Arama

, Kur’ân’ın en güzel şekilde yazılmasıdır

Yayınlanma Tarihi: 06.11.2017 00:00 Güncelleme Tarihi: 06.11.2017 16:22
Hat, Kur’ân’ın en güzel şekilde yazılmasıdır

Arap harflerinin Kur’an-ı Kerim’in yazılmasına vasıta olduktan sonra estetik olarak da güzelleşmeye başladığını söyleyen Prof. Uğur Derman, hüsn-i hatta bütün gayenin Kur’ân-ı Kerim’in en mükemmel, en güzel şekliyle yazılması olduğunu söylüyor.

M. Uğur Derman, gelenekli Türk sanatları konusunda sadece Türkiye'de değil dünyada da yaygın bir şöhrete sahip. Hocalarından devraldığı bu büyük mirası yeni nesillere aktarmak için var gücüyle çalışıyor, yazıyor, seminerler ve konferanslar veriyor. Uğur Derman, yoğun mesaisinin içinde, AKM'den çıkan yeni kitabı Türk San'atından Seçmeler'i anlattı.

HAT, ABBASİLER DEVRİNDE İLERLİYOR

Kitabınızı hocalarınızdan Süheyl Ünver'e merak uyandırıcı bir şekilde şöyle ithaf etmişsiniz: "Hiç öyle bir niyetim yok iken, 56 yıl önce beni ısrarla yazmağa teşvik eden Dr. Süheyl Ünver (1898-1986) hocamın aziz hâtırasına, yazdıklarımın en hacimlisi olan bu kitabı ithâf ediyorum, rûhu şâd olsun." Yazı maceranız nasıl başladı?

Ben çocukluk ve üniversite tahsili dönemimde birkaç yazı yazmıştım. Ancak üzerinde fazla durmamıştım. Hem benim, hem Süheyl Bey'in çok sevdiği bir zat olan hattat Macid Ayral (1891-1961) vefat edince, cenazesinden sonra Süheyl Hoca Macid Bey için bir yazı yazmamı teklif etti. Önce kabullenmedim ama çok ısrar edince oturdum yazdım. Kendisine vermek için Üniversite Merkez Binası'na gittiğimde yerinde yoktu, ben de masasına bıraktım. Ertesi gün Hoca beni görünce karşıdan ellerini açarak "Kardeşim, Macid'i öyle bir yazmışsın ki, hani benim için de yazar mı acaba diye ölesim geldi" dedi.

Bu söz sizi yazmaya teşvik etti yani...

Evet, onun teşviki olmasa ben bu yazma işinin hiç üstünde durmayacaktım. Bu yazıdan sonra Süheyl Hoca kendisinin başlatıp devam ettirdiği "50 Sanat Sever" serisini bana devretti ve arkasını ben getirdim. Netice olarak, bugün kitaplarda 20'yi, makalelerde de 500'ü geçtik, elhamdülillah. Ancak yazdıklarımın en hacimlisi bu kitap oldu.

Türk Hat San'atından Seçmeler, M. Uğur Derman, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 2017, 700 sayfa.

Bu proje nasıl doğdu hocam?

Aslında bu kitabın hikâyesi biraz eskiye gidiyor. 1980'in yaz aylarında Kültür Bakanlığı'ndan bana, 15. Hicri asrın yaklaşması sebebiyle, hüsn-i hatta dair büyük ebadlı ve renkli bir kitap hazırlamam teklif edildi. Hiç nazlanmadan kabul ettim, çünkü bu alanda İbnü'lemin Mahmud Kemal Bey'in Son Hattatlar'ı dışında hiçbir eser yoktu. Kitap üzerinde çalışırken 12 Eylül darbesi oldu. Kitabı bakanlığa teslim ettiğimde, 20 bin basılacağını bildirmelerine rağmen sonradan 6 bine düşürdüklerini öğrendim. Bir bakanlık yetkilisine bunun çok az olduğunu söyleyince, "Biz o 6 bini 6 sene de satabilirsek ne bahtiyarlık" dedi. Kitap 6 ay sonra tükenmişti! 2 sene evvel Atatürk Kültür Merkezi'nden böyle bir teklif alınca, vaktiyle neşredilen Türk Hat San'atının Şaheserleri kitabını genişletmeyi düşündüm.

O kitap ile yeni kitabınız hacim olarak çok farklı değil mi?

Tabii, eskisinde 43 hattatın 67 eseri varken, yeni kitabımda 120 hattatın 265 eserine yer verildi, yeni bir kitap oldu bu… Hattatların eserlerinden örneklerle birlikte hayat hikâyelerini de -bilindiği nisbette- yazdım.

Hüsn-i hatta gelmek istiyorum hocam müsaadenizle. Bu yazının ilk çıkış yeri neresi?

Bu yazının aslı, İslamiyetten önce, günümüzde Ürdün ve Suriye topraklarında yaşayan Nabat kavmi tarafından kullanılan Fenike asıllı "nabatî" yazısından geliyor. Fakat bunda kullanılan harflerin hâline baktığımızda, ileride böyle mükemmel birer sanat eseri olacaklarına dâir hiç ipucu vermez. İslam'ın ortaya çıkışıyla, Kur'an-ı Kerim'in yazılmasına vasıta olduktan sonra estetik olarak da güzelleşmeye başlıyor. Çünkü hüsn-i hatda bütün gaye Kur'ân-ı Kerim'in en mükemmel, en güzel şekliyle yazılmasıdır. Hat, bilhassa Abbasiler devrinde çok ilerliyor ve "aklam-ı sitte" denilen 6 yazı çeşidi gelişmeye başlıyor; İbn Mukle, İbn Bevvab ve Yakutü'l-Musta'sımî'nin gayretleriyle, 200 yıllık devre içinde hat yavaş yavaş tekâmül ederek nihayetinde Yakut her yazı türünün kaidesini mükemmel şekilde belirlemiş oluyor. Ayrıca kamış kalemin ağzını eğri kesme usulünü de Yakutü'l-Musta'sımî bulmuş, böylece yazı, estetiğini daha da artırmıştır. Yakut'un ölümünden sonra onun hat anlayışı, yetiştirdiği talebeler vasıtasıyla Anadolu, Mısır, Suriye, İran ve Maveraünnehir'e kadar yayılmış, Selçuklular ve Beylikler devrinde de önemli gelişmeler göstermiştir.

Osmanlılarda da herhalde zirveye çıkıyor…

Evet. Osmanlılarda İstanbul'un fethi öncesi, evvela hattatların toplandığı merkez Amasya oluyor. Hatta Fatih döneminde yazılar, Amasya'da yazdırılıp İstanbul'a gönderiliyor. Sultan II. Bayezid'in tahta çıkmasıyla birlikte hattın merkezi İstanbul oluyor. Çünkü şehzade olarak Amasya'dayken tanıdığı hat üstadı Şeyh Hamdullah'ı (1429-1520) da İstanbul'a getirtiyor. Şeyh'in elinde yukarıda bahsettiğim altı cins yazı Osmanlı vasfını kazanıyor. Şeyh'ten 150 sene sonra gelen büyük hat üstadı (1642-1698) da, Şeyh'in yazılarını inceleyip yeni bir hat şivesi ortaya çıkartıyor. Bir asır sonra İsmail Zühdi (ö.1806) ve kardeşi Mustafa Rakım (1758-1826) Hafız Osman'ın yazılarından ilham alarak yeni bir şive ortaya koyuyorlar. Hele Rakım, celî sülüs ve tuğraya o zamana kadar görülmemiş bir güzellik katıyor. Yani kendini sürekli yenileyerek 19. yüzyılın başında en mükemmel şeklini alıyor.

Peki hocam 19. yüzyılda neredeyse hemen her alanda bir "gerileme" ya da " dönüşüm" varken hat sanatı nasıl kendini koruyor?

Evvela en önemli husus şu: Avrupa'da, hat sanatının bünyesine doğrudan tesir edebilecek, benzeri bir sanat yok. Yukarıda bahsettiğim gibi, bu sanat devamlı surette kendini yenileyebiliyor. Üçüncü husus ise bu sanatın usta-çırak esasına göre sağlam kaidelerle nesilden nesile intikali. Çünkü işin içine katiyen para girmiyor, öğretmek, sanatın zekâtı addediliyor. Kendimden bir misal vereyim: Ben Necmeddin (Okyay, 1883-1976) Efendi'ye gittiğimde, beni götüren zat, ders ücretini sordu. Hocanın gözleri yerinden oynadı, "Estağfurullah efendim, biz parayla öğrenmedik ki, parayla öğretelim, lütfen bir daha böyle şeylerden bahsetmeyin" dedi.

Gelelim 20. yüzyıla… Cumhuriyet'in yasaklarından hat sanatı da nasibini alıyor. Bu yasak ve o devrin atmosferi, hat sanatını ve hattatları nasıl etkiliyor?

Çok hazin bir şekilde tesir ediyor. Cağaloğlu'nda 1915'te hat ve diğer gelenekli sanatların öğretildiği Medresetü'l-Hattâtîn açılmıştı. Ancak 1924'te Tevhid-i Tedrisat Kanunu'yla kapatılıyor. Klasik anlamda bir medrese olmadığı halde adında "medrese" geçiyor diye… 8 ay sonra adıyla tekrar açılıyor, ancak bu sefer de 1928'deki 'yla kapatılıyor. Harf İnkılâbı'ndan önce, 1927'de tuğra ve kitabelerin kaldırılması kanunu büyük bir darbe vuruyor bu işe. Tuğralar ve kitabeler kazıtılarak büyük bir kıyıma gidiliyor. Yeni harflerin kabulünden sonra da hat sanatının icrâsına müsaade edilmiyor. O devrin büyük hattatlarından Kâmil Akdik (1861-1941) emekli oluyor, nâdiren isteyen olursa yazıyor. Tuğrakeş Hakkı Bey (1873-1946) aynı zamanda tezhible de uğraştığı için, işi ona çeviriyor. Necmeddin Efendi de ebruculukla, gülcülükle uğraşıyor. Hamid Aytaç (1891-1982) daha önce Almanya'da klişecilik tahsil ettiği için o da bu işle uğraşıyor. 20. asrın büyük isimlerinden Halim Özyazıcı (1898-1964) elinde avucunda ne varsa, onunla Topkapı dışındaki Tepebağ'da 21 dönümlük bir arazi satın alarak üzüm yetiştirmeye başlıyor. Kırk yılın başında bir, hat siparişi gelirse yazıyor. Hattâ o devirdeki eserlerini "sâbıkan (eskiden) hattat, halen bâğban (bahçıvan)" şeklinde imzaladığını görmüşüzdür. Büyük ta'lîk üstadı Hulusi (Yazgan, 1869-1940) Efendi çok zor vaziyette kalıyor. Ona türbeler baş bekçiliği vazifesini veriyorlar, üzüntüsünden felç geçiriyor. Mâcid Ayral ise Ankara vilâyeti hususi kitabetine kapağı atıyor. Bu gaddarâne icraat, böyle çok hazin hadiselerin yaşanmasına sebep oluyor.

EVLADIMIN YETİŞMESİNİ VİRÂNEDE İNCİR AĞACININ BİTMESİNE BENZETİYORUM

Peki ne kadar devam ediyor bu süreç?

1929'da gelenekli sanatların öğretimi için açılıyor, ancak hat burada yer almıyor. 1936'da Güzel Sanatlar Akademisi'nde yeniden ders programına konulması için, iyi bir hat koleksiyonuna da sahip olan dönemin İstanbul milletvekili (ö.1947), Çankaya'da bir akşam sofrasında bu meseleyi Atatürk'e açıyor. Hattın çok büyük bir sanat olduğunu ve Avrupa'da da bir karşılığının bulunmadığını, bu eserlerin tamiri gerekirse oradan da kimseyi getirtemeyeceğimiz söyleyip bir şekilde Atatürk'ü ikna ederek izin alıyor. Ancak bu izinde okumaya ve yazmaya katiyen müsaade edilmiyor. Zihniyete bakar mısınız? 1950'li yıllarda Halim Özyazıcı Akademi'de hat hocalığı yaparken, mimarlık öğrencilerine, "Siz gönye, kalem tutmasını biliyorsunuz, gelin size iki satır yazı öğreteyim" teklifine, "Boşver Hoca" diyerek geçip giderlerdi yanından. Onun birkaç misafir öğrenci dışında hiç talebesi olmadı. Ben Necmeddin Efendi'ye 1955'te başladığımda, Hoca beni birisine tanıtırken, "Ben bu evladımın yetişmesini virânede incir ağacının kendiliğinden bitmesine benzetiyorum" derdi. O vakitler Necmeddin Hoca'nın evine talebe olarak gelen üç kişi vardı, o kadar… Yukarda adı geçen üstadlar, "Bu iş bitti" diyerek dünyadan ümitsizce ayrıldılar.

Ancak öyle olmadı. Hocaların tespiti doğru çıkmadı…

Evet, çok şükür ki öyle oldu. 1960'lardan sonra Hamid Aytaç'ın Hasan Çelebi, Hüseyin Kutlu, Hüseyin Öksüz, Fuad Başar gibi 10'a yakın kişiye hat öğretmesiyle bir canlanma oldu. Onlar da yeni nesillere öğretti. 1980'lerden sonra bu işe alaka arttı, IRCICA'nın yaptığı müsabakalar yeni hattatların yetişmesini sağladı. Bugün hat sanatıyla uğraşanlar hem maddi hem manevi olarak bu işin karşılığını alıyorlar.

Yeni Şafak

2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN