altın ile yazılmış çizgiye benzettiği şu beytidir:
Ol sarışın güzelün hattı degül mi kâtib-i sun'
Yazdı iy Enverî sîmîn varak üzre zer hat

"Zülfün görenlerin hep bahtı siyah olurmuş,
Tek zülfünü göreydim, bahtım siyah olaydı"

Saça ait benzetmelerde şekle ait hususiyetlerin ön planda olduğu görülür. Şekil yönüyle saç: ip (resen, rişte, risman, silk, şikâl), bem, deste, fitil, târ, tel, zincir, silsile (müselsel), ca‟d, dâm, kemend, dâr, urgan, ağ, olta, bend, halka, asa, beste, çember, çengel, girih, ham, hamîde, kıl, kullâb, lenger, nısf daire, pençe, ukde, girdap, sümbül (sümbül bahçesi, tarh), üzüm salkımı, bîd (söğüt), reyhan, şebbû(y), Tûbâ, berg, gül bahçesi, leylakzâr, şimşâd, yılan (mâr, ef‟î, su‟bân), ejderhâ, timsah, akrep, aba, Kâbe örtüsü, seccâde, nikâb, rikâb, perde, hicâb, atlas, destâr, harîr, kâle (kumaş), sebz-pûşîde, bâl ü per, abnus, câme (elbise), hırka, zırh, dâmen (etek), fûtâ ( peştamal), dümdâr, semmur (kürk), âb-ı revan, yol, tûl-i emel, uzun ömr, hikâye, kıssa, efkâr, cadde-i teselsül, dıraz, güneş ışıkları, tâb, zer-hal, mahz-ı can, mutarra, revnak, bağban, nakkaş (nakş), mıstar (cetvel), cedvel çeken, perdedâr, müderris, sultan, haberci, server, tıfl, ziver, Timur, nişancı, sayyâd, ârâyiş-i ruhsâr, dest-i niyâz, dest-i tedâvül, çevgan, tespih, hamayil, rahle, kandil, âvize, fitil, râyet, tuğ, perçem, mızrak (nize), sancak, cim, dal, lâm, merdiven, nal, üzengi, kılıf, dütâ, kat kat, ibrişim, nigûn bürîde (kesilmiş), kalem, kafiye, lika tuğra, yazı (hat), nüsha, sah, lefîf, mahşer, halvetgah, mabed, meva, meşar, nüzhetgeh, fitne, belâ, ahd, müşkil, çeng, bulut (ebr), gölge (sâye), dûd (duman, duhân), dalga (mevc), pas (jeng), hâle, cârub (süpürge), çalı çırpı, göz, el, avuç, yara, ev, kafes, yuva (aşiyan), çadır (çetr, hayme), gölgelik, pencere, kilit, anahtar, kuş, şehbaz, hümâ, karga, kırlangıç, tavus, şeh-per, kanat, Şebdîz (Hüsrev‟in atı ), mur, perrin, şahin, güvercin, menzil, memleket, Çin, ordu, çeri, kafile, tabur, zünnar, haç (salîb), micmer, papaz (kıssîs) gibi kelimelerle nitelendirilirdi.

Saçın siyahlıkla ilgili pek çok kelimeyle tavsif edildiği görülür. Şairlere göre siyahtan başka daha güzel bir renk yoktur. Renk bakımından: Gece (leyl, Leylâ şeb, şâm, akşam), ûdî, duman (dûd, duhân), sâye ( gölge, gölgelik), sebzgûn semâ, ebr (bulut, sehâb), karga (gurâb), Hindû, Kara Bağ, Karaman, Frengistan, Kâfiristan, siyah (kara), tîre, deycûr, papaz ( kıssîs), midâd, sevâd, zerd, sevda, harf, hat, göz bebeği, zindan, zulmet, belâ, kâfir, küfr vb. kelimeler kullanılmıştı.

Saçın kokusu ile ilgili olarak doğrudan koku anlamını ihtiva eden bû(y), nükhet, şemîm, nâfe, nefhâ, râyiha kelimeleri ile abîr, gâliye, menekşe, gül, karanfil, misk (müşg), nesîm, reyhân, semen, yasemen, sümbül, şeb-bû (şebboy), tîb, amber, micmer, ıtr, attâr (dükkân-ı attâr, tabla-i attâr), Çin, Hıta (Hatâ), Hoten (Huten), Tibet, müşg-i Buhâra, Tâtâr vb. kelimeler kullanılır. Saydığımız yer isimleri misk ahusunun yaşadığı bölgeler olmasından dolayı sıkça zikredilir. Saçın kokusuyla alakalı pek çok benzetme yapılır; ama onun kokusu bu sayılanların hepsinden üstündür.

SÖYLENMEMİŞİ SÖYLEMEK, SÖYLENENDEN TEKRARA DÜŞMEK

Çok fazla görülmeyen ve herhâlde çoğu divan şairinin öğünmeyi itiyat hâline getirdiği söyleyişler "bikr-i mânâ"yı, yani izâle edilmemiş mânâ güzelliklerini yakalamada önemli kıvılcımlar olsa gerek. Fuzûlî'nin önemle üzerinde durduğu "söylenmemişi söylemek" yasağı ile "söylenmişi söyleyerek tekrara düşmek" ikilemi arasında kalan divan şairi için bu teşebbüsler herhâlde farklı hava teneffüs edebilme gayretleriydi. Fakat bu tür farklılıklar, sadece mazmunlar ve mecazlar dünyasını ilgilendiren söyleyişler değil, aynı zamanda divan şiirinin "dil"i üzerine de yeni yorumlar getirmeyi mümkün kılacak türden söyleyişlerdi. Burada "dil"den kastettiğimiz elbette "lisan" değil, bakış tarzı, anlayış ve bunların doğurduğu ifade ediş biçimi…

CAN UĞRUNA ŞİİR YAZARKEN AŞKA TUTUNMAK

Divan şairi için yazdığı beyitleri hayatıyla bir tutmak boşuna değil. Şairin karnının ne kadar doyacağı da, sarayda ne kadar önemli bir pozisyonda olacağı da -hatta hicivleri yüzünden I. Ahmet döneminde boğdurularak öldürülen Nef'î örneğinde olduğu gibi bazen ne kadar yaşayacağı bile- yazdığı beyitlerin ne kadar beğenileceği ile orantılıydı. Bu yüzden Divan şairi hem söz konusu şiirin yapısı itibariyle hem de kendisi için hayatı boyunca kusursuz mazmunu, beyiti ve mısrayı arar durur. Mazmunlar, yani bu kalıplaşmış benzetmeler üzerine inşa edilen, dilin tüm imkânlarından yararlanarak oluşturulan Divan edebiyatı, sadece saray ve çevresi şairleri için ölüm kalım meselelerine varacak kadar önemli olmakla kalmamış güzelliğe de yeni bir tanım getirmişti.

Divan şiirinde bahsedilen nasıl bir sevgiliydi ki, kaşları yay, dudakları nokta, dişleri inci, saçları yılan oluyordu ve tüm bu özelliklerin hepsini birleştirdiğinizde gözünüzün önüne ortaya toplumsal güzellik algısına hiç de uymayan fantastik bir varlık çıkar. Bu varlık gerçeklikten öyle uzaktır ki Divan şairinin yarattığı güzel imgesini karşılayan bir insan gerçekte var olmuş mudur, bundan bile şüphe etmemize sebep olur. Hayatında gerçekten âşık olduğu biri olmuştur da onun için mi yazıyordur şair, yoksa sözü edilen sevgili şairin yüksek edebiyatının icrası için bir araçtan başka bir şey değil midir, bilinmez.

AŞK GENÇLİĞİN NETİCESİDİR

Güzellik, gençlik dolayısıyla tazelik ile birlikte anılmış, divan şairinin sevdiği kişi kadın olsun erkek olsun fark etmez güzelliğinin en önemli sebeplerinden biri de sevilenin gençliği dolayısıyla uçarılığı, şaire yüz vermemesi ya da hem şaire hem rakibe yüz vermesi olmuştu.

Divan edebiyatında işlenen güzellik, birbirinin benzeri mazmunların arka arkaya sıralandığı, beşerî aşkı dile getirmekten ziyade ideal güzelliğe ulaşmanın ön plana çıktığı, daha önce kullanılmayan bir manzum ile yaratılan beyitin ustalık göstergesi olduğu bir yapıya sahip. Sevgilinin her parçasını ayrı bir şekilde ele almak, ağzını, gözünü, kaşını, ayva tüylerini ya da saçını kişiselleştirmek onu soyut bir imge olmaktan çıkararak ona bir varlık atfetme imkanı verdi. Böylece dört yüz yıl boyunca edebiyatı etkisi altına alan divan edebiyatındaki sevgilinin güzelliğine bugünden bakıldığında sevgili karikatürize bir güzelliğe sahipmiş gibi gelse de kusursuz beyiti inşa etme amacına en doğru şekilde hizmet etmiştir diyebiliriz.

GÜZELDE CİNSİYET OLMAZ

Güzellik ideali ve yaratılan güzellik demişken çokça tartışılan divan şiirinde sevgilinin çoğu zaman cinsiyetinin belli olmaması, şiirlerin hem erkek hem kadın sevgililere yazılması cinsiyetsizliği konusuna da değinmek gerekir. Divan şairinin tasvir ettiği güzelliğin hem erkek hem kadın olabileceği, sevgiliye dair herhangi bir cinsiyet atfedilmiyor olduğunu açıkça görsek de birçok eski edebiyat araştırmacısı, divan şairinin güzel erkek sevgilisi için şiirler yazma ihtimalini reddeder. Hatta şairin sevgilisinin, cinsiyetine dair bir şey söylenmemesinin sebebini, güzellik idealine yani en başta sözünü ettiğimiz kusursuz mazmuna ulaşmak olduğunu söylerler.

Divan şiirinde âşık olunan kişinin cinsiyetinin çoğu zaman belirsiz olması, sevgilinin kadın veya erkek olmasından ziyade ideal bir formu yansıtmasından kaynaklanıyor. İdeal form ise insan güzelliği üzerine bina edilmiş, stilize edilerek tabiatta olmayan, eşsiz ve benzersiz bir yapıya dönüştürülmüş. Sevgili bahsedilen insana ait özellikleriyle (boy, yüz, göz vb.) resmedilse ortaya çıkacak tablo çok farklı olacak. Kaldı ki güzellik unsurlarının benzetilenlerinin çokluğu böyle bir resmin çizilmesine imkân vermeyecek ya da her resimde farklı bir tablo ortaya çıkacak.

İSLAMİYET'İN ŞİİRE GÜZELLİĞİ TAŞIMASI

Klasik şiirde, sevgili ile ilgili benzetmelerde dinî unsurlar açısından zengin bir kullanım alanı oluştu. Bu duruma, ilk dönem metinlerinde, özellikle 14. ve 15. yüzyıllarda daha fazla rastlanır. Divan şiirinin zirvesinin yaşandığı 16. ve 17. yüzyılda da dinî benzetmeler sevgili ile birlikte daha fazla kullanıldı.

Güzellik/Hz. Yûsuf: Hz. Yusuf edebiyatımızda yüzünün ve ahlakının eşsiz güzelliği ile şöhret bulmuştur. Klasik Türk şiirinde sevgilinin güzelliği hem Mısır ülkesine hem de Hz. Yusuf'a benzetilir.

Güzellik/Mushaf: Mushaf, lügatte; "sahife haline getirilmiş şey, kitap, Kur'ân" olarak geçer. İslâm inancına göre kâinatta görünen her şey Allah'ın ayeti hükmündedir. Güzellik kavramı, Allah'ın sanatının en güzel şekilde ortaya çıkması olarak değerlendirildiğinden ilâhî bir kitaba, genellikle de Kur'an-ı Kerîm'e benzetilir; güzelliğe dair her vasıf da bir ayet telakki edilir.

Güzellik/Ayet: Güzellik kavramı, Mushaf'ın yanında ayet olarak da beyitlerde geçer. Bazen sevgilinin güzelliği ayet olur yanakları da o güzelliği tefsir eder. Âşık için aşka ulaşmak öyle kolay bir şey değil. Aşk gizli bir mahzendi.

Güzellik/Sûre: Değişik yerlerde sevgilinin güzelliği iman ayetlerini içinde barındıran sureye benzetilir. Bu manzara sadece insanı değil, canlı cansız bütün varlıkları imana getirir.

Güzellik/Mescid: Güzellik, içinde ibadet edilen kutsal bir mescittir. Sevgilinin kaşları o mescidin mihrabı, aşk da imamıdır. Âşık, güzellik mescidinde her daim mihraba benzeyen kaşların kemerine secde etmeyi arzu eder.

Güzellik/Kâ'be: Güzellik, aynı zamanda Kâbe'ye teşbih edilir. Klasik Türk edebiyatında âşık, sevgilinin bulunduğu mekândan ayrılmaz. O güzellik Kâbe'si etrafında cezbeyle tavaf eden sadık bir hacı gibidir. Kâbe, Müslümanlar için kutsal bir mekân olduğundan, inanışa göre kâfirlerin Kâbe'ye girmeleri haram. Aşığın, güzellik Kâbe'sini tavaf etmesinin yanında ikinci önemli vazifesi, Kâbe'ye girmeye çalışan kâfir rakiplerden orayı korumaktı. Onun ömrü, güzellik Kâbe'sini tavaf ve orayı kâfir rakiplerden korumakla nihayete erecekti.

Güzellik/Bayram: Ramazan'ın sona erip bayramın geldiği, ayın hilal şeklinde görülmesi ile belli olur. Bayramlarda halk içerisinde coşkulu bir mutluluk yaşanır. Klasik şiirde âşık, sevgilisini günler, aylar geçer bir türlü göremez. Yani âşık da bir nevi ayrılık orucu tutmaktaydı. Sevgili hilâl kaşıyla ve etrafı aydınlatan güzelliği ile aşığın bulunduğu yere geldiği zaman aşığın bayramı olur. Halk, nasıl bayramlarda sevinç ve heyecan yaşıyorsa âşık da sevgilinin güzelliği karşısında aynı duyguyu yaşar.

Güzellik/Kıyamet: Sevgilinin güzelliği, muhatabını ölümden beter hallere dûçâr ettiğinden, âşıkları kavga ve kargaşayla birbirine düşürdüğünden kıyamete benzer. Sevgilinin, güzelliğiyle âşıklar meclisine teşrif etmesi kıyamet alameti gibidir. Onun gelmesiyle âşıklar arasında fitne, kavga ve kargaşa baş gösterir.

Güzellik/Mi'râc: Aşk duygusu, insanı kemale erdiren, mertebe kazandıran bir duygudur. Sevgilinin güzelliğine ulaşmak için aşığın, aşk çilesi çekerek manen yükselmesi gerekir.

Güzellik/Sünnet: Cem Sultan beyitte, 'sünnet-i hüsn' tamlaması ile güzelliği dinî bir terim olan sünnete benzetir. Şair; "Ey sevgili! Senin güzelliğin sünnet; rakip ise hem kâfir hem de şeytan! Neden o seni farz gibi her zaman görsün?" diyerek feryat eder. Asıl iman ehli olan kendisinin buna layık olduğunu ima eder.

(Derlenmiştir.)

2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN