Arama

Fırat Kalkanı'nın stratejik kazanımları

Yayınlanma Tarihi: 23.08.2017 00:00 Güncelleme Tarihi: 23.08.2017 17:18
Fırat Kalkanı’nın stratejik kazanımları

Türkiye'nin Kuzey Suriye'de gerçekleştirdiği Fırat Kalkanı Harekatı'nın birinci yıl dönümünün yaklaştığı bu günlerde, TSK'nın son bir senedir nelerle karşı karşıya geldiğinin ve nasıl başarılar elde ettiğinin üzerine düşünmek yerinde olacaktır.

Eric Hobsbawm, İhtilalciler adlı kitabının "Coup d'état" (Askeri Darbe) başlıklı 19. bölümünde şöyle der: "Ordular zaman zaman üst düzey subaylarının ülkeyi topluca terk etmesiyle, ihraç ya da farklı şekillerde bertaraf edilmesiyle etkinliklerini artırırlar; o derece ki insanın, evvela ordu liderliği tasfiye edilmeden pek savaş kazanılamayacağına inanası gelir."

Türkiye'nin Kuzey Suriye'de gerçekleştirdiği Fırat Kalkanı Harekatı'nın birinci yıl dönümünün yaklaştığı bu günlerde, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) son bir senedir nelerle karşı karşıya geldiğinin ve nasıl başarılar elde ettiğinin üzerine düşünmek yerinde olacaktır. Türk vatandaşları Türk ordusunun başarılarından genellikle haberdardır. Ancak Türk hükümetine yöneltilen nefret söylemi ve geçen senenin Gülenci darbe teşebbüsüne dair hatalı tahliller yüzünden körleşmiş uluslararası toplumun duruma dair anlayışı çok daha az. Dolayısıyla aşağıda bazı hatırlatmalar yapacağız.

15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra, girişimin Türk ordusunun operasyonel yetenekleri üstünde olumsuz etkisi olacağı düşüncesinin yol açtığı endişe, güvenlik uzmanlarının tartıştığı bir konu oldu. Gülenci darbeye karışan çok sayıda üst düzey subay ve özellikle de Türkiye'nin F-16 pilotlarının ya darbeye katılmaktan ya da Gülen kültüyle bağlantılı olmaktan dolayı kaybedilmesi, büyük ölçüde sahte olduğu görülebilen ciddi endişelere sebep oldu. Bu dış güvenlik yorumundan da, New York Times yazarı Paul Krugman'ın 'Çok Ciddi İnsanlar' olarak isimlendireceği kişilerin çoğu tarafından paylaşılan temel bir tahlil ortaya çıktı: Türkiye'nin askeri yetenekleri kısa vadede, hatta muhtemeldir ki daha uzun bir süreliğine ciddi şekilde zafiyete uğrayacak, bundan dolayı da askeri sorumluluklarını yerine getirmek konusunda kendisine güvenilemeyecektir.

Zımnen verilen mesajlar açıktı: İlk olarak, Türkiye'nin NATO üyeliğini desteklemek için uzun zamandır kullanılan askeri argümana saldırıldı. Son birkaç yıldır, çeşitli yorumcular Türkiye'nin NATO üyeliğine kendi maksatları doğrultusunda saldırıyorlar. Türkiye'nin NATO'da oynadığı rolü desteklemeye yönelik geleneksel yaklaşım, askeri açıdan olmuştur: Türkiye NATO'nun "Doğu Kalesi"dir; Türkiye'nin çok sayıda mükemmel askeri vardır; Türkiye 'kaleyi' belalı bir mahallede muhafaza etmektedir. Türkiye'ye kara çalanlara göre darbe teşebbüsü, demokrasi ve seçim süreçlerinden bahsetmek için bir fırsat sağlamak yerine, "sinsice ilerleyen otoriterlik" ve "İslamcılık" üzerinden geleceğe dair karanlık imalarda bulundu; bunlar ise Türkiye'nin askeri yeteneklerinin artık bel bağlanabilir olmadığını işaret ediyor olmalıydı. Diğer bir deyişle, mağduru suçlamak için önyargı ve dezenformasyon kullandılar.

İkincisi, Türkiye'yi Rakka'yı DEAŞ'tan geri alma operasyonunun dışında tutabilmeye yönelik daha spesifik bir amaçtı. Bu da farklı amaçları olan çeşitli kişiler tarafından ele alınan bir konu oldu. PYD/PKK'yı meşru bir siyasi ve askeri aktör olarak değerlendiren mevcut eğilimlerden biri, bu terör örgütünün büyüyüp geliştiğini görmek. Diğer bir grubun derdi ise Türkiye'nin Suriye'de ya da bölgede daha fazla nüfuza sahip olmasını engelleyebilmek. Diğer bir tutum, Türk hükümetini hor görmek ve mümkün olan her yerde önüne engeller çıkarmak üzerine kurulu. Bu yaklaşımlar belli noktalarda örtüşürken başka açılardan farklılaşıyor.

FIRAT KALKANI

Fakat bu yaklaşımların üstüne beklenmedik bir şey oldu. 2016 Ağustos'unun son günlerinde Türkiye aniden ve tek taraflı olarak, DEAŞ'ı Türkiye sınırına bitişik bölgelerde işgal etmiş olduğu topraklardan temizlemek amacıyla Kuzey Suriye'de askeri bir harekat başlattı. Harekatta öncü güç olarak Türkiye'nin eğitip silahlandırdığı ve lojistik destek verdiği Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) görev yaptı. Harekat sorunsuz bir şekilde ilerlemekle kalmadı, aynı zamanda hızlıydı ve çok az kayıp verildi. Sivil zayiat ise yok denecek kadar azdı. Harekatın başlamasından kısa bir süre sonra Cerablus kurtarıldı, DEAŞ'ın cephanesi şehirden temizlendi ve sivil nüfus geri dönmeye başladı. DEAŞ'ın mitolojisinde çok önemli bir konuma sahip olan Dâbık kısa süre içinde alındı.

Harekat daha sonra çok daha zor bir hedef olan El-Bab'a yöneldi. 'Hayır'cılar yine sahneye çıkarak DEAŞ'ın El-Bab'daki savunmasını çökertme gayretleriyle ilgili felaket tellallığı yaptılar. Ancak dikkatli hazırlıklardan ve DEAŞ'ın sahip olduğu kapasiteye dair planlı bir araştırmadan sonra, şiddetli fakat kısa süren bir hücumla El-Bab alındı. Toplamda bakacak olursak, Fırat Kalkanı'nın aktif askeri operasyon kısmı yedi aydan biraz fazla sürdü. Artık Türkiye güvenliği sağlamaya, altyapıyı yeniden inşa etmeye, gıda ve tıbbi yardım alanında muhtelif malzemelerin teminine ve okul gibi binaların inşa edilmesine odaklanıyor. Şimdiye kadar bu alanlardaki masraflardan kaynaklanan en büyük yükü Türkiye omuzluyor.

Bizzat darbe teşebbüsü ya da teşebbüs sonrası başlayan subay tasfiyesi yüzünden Türk ordusunun had safhada, hatta ölümcül derecede zafiyete uğrayacağı düşüncesini ağzına pelesenk edenler ya tarihi görmezden geldiler ya da Türk hükümetini aşağılamak için bu iddiayı öne sürmeyi kasten seçtiler. Fakat Türkiye'ye ve askeri yeteneklerine dair uluslararası algıyı olumsuz şekilde etkileme niyetleri, Fırat Kalkanı ile kısa sürede bozuldu. Bunun ardından da güvenlik uzmanları, önceki hatalı tahlillerinin yerine daha nesnel değerlendirmeler koymak yerine sessizliğe gömüldüler.

Hiç şüphe yok ki (hepsinin olmasa da) kastettiğimiz yorumcuların birçoğunun motivasyonu, askeri meselelerde sahip oldukları herhangi bir tür mesnetli bilgi kadar, Türk hükümetine duydukları antipatiden kaynaklanıyordu. Fakat en azından aralarından bazıları, Türkiye'nin güvenliği konusunda önceki dört senede ortaya çıkmış öncelikli meseleyi anlamış veya ciddiye almış olsalar, iddialarını değiştirmiş veya yumuşatmış olabilirlerdi. Bu mesele ise Gülen bağlılarının Türkiye'nin güvenlik kurumlarının her kademesinde kendilerine edinmiş olduğu konumdu.

GÜLEN VE TÜRKİYE'NİN GÜVENLİĞİ

Darbe girişimi yaşandığı sırada, Gülen kültünün Türkiye'nin güvenliğine nasıl bir tehdit oluşturduğu zaten biliniyordu. MİT müsteşarı Hakan Fidan'ın Şubat 2012'de tutuklanmaya kalkışılmasından itibaren, Türkiye'nin güvenlik kurumlarında tam olarak neler olup bittiğine dair soruların sayısı gittikçe artmaktaydı. Gülen'in takipçilerinin bir güvenlik tehdidi oluşturduğu, Türkiye'nin siyasi olaylarına bilinçli ve tarafsız bir şekilde yaklaşmaya önem veren herkes için Aralık 2013 itibariyle gayet açık bir durumdu. Türkiye'de hemen herkes, Fethullah Gülen kültünün, Türkiye'nin demokratik yollardan seçilmiş hükümetini yıkma niyetini ilan ettiğini anlamış durumdaydı. Bu andan itibaren Gülencileri sahip oldukları nüfuz alanlarından uzaklaştırma çalışmaları başladı.

Böylece Aralık 2013'ten sonra, Gülen'in güvenlik kurumlarına, özellikle de orduya sızmasıyla ilgili geriye kalan tek soru işareti, sızmanın ne kadar derinlemesine gerçekleşmiş olduğuyla ilgiliydi. Fakat elinin nerelere kadar uzandığına dair net bir tabloyu, ancak darbe teşebbüsünden sonra görebilecektik. Gülen kültü, mesela Hava Kuvvetleri gibi, özellikle bazı askeri kurumların kontrolünü ele geçirmişti.

Türkiye'nin son beş seneki sosyo-politik vaziyetini tarafsızca anlamaya gayret eden bütün yabancı gözlemciler, Gülencilikle ilgili tehlikeli gerçekleri algılamış olmalıydı. Bu gözlemciler, bu tehlikeli gerçekleri algılamış olsalar, bir sonraki adımda Türk ordusunun Fırat Kalkanı'nda sergilediği performansı anlamaları da çok daha kolay hale gelirdi. Basitçe söyleyecek olursak, darbe teşebbüsü ve akabindeki süreç, Türk güvenlik kuvvetlerindeki Gülenci unsurların en az son beş senedir, hatta muhtemel ki daha uzun bir zamandır Türkiye'de tekerrür edip duran bir takım güvenlik sorunlarından, kuvvetle muhtemel doğrudan veya dolaylı şekilde sorumlu olduklarını ortaya çıkardı. Bu konuların bazıları şunlar:

1) 2015-2016 yıllarında PKK, DHKP-C ve DEAŞ'ın büyük şehirlerde kolaylıklar saldırı gerçekleştirebilmesi,

2) 2011-2016 yılları arasında Türkiye-Suriye sınırının son derece geçirgen bir yapıda olması,

3) Türk ordusunun 2014-2016 arasında (hatta muhtemelen 2014'ten daha önce de) Kuzey Suriye'de operasyon yapamamış olması veya bu yöndeki isteksizliği,

4) Son yıllarda kati bir surette, fakat muhtemelen geçmişe de uzanacak şekilde PKK'nın, sadece askeri operasyonlarını değil, kaçakçılık ve narkotik üretim faaliyetlerini de Suriye ve Irak sınırında ve bu sınırlara yakın bölgelerde kolaylıkla gerçekleştirebilmiş olması,

Başarısız darbe girişiminden itibaren geçen bir senede bu problemlerin hepsi, performansına ket vuran muazzam bir yükten artık kurtulmuşçasına hareket edebilen Türk güvenlik güçlerinin artan etkinliği ve enerjisi sayesinde çok ciddi ölçüde azaltıldı.

PEKİ KUZEY SURİYE NE DURUMDA?

Fırat Kalkanı dahilinde El-Bab'a gerçekleştirilen etkili operasyonunun yok ettiği diğer bir şey de, Türkiye'nin Rakka'ya karşı yürütülecek harekata destek verecek askeri kapasiteye sahip olmadığı iddiası oldu. Ancak ortaya çıkan bu gerçek, yukarıda bahsedilen uluslararası güvenlik analistleri ve ayrıca Pentagon tarafından sessizce göz ardı edildi. Zira Türkiye'nin yeterli askeri kapasiteye sahip olması, bu analistlerin ve Pentagon'un hikayesine uymayan bir gerçekti. Böylece argümanlarındaki temel iddia, Türkiye'nin asker sayısına ve Rakka harekatına destek vermeye yetecek derecede muharip kuvvete sahip olmadığı varsayımına döndü.

Bütün bu mazeretler elbette birer sis perdesiydi. Yukarıda bahsettiğimiz Türkiye karşıtı savlar, bir takım ortak hedefleri olan ve aralarında akademisyenlerin, düşünce kuruluşu çalışanlarının, güvenlik analistlerinin, siyasetçilerin ve askerlerin bulunduğu farklı gruplar tarafından planlandı ve yayıldı.

Bu hedeflerden birisi, Türkiye'nin Suriye'ye daha fazla müdahil olmasını önlemekti. Fırat Kalkanı operasyonunun etkinliği, objektif bir şekilde bakmaya önem veren kişiler için ortada olmakla birlikte, Türkiye'nin Rakka operasyonunda hiçbir rol oynamaması için çok büyük çaba sarf edildi ve Türkiye bu ihtimale karşı oluşturulan söylemlerden müteşekkil bir yaylım ateşine tutuldu.

Diğer bir hedef de PYD/YPG'yi, Rakka operasyonunda ABD'ye ortak olacak bir askeri güç olarak kuvvetlendirmekti. Bu güçlendirme çalışmaları, PYD'nin PKK'nın Suriye kolu olmasına ve PKK'nın ise hem ABD hem de AB tarafından terörist olarak kabul edilmesine rağmen yapılıyor. Türkiye Rakka operasyonuna katılacak olursa, PYD artık uygun bir tercih olmayacaktı.

Son olarak, eğer Türkiye Rakka operasyonuna katılsaydı, o zaman Türkiye'nin bölgede ek güçleri olacak, bu da PKK'nın Kuzey Suriye'de bir devlet kurmaya yönelik uzun vadeli niyetlerini dinamitleyecekti. PYD/PKK'nın Marksist-Leninist bir ideolojiye sahip olması bir yana -ki bu dahi herhangi bir ABD'li veya Avrupalı karar vericiyi derinden rahatsız etmelidir- Türkiye, PKK ya da çeşitli kılıklar içindeki versiyonları tarafından yürütülen herhangi bir devlet kurma projesine karşı olduğunu, çok uzun bir süre önce ilan etmiş bulunuyor.

Bunun yerine Türkiye, şu anda PYD'nin Kuzeybatı Suriye'de Türkiye sınırına yakın bir konumdaki Afrin dolaylarından çıkarılması için Rusya ve İran'la görüşmeler yapıyor. Gerçekten de Türk yetkililerin Halep ve İdlib civarındaki durumu her iki hükümetle de tartıştığı son birkaç aydır böyle bir operasyon bekleniyor. Etkili ve sonuç alıcı yeni bir operasyona dair beklentiler var.

Peki Rakka? ABD makamlarının son açıklaması, şehrin yüzde 50'sinin DEAŞ'tan geri alınmış olduğu ve mücadelenin devam ettiği yolundaydı. Onlarca sivil kayıp yaşandığına dair düzenli haberler geliyor. Musul'u geri almak için verilen kanlı ve uzun mücadele boyunca da aynı tablo yaşanmıştı. DEAŞ'ın hem Musul hem de Rakka'dan çıkarılması operasyonunu, Türkiye nasıl bir etkinlik ve dikkatle, ayrıca insan hayatına ve yerel kültüre nasıl çok daha büyük bir saygıyla gerçekleştirmiş olurdu, insan merak etmeden duramıyor. Bunları asla öğrenemeyeceğiz, fakat mesuliyet sahibi ABD'li askeri ve siyasi figürler kendilerine bunu sormalılar.

Bu kasvetli konuya rağmen, yorumlarımızı olumlu bir konuya değinerek ve Fırat Kalkanı'nın önemli bir yönüne yoğunlaşarak bitirelim: İnsan hayatı. Cerablus, Dâbık ve El-Bab DEAŞ'tan temizlenir temizlenmez, bu şehirlerin eski sakinleri geri dönmeye ve zorlu bir süreçte hayatlarını yeniden inşa etmeye başlayabildiler. On binlerce mülteci, Türk ordusu ve Suriyeli müttefikleri tarafından kurtarılmış bölgelere geri dönmüş durumda. Bu sakinler artık sadece DEAŞ'ın intihar bombacılarından ve PKK/PYD'nin havan saldırılarından değil, aynı zamanda Rus füzeleri, Amerikan İHA'ları ve Suriye rejiminin kimyasal silahlarından da eminler. Büyük oranda Türkiye'den giden yardımlarla güvenlik korunuyor, altyapılar onarılıyor, okullar yeniden inşa ediliyor. Önümüzdeki yıllarda Suriye ve Irak'ın değişik bölgelerindeki inşa süreçlerini karşılaştırarak, hangi çalışmaların daha olumlu şekilde neticelendiğini tespit etme imkanımız olacak. Türkiye'nin Fırat Kalkanı'nda gösterdiği gayretler, çıtayı diğer aktörler için şimdiden yükseklere yerleştirdi.

[1999 yılından bu yana İstanbul'da yaşayan Adam McConnel, tarih alanındaki yüksek lisans ve doktora derecelerini de almış olduğu Sabancı Üniversitesi'nde Türk tarihi dersleri vermektedir. 20. yüzyıl Türk tarihi, Türk-Amerikan ilişkileri ve 19.,20. yüzyıl dünya tarihi özel olarak odaklandığı araştırma alanlarıdır]

2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN