Arama

  • Anasayfa
  • İslam
  • Ekrem Demirli: “Kuşeyri, İlahi Kitaba ‘Sevgilinin mektubu’ gibi bakıyordu”

: “, İlahi Kitaba ‘Sevgilinin mektubu’ gibi bakıyordu”

Yayınlanma Tarihi: 04.06.2020 10:59 Güncelleme Tarihi: 04.06.2020 11:47
Ekrem Demirli: “Kuşeyri, İlahi Kitaba ‘Sevgilinin mektubu’ gibi bakıyordu”

Tasavvufi düşüncenin tekamülü, “Anadolu rönesansı” diyebileceğimiz 13. yy’da irşad ve ilim faaliyetleri yapmış İbn Arabi ve ile metafizik alanında yaptığı çok değerli çalışmalarla tanıdığımız , yine bir sufi olan ’nin tefsiri Letaifü’l-İşarat’ı Türkçeye kazandırdı. “Bir sufinin tefsirinin farkı nedir?” noktasından başladığımız sohbetimiz, ve oradan da hocamızın en iyi okuma biçimi konusunda tavsiyelerine geldi. Altını çizeceğiniz cümlelerle dolu söyleşimizin belki de en vurucu kısmı, “ ile yitirdiğimiz öznel ilişki” ve bunun Allah’ın kelamını anlamaya çalışırken neden olduğu zorluk oldu.

Letaifü'l-İşarat bir tefsir. Farkı zannediyorum Abdülkerim Kuşeyri'nin kimliğinde. Kuşeyri bir mutasavvıf. Girişte, "fıkıh-akide alanında ikincil yorum, ahlak alanında ise birincil yorum anlamına gelen bir işari tefsir" diyorsunuz. Biraz açabilir misiniz bunu?

Evet İlahi Kelam'ın Sırları diye çevirdiğimiz bir tasavvuf tefsiridir. Orada sözünü ettiğim husus genellikle din bilimlerinde tasavvuf ve onun yorumları hakkındaki ana kanaatlerden birisidir. Tasavvuf dini hayat içinde zorunlu bir mesele olarak kabul edilmemiştir, en azından birçok Müslüman için böyledir. Mesela sufi olmak, tasavvufun ilgilendiği konuları hayata aktarmak gibi meseleler gönüllüğe bırakılmıştır. Tabii bir şeyin gönüllü alan olması onun değersiz veya önemsiz olması demek değildir, özel kabiliyet ve ilgi gerektirmesi demektir. Bu bakımdan insan için zorunlu olanlar daha çok yükümlülüklerimiz kabul edilmiştir. Bunlar da inanç ve gözlemlenebilir davranışlarımızla ilgilidir. Tefsir denilince akla daha çok bu konular gelir.

Bir sufinin tefsirinde hangi noktalar; yani ne gibi bakış farklılıkları ön plana çıkıyor?

Tefsirde namaz oruç hac gibi temel ibadetlerle ilgili ayetler yorumlanırken bağlayıcı bilgi aranır. Verilecek hüküm herkesi ilgilendirir. Fakat bir sufi bu alanlardaki bir ayeti yorumladığında dini hayatın derinliğini ve düşüncenin ufkunu tespit eder. Bunlar ise yüksek ve derin düşünceler kabul edilir. Bu durumda herkes için bağlayıcı olması, daha çok çağrışımlar, işaretler, düşüncedeki açılımlar kabul edilir. 'nin tefsirine de böyle bakmak gerekir. Belirli alanlarda dile getirdiği düşünceler daha çok açıklayıcı ve çağrışımlı yorumlar denilecek yorumlardır. Mesela gül kelimesini düşünelim: Bir çiçek türüdür fakat sufi ondan söz ederken güzelliğin ilkesini hatırlar, Peygambere intikal eder vs. Fakat ahlak ve inancın çeşitli konularındaki yorumlar ise belirli bir sistematik takip ederek norm tespit amacı güder.

Allah'ın kitabı ile öznel
ilişkinin anlamını keşfetmeliyiz

Herhangi bir fıkıh ya da kelam aliminin tefsiri ile bir mutasavvıfın tefsiri arasındaki farkı en somut başka nasıl açıklarsınız? İncelerken hangi noktalara dikkat etmeliyiz? Sır'dan kastı nedir Kuşeyri'nin?

Kanaatimce en temel fark Kuran-ı Kerim ile insan arasında kurduğu öznel ilişkidir. Öznellik belirli ölçüde tartışma dışı olmayı gerektirir fakat meselenin dini hayat içinde ortaya çıkması öznelliği bir kalkan olmaktan çıkardı. Siz bir yorum yaptığınızda veya tasavvuf hakkında bir şey dediğinizde belirli sınırlar dahilinde 'bence' deme imkanı bulabiliyorsunuz. Günümüzde bu öznel ilişkinin değerini ve anlamını yeniden keşfetmek zorundayız. Özellikle fıkıh ve kelam geleneğinde öznellik anlamını yitiriyor, ilahi kitaba ortalama bir mümini pek ilgilendirmeyecek bilgiler ekleniyor. Bunu normal karşılamak lazım, çünkü orada 'benim okuduğum ayet ne diyor? sorusunun cevabı aranıyor. Bu soru çok mühimdir ve zemini teşkil eder.

Kuran- Kerim ile öznel ilişki kurabilmemizde tasavvufun rolünden bahsedebilir misiniz?

Tasavvuf başından beri insanı hikâyenin parçasını ve asıl muhatabı haline getirerek soruyu değiştiriyor: Artık soru 'ayet bana ne diyor?' veya 'bana okunan ayet" haline geliyor. Meselenin en kritik noktası burasıdır. Tasavvuf insanı seyirci olmaktan çıkartarak Allah'ın hakiki muhatabı olduğunu hatırlatıyor. Böyle bir yorumla ayetlere baktığımızda bir anda vazgeçilmez bir ilişki ağıyla beni ihata ediyor. Kuşeyri'nin bakış açısını sıkça zikrettiği bir mısra ile anlatmak mümkün: O Kuran'a sevgilinin mektubu gibi bakıyor. 'Senin mektubun başımın ucunda, derdimin ilacı onda' der. Kitaba böyle bakınca, yani sevgilinin mektubu gibi bakınca onu okumak, anlamaya çalışmak bir yana bizzat kendi varlığı bile bir bereket kazanıyor, derdimin ilacı haline geliyor. Günümüzde Müslüman cemaatin en çok üzerinde durması gereken konulardan birisi budur: İlahi kitap ile böyle dinamik ve özsel bir ilişkinin yollarını bulmak zorundayız. Kitaba özel bir mektup gibi bakmanın sağlayabileceği coşku ve heyecan üzerine kurulmalıdır dini hayat.

Tasavvufun habercisi zahitler
ilk Hicaz ruhunu korumak istedi

Tefsire döneceğim ama işin biraz temeline inelim diyorum: Mutasavvıflardan önce zahidlerden bahsetmek gerekir aslında… Hangi dönem ve şartlarda ortaya çıkmışlardı?

Aslında 'ortaya çıkmıştır' tabirini erken dönem tasavvuf metinleri pek tercih etmiyor çünkü dini hayat içinde 'ortaya çıkmak' tabiri sürekli bir bidat çağrışımı yapar. Sünnete uymayı esas alan insanlar ise bidatten kaçınmak isterler. Üstelik bu tabir doğru ise o zaman dış kaynaklar etkisindeki bir hareket iması da akla gelir. Bu nedenle sufiler kendilerinden söz ederken daha çok bir olgunun dikkat çekecek şekilde ayrışmasından söz ederler. Bu ne demektir? Onlara göre birinci nesilde Müslümanlık hakim toplumsal değer idi. Herkes ibadet ve ahlak hayatına önem verir, zahitçe yaşar vs. Hiç kuşkusuz böyle olmayanlar da olabilir fakat hakim değer buydu. İslam'ın Post Hicaz evresinde ise yeni şehirler, yeni toplumsal yapılar ve yeni kurumlar ortaya çıktı. Daha önemlisi yeni nesiller İslam ile tanıştı. Burada büyük bir kaos ortaya çıktı. Bunun yanı sıra toplumda belirleyici başka aktörler gelenekler de baş göstermeye başladı. İşte ilk zahitler hareketi bu gelişmelere karşı Hicaz'ın ruhunu koruma üzere şekillendi.

İlk dönem zahitlere sufi demiyor ve direkt tasavvuf bağlamında bakmamamız gerekiyor sanırım?

Bunlara henüz bu süreçte sufi demiyoruz. Çünkü sadece tasavvuf içinde değil, kelamcıların arasında, hadisçilerin veya başka alimlerin arasında da bunlar vardı. Bu nedenle şöyle anlatmak mümkün: Hicazdaki dindarlık civarında yeni gelişmelere karşı kendini korumak isteyince zahitlik hareketleri doğdu. Bu bakımdan zahitlik bir meydan okumadır ve bir reddediştir. İşin bu kısmını ihmal etmemek lazım. Öte yandan oryantalistler bu zahitliği başka sosyal gerekçelerle izah ederek esas zahitliğin Arap-seçkinci sosyal kurumlarına karşı fakir sınıfların başlattığını da söylerler. Bu da mümkün fakat o zaman iki tür zühtten söz etmek lazım: Birincisi Sünnetteki dini hayatı ve ahlakı korumak isteyen zahitler, öteki ise farklı kültürlerden ve dini arka planlardan gelen yeni nesillerdeki zahitler. Zahitlerin zühdü Kuran ve Sünnet temeline yerleştirme çabası tasavvufu doğurdu.

Tüm sufilerin İmamı
Cüneyd-i Bağdadi'dir

Cüneyd-i Bağdadi ve İmam Gazali'den de bahsetmek gerekiyor sanırım bu noktada. Bu iki isim tasavvufa istikamet ve doktrin kazandırdı, ya da tasavvufu Kur'an-ı Kerim ve sünnet ile 'zabt ü rabt'a aldılar diyebilir miyiz, ne söylersiniz?

Gazali çok sonra geldi, onun tasavvuf tarihine katkısından söz edebiliriz fakat etkisinden söz edemeyiz. Çünkü Gazali gelene kadar tasavvuf neredeyse bütünüyle kurumsallaşma sürecini tamamlamış, bir din bilimi haline gelmiş, merkez ile çevresi arasındaki ayrımlar güçlenmiş, terminolojisi ve literatürü şekillenmişti. Her şeyden önemlisi yöntem tebellür etmişti. Bu bakımdan Gazali'nin tasavvufa bir etkisi yoktur. Fakat katkısı vardır, çünkü bu tasavvuf anlayışının farklı muhitlere yayılmasına hizmet etmiştir, sufilerin yönteminin tanınmasına vesile olmuştur. Gazali iyi bir yazardır, özellikle İhya bu alanda ortalama bir dini hayat ile tasavvuf arasındaki irtibatı sağlayan metinlerden birisi haline gelerek tasavvufun genel öğreti içindeki yerine hizmet etmiştir. Cüneyd ise bir imamdır. Hem tesiri büyüktür hem de katkıları olmuştur.

O zaman İmam Cüneyd'in üzerinde duralım… Nasıl bir tesiri olmuştur tasavvufa?

Tesiri büyüktür çünkü onu sufilerin imamı kabul ediyoruz. İmam demek aslında kurucu düşünür demektir. Gazali'nin de takipçisi olduğu sünni tasavvufun –ki bu tabir kişisel olarak işlediğim bir tabirdir fakat yeni bazı araştırmalarla yaygınlaşmaya başladı, çok önemli bir tabirdir- kurucu düşünürü Cüneyd'dir. Cüneyd kendisine kadar gelen akımların tecrübelerini belirli ilkeler dahilinde bir din bilimi haline getirmenin ilkelerini koydu. Bunun için tasavvufu tasavvuf kılan tevhit, fena, misak gibi bir takım nazariyelerle tasavvufun derinliğini tesis etti. Sonra buradan hareketle tasavvufu din bilimi haline getirmenin yolları arandı. Günümüzde elimizdeki metinlerin önemli bir kısmı bu anlayışın neticesinde şekillendi ki bunlardan birisi de Kuşeyri'nin eserleridir.

Sünniliğin yapısı donuk
olamaz, açılmaya müsaittir

Mutasavvıfların birçoğu kendini ehl-i sünnet anlayış içerisinde tanımlasa da bugün hâlâ 'şirk', 'küfür' gibi suçlamalara maruz kalıyorlar, bunu neye bağlıyorsunuz? Ki tek başına Kuşeyri'nin tefsirinin dahi buna bir cevap olması gerekir aslında.

Haddi zatında bunu fazla abartmamak lazım diye düşünüyorum. Çünkü dini hayat çok karmaşık süreçleri olan bir şeydir. Birçok gelenek, birçok yorum, mezhep bir araya gelir. Bu bakımdan ithamlar suçlamalar olacaktır, olmalıdır da. Fakat Cüneyd sonrasında ortaya çıkan tasavvuf anlayışının önemli ölçüde bu ithamlara cevap vermek üzere dini hayatın tasavvuf kısmını kurallar dahilinde inşa etmek istediğini biliyoruz. Bunu ne ölçüde başardılar, onu da tartışmak lazım. Üstelik süreci de tamamlanmış görmemek lazım. Öte yandan Ehl-i sünnet veya Sünniliğin de dinamik karakterini iyi anlamak gerekiyor. Sünnilik donuk bir yapı olmaz, açılmaya müsait, genişlemeye uygun kısımları vardır. Sünnilik ana ilkelerinde müttefik olsa bile farklı eğilimleri bünyesinde barındırır. Bu açıdan bakınca sorunlar bir noktada çözüme kavuşabilir. Fakat bence esas sorun İbnü'l-Arabi öncülüğündeki metafizik anlayıştır. Burada daha çetin ve uzlaşmaz bir süreçle karsı karşıyayız.

Siz, Gazali sonrası özellikle İbn'ül Arabi ve üzerine çalışmalarınızla biliniyorsunuz… Letaif'ül İşarat bir dikkat değişiminin işareti mi? Yani çalışmalarınız Gazali öncesine mi yoğunlaşacak?

Kişisel olarak çalışma alanımı İslam metafizik düşüncesi olarak belirledim. Bu amaçla ilk akademik çalışmalarımdan beri hemen bütün çalışmalarım aynı istikamette toplanabilir galiba. Fakat tasavvufun Gazali öncesindeki dönemi hakkında ciddi bir boşluk var. Henüz bilimsel araştırmalar bir noktaya gelmiş değil. Süleyman Uludağ hoca uzun zaman önce bazı çeviriler yaptı, başka çeviriler onları takip etti. Fakat tasavvufun gelişimi hakkında ciddi bilimsel çalışma hiç yapılamadı. Belki bütün İslam düşünce tarihi için geçerli bir durum bu. En ciddi sorun ise karşılaştırmalı çalışmalardır. Bu alanda ise neredeyse hiçbir çalışma yok. Bütün bunlar tasavvuf hakkındaki telakkilerimizde büyük sorunlara ve boşluklara yol açıyor.

Çalışacağınız alanda birkaç
çeviri yapmadan yazmayın

Siz sadece eser yazma ya da çevirilerle değil, Klasik Düşünce Okulu ile de aslında tasavvufun gelişimi hakkında çalışmalar yapıyorsunuz değil mi?

Kanaatimce erken dönem tasavvuf hakkındaki en iyi okuma faaliyetleri bünyesinde yapılmaya başlandı. Burada erken dönemin metinleri karşılaştırmalı bir şekilde okunarak sorun bütün boyutlarıyla görülmeye başlandı. Benim için dönem üzerindeki çalışma bir yönelim değişmesi değil de tasavvufun bütününü yazma irademden ortaya çıktı. Haddi zatında tefsir üzerindeki çalışma yazacağım kitapların bilgi derlemesinden ortaya çıktı. Daha önce aynı yöntemi İbnü'l-Arabi ve Konevi'de de yapmıştım. Fütühat mesela kişisel çalışmalarımın ürünü olarak tercüme edildi. Tefsir bana erken dönem tasavvuftaki birçok düşüncenin kaynaklarını ve en azından ilahi kitap ile ilişkisini gösterdi. Birçok vesileyle değindiğim bir husus vardır: En iyi okuma biçimi çevirmek, ondan iyisi ise yazmaktır. Bunu Konevi ve Arabi'de tecrübe etmiştim. Şimdi aynı şeyi Kuşeyri'de yaşadım. Klasik Düşünce Okulu'nda okuttuğum metinleri de hesaba katarak erken dönem tasavvuf hakkında yazabileceğim ana metinler şekillenmiş oldu. Şimdi sıra tercümenin yorgunluğunu zihnimden atarak yazacağım eserlere odaklanmak. Özellikle genç arkadaşlara ve akademisyenlere önerimdir: Yazacağınız alanda önce birkaç temel çeviri yapmadan yazıya başlamayın, çeviri kadar dikkatli ve yoğun okuma süreci yoktur.

Kuşeyri'nin rahat anlaşılır bir Arapçası olmasa gerek… En iyi okuma süreci çevirmektir dediniz madem; son olarak çeviri sürecini anlatabilir misiniz? Ne kadar sürdü, nasıl bir süreçti?

Çeviri çok önce başladı, daha doğrusu Fütühat'a henüz başlamadan çeviriyi yapmak istemiş, birkaç bölümü çevirmiştim. Niyetim Fütühat'a başlamadan bu kitabı tamamlamaktı. Fakat bir türlü nasip olmadı. Araya Fütühat girdi başka eserler girdi ve tefsir çok gecikti. Başladığım bir işi yarım bırakmak bana göre bir şey değil. Allah'a şükür eseri tekrar ele aldım, meşakkatli bir süreç sonunda tamamladım. Çeviri dikkatle incelenirse ilk bölümlerdeki dil ve üslup ile sonraki arasında farklar görülebilir. Esasta bir değişiklik yapmak istemedim. Meallerde muhtelif mealleri takip ettim, onu belirtmeliyim. Meal konusunda iddialı olmak istemedim, Belki daha sonra tefsir hakkındaki düşüncelerim bir meal çalışmasını da içerebilir. Bu vesileyle çevirinin tashih ve okunma sürecine katkı sağlayan talebelerime hassaten teşekkür etmeliyim.

Röportaj: Mehmet Hakan Kekeç

2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN