Arama

Aşk, saadet, hayat onun kitaplarıydı: Ali Emirî Efendi

Aşk, saadet, hayat onun kitaplarıydı: Ali Emirî Efendi

Eşi benzeri bulunmayan bir kitap delisiydi. Herhangi bir eseri elde etmek, kıymetli bir evraka sahip olmak için her türlü fedakârlığa katlanır, akla hayale gelmedik yöntemlere başvururdu. Konduğu her çiçekten bal alır gibi, o da her gittiği memlekette nadir eserler, çok değerli yazmalar, müellif nüshası kitaplar toplardı.

'nin doğum tarihi gün ve ay olarak tespit edilememektedir. Kendisi de Tezkire-i Şuarâ-yı Amid adlı eserinde doğum tarihini sadece yıl olarak "Velâdet-i âcizânem 1274 sene-i hicriyyesindedir"şeklinde verir. Diyarbakırlı olduğunu ise V.Murat için yazmış olduğu kasidede "Evet sultan-ı nazmım Şehr-i Âmid taht-gâhımdır " beyitiyle ifade eder.

MUHTAR TEVFİKOĞLU ONUN İÇİN NE SÖYLEDİ?

Ali Emirî için ciddi bir eser kaleme alan Muhtar Tevfikoğlu onun bazı özelliklerini şöyle sıralar:

*Ali Emirî Efendi, 'nde kapıdan girince sağdaki ilk odada otururdu.
* Âdeti olduğu üzere biri içeri girdiği zaman yerinden kıpırdamaz, ziyaretçisine eliyle yer gösterir, ancak o oturduktan sonra ayağa kalkar, "safa getirdiniz" derdi.
*Fesini başından hiç çıkarmazdı. Genellikle siyah papyon kravat takardı.
*Gözlük kullanmaz. Gerekli olduğunda gözlük yerine büyüteç kullanırdı.
* İnce sesiyle bağıra bağıra konuşurdu.
*Öfkelendiği zaman ölçüyü kaçırır, ağzına geleni söylerdi. Öfkesi çabuk geçer, muhatabının gönlünü almaya çalışırdı.
*En çok kitaplarla, ilimle alakalı hassasiyet ve ciddiyetine aykırı şeylere kızardı.,
*Vakur ve mağrurdu.
*Öfkelendiği zamanlar hariç genellikle herkese nazik davranırdı. Yardım etmekten keyif alırdı.
*Mücadeleciydi. Kindar değildi.
*Yerine göre tok gözlü, demine göre kalender-meşrep, bazen keyifli, çoğu zaman huzursuz fakat daimi samimi, hoşsohbet ve nüktedandı.

Meşrutiyetin son yıllarında yaşamış ve Cumhuriyetin kuruluşuna şahit olmuş olan Ali Emiri Efendi üç gün süren hastalığından sonra 23 Ocak 1924'te Fransız hastanesinde vefat etti. Mezarı Fatih Türbesi avlusunda bulunur.

SOYLU BİR AİLEDEN GELİYORDU

Emirî ailesinin son çocuğu olarak 1274/1857 tarihinde Diyarbakır'da doğan Ali Emîrî Efendi köklü ve aydın bir aileye mensuptu. Dünyaya geldiğinde annesi çok genç bir kadın, babası ise altmış yaşını geçmiş Diyarbakır-Bağdat arasında kervan işleterek geniş çapta ticaretle uğraşan bir tüccardı. Dolayısıyla oğluna çarşıdaki dükkânında bir yer vererek ticaret hayatına hazırlamak istedi. Hâlbuki küçük Ali'nin o taraklarda hiç bezi yoktu.

BÜTÜN DÜNYASI KİTAPLARDAN VE OKUMAKTAN İBARETTİ

Nitekim elinde kitap, dükkânın bir köşesinde oturdu. Gelen müşterilere: "Mal orada, fiyatı da şudur. Alacaksanız indireyim. Yoksa beni boş yere meşgul etmeyiniz!" demeye başladı. Oğlunun dükkâna faydadan çok zarar getireceğini gören Mehmet Şerif Efendi, küçük Ali'yi ticarethanesinden uzaklaştırdı.

İlk tahsilini Diyarbakır'da Sülükiyye Medresesi'nde yaptı. Bir ara Sıbyan Mektebi'ne devam etti. Burada, alet ilimleri ve hat derslerini amcası Fethullah Feyzi Efendi'den ve büyük amcası Şaban Kâmil Efendi'den aldı. Muhtar Tefikoğlu; ''Eğlenmeye merakım yok idi. Üstadımızla gezintiye gittiğimizde, çocuklarla oyun oynarken, ben bir tarafa çekilir kitap okurdum.'' sözleriyle Ali Emiri Efendi'nin çocukluk yıllarında başlayan ilim ve irfana olan merakını dile getirir. Dört bin beyitlik Nevâdirü'l-Asar adındaki şiir kitabıyla, Hazreti Ali'nin kelâm-ı kibarlarını işte bu sırada ezberledi.

"Bende kitap tutkusu 9 yaşında hâsıl olmuştur. Arkadaşlarım Behram Paşa Camii avlusunda oyun oynarken ben zihnimi dinlendirmek ve yeni ufuklara yelken açmak için bir köşeye çekilir, kitap sayfaları arasında kendimi bulurdum. Hocam Behram Paşa Camii imamı Abdülkadir Efendi 'çocukluk sultanlıktır' dediğinde bu söze anlam veremez, 'şimdi kalkıp gitsem hocam buna müsaade etmez, bu nasıl sultanlıktır' derdim."

RÜYALARINI KİTAPLAR SÜSLERDİ

Tezkire-i Şuâray-ı Âmid isimli eserinden öğrendiğimize göre, Ali Emirî Efendi gece gündüz kitaplarla meşgul oluyor, durup dinlenmeden okuyor, uyurken bile gündüz okuduklarını tekrarlıyor, bundan dolayı kimse yanına yatmak istemiyordu.

OKUMAK BEDENİNE HASTALIK SALMIŞTI

Lamba ışığında devam eden bu yoğun okuma temposundan sonra vücudunda hastalık belirtileri baş gösterdi. Doktorlar okumaya ara vermesini, seyahate çıkmasını tavsiye ettiler. Durumun ciddiyetini fark eden Ali Emirî Efendi, o sırada Mardin'de kaymakam olan dayısının yanına gitti. Üç yıl kaldığı Mardin'de Arapçasını ve Farsçasını iyice ilerletti. Firdevsî'nin dünyaca ünlü Şehnâme'sini Bağdat'tan getirtti, bu Doğu klasiğinin tadını da iyice aldı. Arap dilinde birçok şiir ezberledi ve kendisi de Arapça şiirler yazdı.

DAHA ÇOCUK DENİLEBİLECEK YAŞTA ŞİİR YAZMAYA BAŞLADI

Cülûsiyem eğer sirkat ise büyük ceddim Emirî'den
Bu nazm-ı bî naziri işte çektim silk-i imlâya

1876 yılında Sultan Beşinci Murad tahta çıkınca bir cülüsiyye kaleme aldı ve bunu Diyarbakır vilayet gazetesinde yayımladı.

Büyük takdir gören bu şiir zamanla birtakım dedikodulara da mahal verdi. Bazı kişiler bu şiirin Ali Emirî ye ait olmadığını, şiiri büyük dedesinden çaldığını etrafa yaydılar. Bunun üzerinde Ali Emirî çok üzüldü ve şuurunda derin izler bıraktı. Bu tür dedikodulara son vermek için bir şiir daha yazdı onu da aynı gazetede neşretti.

SEVDASI SADECE KİTAPLARIYDI

Emirî dindar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Ölünceye kadar kendisi de aynı hassasiyeti gösterdi. Çok sevdiği kimselerden biri de annesidir. Alacağı hanımın annesini üzeceğini düşünerek evlenmekten vazgeçti. Bu hususta kazanacağı günahı, annesine gösterdiği hürmetin sevabıyla affettireceğini umuyordu. Validesinin bir defa bile kalbini kırmadığını övünerek anlatıyordu.

CEVÂHİRÜ'L- MÜLÛK İLE OSMANLI PADİŞAHLARI

Ali Emirî, Osmanlı hanedanına karşı da son derece saygılıydı. Padişahlardan bahsederken isimlerinin baş tarafına mutlaka "Hazret" kelimesini yerleştirirdi. Bu özelliği ile meşhur vak'anüvislerimiz Hoca Saadeddin'i, Naîma'yı, Peçevî'yi andırırdı. Hanedanlığa olan bu bağlılığın etkisiyle padişahların hemen hemen bütün şiirlerini topladı, tuğralarını, divanlarını, okudukları kitapları teker teker tespit etti. Hepsini büyük bir itinayla Millet Kütüphanesi'nin raflarına yerleştirdi. Cevâhirü'l- Mülûk adlı eseri işte böyle ortaya çıktı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Emirî, Sultan Reşad'a bir mektup gönderdi. "Yüce ecdâdınızın manzum eserlerinin toplandığı hazinede yeriniz açık bulunuyor." dedi ve kendisini bu açığı kapatmaya davet etti. Sultan Reşad da Çanakkale zaferini anlatan o meşhur gazelini işte böyle bir başvurudan sonra kaleme aldı.

TARİH VE EDEBİYAT DERGİSİ

Ord. Prof. Dr. Mehmet Fuat Köprülü ile çatışmak için çıkardığı ancak otuz bir sayı devam ettirebildiği Tarih ve Edebiyat adındaki dergisinde, kalem kavgası yazılarının yanı sıra böyle enfes ve ender şiirler de yayımladı.

ALİ EMİRÎ AYNI ZAMANDA TAM BİR HAFIZA ŞAMPİYONUYDU

Daha küçük bir çocukken koca koca kitapları bitiren bu cevval zekânın ezberinde yüz bin beyit bulunuyordu. İstanbul'daki, Anadolu'daki tarihi eserlerin kitabelerini, en girift vakfiyelerini bir çırpıda okuyordu.

ALİ EMİRİ TAM BİR BİBLİYOMAN, DAHA DOĞRUSU BİBLİYOFİLDİ

Eşi benzeri bulunmayan bir kitap delisiydi. Herhangi bir eseri elde etmek, kıymetli bir evraka sahip olmak için her türlü fedakârlığa katlanır, akla hayale gelmedik yöntemlere başvururdu. Konduğu her çiçekten bal alır gibi o da her gittiği memlekette nadir eserler, çok değerli yazmalar, müellif nüshası kitaplar topladı. Defterdar ve muhasebeci olarak dolaştığı Diyarbakır, Selanik, Adana, Kırşehir, Trablusşam, Elazığ, Erzurum, Yanya, İşkodra, Haleb ve Yemen gibi yerlerden sandık sandık kitaplar getirdi. Bu sandıkların sayısı gittikçe çoğaldı. Leskovik muhasebeciliğinden İstanbul'a döndüğü zaman bu sandıkların sayısı on dokuzu bulmuştu.

KİTAP AŞKI YERİNDEN YURDUNDAN ETTİ

Bütün benliğini saran kitap aşkı zamanla ihtiras haline geldi. Yanya'da (Yunanistan'ın batısında yer alan şehir) görev yaparken eline geçirdiği Arapça bir kitabın ikinci cildinin Yemen'in başkenti Sana'da bir kişinin yanında bulunduğunu öğrenince büyük bir heyecana kapıldı. Onu nasıl elde edebilirim diye kara kara düşünmeye başladı. Sonunda bu kitabı kopya etmek için Yemen'e gitmeye karar verdi. Babıâli'ye bir dilekçe vererek memuriyetinin Yemen'e alınmasını rica etti ve dilekçesi kabul edildi. Fakat kitabın sahibi kitabı satmaya karar verince Emirî yeni atandığı görevden istifa etti.

İSTİNSAH VE MÜSTENSİH

Bugün baskısı bulunmayan bir kitabın ikinci bir nüshasını fotokopi cihazlarıyla çoğaltmamız mümkün. Ancak eski dönemlerde bulunmayan ya da nadir bulunan bir kitabı çoğaltmak için istinsah yoluyla yani kopya ederek çoğaltmak gerekiyordu. Bu işi yapan da müstensih adını alırdı. Ali Emir'i de elde edemediği kitapları bin bir rica ile ödünç alıyor, onları en kısa zamanda istinsah ettiriyor ya da bizzat kendisi bu vazifeyi yerine getiriyordu. Bugün Millet Kütüphanesi'nin raflarında Ali Emiri'nin emeğiyle 721 adet istinsah edilerek çoğaltılmış kitap bulunuyor.

HAYATINDA SADECE KİTAPLARI KALDI

Ali Emirî Efendi, memurluk hayatından da garip bir şekilde ayrılmıştı. 1904 yılında Halep'de memurdu. Maliye Bakanlığından memurlara maaş verilmesine dair emir gönderildi. Aynı zamanda Yıldız Sarayı'ndan da verilmemesinde dair telgraf gönderildi. Padişah ve hanedanına büyük sevgi beslediği için Emirî ikilem arasında kaldı ve bütün gece uyuyamadı. Ertesi gün maaşları ödedi ve padişahın emrine uymadığı için istifa etti. Zaten kitaplarla daha yakından ilgilenmesi için böyle bir fırsatı dört gözle bekliyordu.

MİLLET KÜTÜPHANESİ NASIL KURULDU?

Ali Emirî Efendi daha çocuk denilecek yaşta Diyarbakır'da çok eskiden zengin kütüphaneler bulunduğunu, bunlardan bazılarının bir milyon kırk bin kitabı bünyelerinde muhafaza ettiğini tarih kitaplarından öğrendi. O da böyle zengin bir kütüphane kurma hevesine kapıldı. Şair, usta bir münekkit olan Ali Emîrî Efendi, hayatı boyunca toplamış olduğu paha biçilmez değerde kitaplardan oluşan kütüphanesini, Fatih'te Feyzullah Efendi Medresesi'nde 17 Nisan 1916 yılında kurduğu Millet Kütüphanesi'ne bağışladı. Üstelik bütün ısrarlara rağmen kütüphaneye kendi isminin verilmesini istemedi, "Ben bu kitapları milletimin bana verdiği maaşla topladım. Benden sonra bu milletin çocukları onlardan istifade etsin diye hepsini vakfettim; kütüphanemin ismi de 'Millet Kütüphanesi' olacak!" dedi.
Bu kütüphaneyi kurmasında Şeyhülislam Hayri Efendi 'den büyük yardım gören Ali Emirî kütüphanenin kuruluş sürecini Tarih ve Edebiyat Dergileri ile kendi yayınladığı Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuasında uzun uzun anlattı.

TÜRKLERİ DÜNYAYA ANLATAN ESER

Kaşgarlı Mahmud ve Divanü Lugati't-Türk ile ilgili şimdiye kadar yapılmış ve yapılacak tüm sempozyumlar, yazılan kitaplar, araştırmalar ve sayısız makalelerin ortaya çıkmasını Ali Emirî Efendi 'ye borçluyuz. O olmasaydı bekli de Türk dillerinin ve kültürümüzün en önemli eseri bugün elimize ulaşmamış olacaktı.

KİTÂBU DİVANU LÛGATİ'T-TÜRK

"Ben Türklerin en güvenilir bilim insanı, en güvenilir anlatanlarından, en doğru anlayanlarından asil bir aileden ve en iyi silah kullananlardan olarak Türklerin hemen hemen bütün illerini, obalarını, çöllerini karış karış gezip dolaştım. Türkün, Türkmenin, Oğuzun, Çigilin, Yağmanın, Kırgızın dillerini, giyimlerini tümüyle tanıdım. Bu konuda o kadar ileri gittim ki her boyun lehçesini bile en mükemmel biçimde konuşur duruma geldim. Böylelikle, bu kitabı uzun inceleme ve araştırmadan sonra en güzel ve en anlaşılır biçimde yazdım. Adımı dünyanın sonuna kadar anımsatmak amacıyla bitmez tükenmez enerjiyle meydana getirdiğim bu esere Kitabü Divani Lügat-it Türk adını verdim."

Kaşgarlı Mahmud "Kitâbu Divanu Lûgati't-Türk"ü Araplara Türkçe öğretmek amacı ile 1071 yılında (H.464) yazıp, iki yıl üzerinde çalışıp dört defa gerekli düzeltmeleri yaptıktan sonra 1073 (H. 466) yılında Halife Muhammed Muktedî Biemrillâh'ın oğlu Ebûl Kâsım Abdullah'a takdim etti. Bu nüsha, halen kayıptır.

A.E.Arabi 4189 numarada bulunan eserin ketebesinden anlaşıldığına göre ise bu nüshanın müstensihi Muhammed bin Ebî Bekr bin Ebi'l-Feth es-Sâvî ed-Dimaşkıy'dır. Müstensihin bu kitabı Mahmud Kaşgarlı'nın el yazısından istinsah ettiğini ve H.664 tarihinde bitirdiğini anlıyoruz. Ayrıca müstensih, Mahmud Kaşgarlı'nın bu kitabın yazımına 1071 (H. 464) tarihinde başladığı, dört kez tashih ettikten sonra 1073 (H.466) tarihinde bitirdiği kaydını da düşmüştür. Hattatın kayıt ettiğine göre yazma işini "Altı yüz altmış dördünce yıl Şevval ayının yirmi yedisinde haftanın birinci günü" bitirmiştir. Bugünkü tarihle 1 Ağustos 1266 tarihine denk gelir.

El yazma takriben 239x165 mm. ölçülerinde 319 sayfadan oluşur. Bugünkü baskıyla 638 sayfa tutmaktadır. Her sayfada 17 satır vardır. Metnin kenarındaki işaretlere bakınca metinin belirli zamanlarda bazı redaktörlerle düzeltilmiş olduğu görülmektedir. Metnin kenarlarında muhtelif yerlerde kayıtlar vardır. Üst kapağında el yazmanın yazıldığı yere mevcut metinden başka bir metin yazılmış ancak yazılanların içeriği Divan'la ilgili değildir. El yazması, büyük bir olasılıkla 1517 yılında Osmanlıların Memlük devletini yenmesinden sonra getirildi. Metnin kenarlarına düşülen notlarda ve metin içinde yapılan düzeltmelerde Osmanlı devrine ait dil hususiyetlerini barındıran yazılar görülmektedir. Divan hakkında Kâtip Çelebi'nin takriben 1650 yılında yazdığı biyografisinde de hatırlatma vardır.

KİTÂBU DİVANU LÛGATİ'T-TÜRK ALİ EMİRÎ EFENDİ'YE NASIL GELDİ?

Dîvânu Lugâti't-Türk'ün bir nüshası eski Maliye Bakanlarından Nazif Bey'in kitaplığında bulunmaktadır. Türk dili ve kültürü bakımından önemini bilemeyen ancak değerli bir kitap olduğunu tahmin eden Nazif Bey, yakınlarından bir kadına kitabı verir ve:
-Bak sana bir kitap veriyorum. İyi sakla… Sıkıştığın zaman sahaflara götür. Altın para ile otuz lira eder, aşağıya verme! der.
Bir süre sonra paraya ihtiyacı olan kadın, kitabı Sahaflar Çarşısı'ndaki kitapçı 'e götürür ve otuz liraya satmak istediğini söyler. Dîvânu Lugâti't-Türk gibi bir eser için otuz lira hiç de yüksek bir miktar değildir ama bu kitabın önemini ve değerini bilmeyenler için yüksek bir bedeldir. Burhan Bey, yüksek bir fiyatla alır diye kitabı Maarif Nazırı Emrullah Efendi'ye götürür. Nazır da kitabı İlmiye encümenine havale eder. Kitabı incelemek için bir hafta süre isteyen encümen, bir hafta sonra kitaba on lira değer biçer. Kitabın kendisinin olmadığını, sahibinin otuz liradan bir para bile aşağıya inmediğini söyleyince encümendekiler
-Biz otuz liraya bir kütüphane satın alırız. Al kitabını, istemiyoruz, diyerek kitabı Burhan Bey'e geri verirler.
İşte tam da o günlerde, ömrünü ve servetini kitaplara adayan, haftada birkaç kez Sahaflar Çarşısı'na uğrayıp, kitapçıları tek tek dolaşarak yeni bir şey olup olmadığını sormayı alışkanlık edinen Ali Emiri Efendi, kitapçı Burhan Bey'in dükkânına uğrar. Ali Emiri Efendi yeni bir şey olup olmadığını sorunca, Burhan Bey,
-Bir kitap var ama sahibi otuz lira istiyor, diyerek olanı biteni anlatır ve sürenin ertesi gün dolacağını, yaşlı kadının kitabı almaya geleceğini söyler.
Eline aldığı kitabın adını okuduğu anda Ali Emiri Efendi, bayılacak gibi olur… Dünyada eşi benzeri olmayan, Türk dilinin en değerli eseri Dîvânu Lugâti't-Türk'tür elindeki kitap… Otuz değil, otuz bin lira bile değerdir bu kitaba. Kendisini hemen toparlayan Ali Emiri Efendi, kesin alıcı görünmemek, kitapçıyı şımartmamak amacıyla:
-Dağınık bir eser… Acaba tamam mı değil mi? Yazarı da Kaşgarlı adlı bir adammış… Kimdir, necidir, belli değil… Sarı çizmeli Mehmet Ağa… Ama ne de olsa bir eserdir… Encümen on lira teklif etmiş, ben de on beş lira veririm der. Burhan Bey:
-Kitap benim olsaydı verirdim. Sahibi mutlaka otuz lira istiyor . Alacaksanız bir kadına iyilik etmiş olursunuz, almayacaksanız sahibine geri vereceğim, diye söyleyince Ali Emirî Bey:
-İşte şimdi işin şekli değişti… Bir kadına yardımcı olmak gerekir... Peki, kabul ettim, diyerek kitabı satın aldığını söyler ama yanında yalnızca on beş lira vardır. Eve gidip gelecek olsa kitabın bir başkasına satılması ihtimali bulunmaktadır. Paranın üstünü daha sonra vermek üzere kitabı almak istese kitapçı bunu kabul etmeyecektir. Kitabı bırakıp gitmek de istememektedir. Böyle karmaşık düşünceler içerisindeyken kitabı Burhan Bey'le birlikte bırakır, bir rivayete göre dükkânın kapısını kilitleyip anahtarı cebine koyar ve bir tanıdığa rastlamak umuduyla çarşıya çıkar. Birkaç dakika sonra eski Darülfünun edebiyat hocası Faik Reşat Bey ile karşılaşır. Hemen yanına koşar:
-Varsa, aman bana yirmi lira ver! der. Faik Reşat Bey'de on lira vardır, hemen onu verir. Geri kalanını getirmek üzere aceleyle evine gider. Ali EmirÎ Efendi de Burhan Bey'in dükkânına döner ve gönül rahatlığıyla Faik Reşat Bey'i beklemeye koyulur. Burhan Bey şaşkın vaziyettedir. Kitabın önemli bir eser olduğunu o da anlamıştır artık…
Birkaç dakika sonra Faik Reşat Bey elinde on lira ile gelir. Ali Emirî, otuz lirayı hemen verir ama Burhan Bey bir de bahşiş istemektedir. Üç lira da Burhan Bey'e verir ve Faik Reşat Bey ile birlikte dükkândan ayrılırlar, konuşa konuşa çarşıdan çıkarlar. Fakat Ali Emirî'nin gözü arkadadır, Burhan Bey'in satıştan vazgeçip arkasından gelip kitabı istemesinden korkmaktadır. Kimsenin gelmediğinden emin olunca
-Oh… Elhamdülillah! diyerek evine gelir. Ne kadar değerli bir esere sahip olduğunu, kitabı incelemeye başladığında anlar. Dostlarına, arkadaşlarına kitabın değerini şöyle anlatır Ali Emirî Efendi:
Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir… Türkistan değil bütün cihandır. Türklük, Türk dili bu kitap sayesinde başka bir parlaklık kazanacak. Arap dilinde Sibeveyh'in kitabı ne ise bu da Türk dilinde onun kardeşidir. Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır. Bu kitaba hakiki kıymet verilmek lazım gelse cihanın hazineleri kâfi gelmez… Bu kitapla Hz. Yusuf arasında bir benzerlik vardır. Yusuf'u arkadaşları birkaç akçeye sattılar. Fakat sonra Mısır'da ağırlığınca cevahire satıldı. Bu kitabı da Burhan bana otuz üç liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığında elmaslara, zümrütlere vermem…
Ancak, Dîvânu Lugâti't-Türk'ün bulunduğu tarih konusunda kaynaklarda farklı bilgiler verildiğini de belirtmek gerekir. Bu bilgileri değerlendiren ve kaynaklardaki diğer verilerle yorumlayan Prof. Dr. Ali Birinci, Dîvânu Lugâti't-Türk'ün eldeki tek nüshasının Ali Emirî tarafından 1914 yılının ilk aylarında bulunmuş olduğu sonucuna ulaşmıştır.

DÎVÂNU LUGÂTİ'T-TÜRK'ÜN ÜNÜ YAYILIYOR
Ali Emiri Efendi'nin Dîvânu Lugâti't-Türk'ü bulduğu ve satın aldığı haberi önce İstanbul'da sonra ülkede ve daha sonra da dünyadaki Türklük bilimi âleminde dalga dalga yayılmaya başlamıştı. Haberi duyan ilk kişilerden biri olan çok heyecanlanmış, o heyecanla eseri görmek üzere soluğu Ali Emirî'nin evinde almıştı ama kitaba gözü gibi bakan Emiri:
-Şimdilik gösteremem, belki iki ay sonra olabilir, diyerek Ziya Gökalp'ı gücendirmişti.
Hemşehrisinden aldığı bu cevap üzerine Diyarbakır milletvekillerini Ali Emirî Efendi'ye ricacı gönderen Ziya Gökalp, yine eseri görme emeline ulaşamayacaktı.
Ali Emirî evine kapanmış gün boyu Dîvânu Lugâti't-Türk'ü okumakta, akşamları da âdeti olduğu üzere uğradığı kıraathaneye gitmekte, gün boyu okuduğu kitaptan bilgileri ballandıra ballandıra dostlarına anlatmaktaydı. (; Ayaklı Kütüphaneler,Dursun Gürlek (s: 85-141); Diyarbakır'dan İstanbul'a Ali Emîrî Efendi, Melek Gençboyacı (Millet Yazma Eser Kütüphanesi Müdürü); Ali Emiri Efendi ve Divan-ı Lügat-it Türk,Şehnaz Kemalova)

2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN