Arama

  • Anasayfa
  • Gündem
  • Türk sosyolojisinin “fikir çilesi” çekmiş düşünürü:​ Prof. Dr. Hüsamettin Arslan

Türk sosyolojisinin “fikir çilesi” çekmiş düşünürü:​ 

Türk sosyolojisinin “fikir çilesi” çekmiş düşünürü:​ Prof. Dr. Hüsamettin Arslan

“Modern insan gözleriyle düşünür… ” Bu derin cümlenin sahibi sosyolog ve yazar … Arslan, bir süredir tedavisini gördüğü kanseri yenemedi ve dün sabah Bağcılar'da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Bilimi, bilgeliği, kişiliği, duruşu ve eserleriyle Türk sosyolojisinden bir yıldız kaydı…

Hüsamettin Arslan, 12 Ocak 1956'da Ordu'da dünyaya geldi. Tunceli öğretmen okulunu bitiren Arslan, 1979'da Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi Tarih Bölümü'nden mezun oldu ve aynı bölümde yüksek lisansını tamamladı. Hüsamettin Arslan, doktora aşamasında alan değiştirdi ve Sosyoloji Bölümü'nde "Bilgi Sosyolojisi ve Bilim Sosyolojisi" konulu doktora tezini hazırladı. Bilim sosyolojisi alanında Türkiye'de yapılmış ilk akademik çalışma olan "Epistemik Cemaat/Bir Bilim Sosyolojisi Denemesi" adlı esere imza atan Arslan, Sosyoloji Bölümü'nde görev yapıyordu.

Arslan, dünyadaki kanser vakaları ve gerisinde yatan tartışmaların ele alındığı "Kanser Savaşları" kitabını da okuyucusuyla buluşturmuştu.

Arslan Uludağ üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde uzun yıllar ders verdi. Oradan İstanbul'da kurmuş olduğu Paradigma Yayınlarındaki faaliyetlerini sürdürdü. En önemli faaliyeti tercümeydi. Tercüme çalışmasını küçümseyenlere karşı savunması çok güçlü ve çok haklıydı. Türkiye'de önemli bazı metinlerin mutlaka Türkçe okumaktan başka bir çaresi olmayan okuyucuya ulaştırılması gerekiyordu. Bunu yapabilecek durumda olanlar için bu bir görev ve sorumluluk olmalıydı. Kendisi bu sorumluluğu yerine getirmek için epey çalıştı.

Paradigma Yayınları'nın kurucusu, bilimi, bilgeliği, kişiliği, duruşu ve eserleriyle Türk sosyolojisinden yıldızı Prof. Dr. Hüsamettin Arslan, bugün Marmara İlahiyat Camii'nde öğle namazına müteakip kılınacak cenaze namazının ardından toprağa verilecek.

"İKTİBAS ET, TEKRARLA, ZİKRET"

'ın ile ilgili düşüncelerini şuan var olan bilgilerimizle kıyasladığımızda, gerçekten bir aydınlanma yaşamamıza fırsat veriyor:

", tefekkür etme organımız kulağımızdır. Göz kendisini göremez, dolayısıyla sorgulayamaz. Oysa kulak bunu yapabilir; insan kendi sesini duyabilir; dil kendisini işitebilir. Refleksiyon, tefekkür, kendini sorgulama organımız kulağımızdır. Dil kendisini de sorgulayabilir. Kulak içimize açılan hoparlördür. Hakikat görülemez, sadece işitilebilir. Klasik metinlerimiz "İşit ey oğul" diye başlar. Kur'an ve diğer monoteist dinlerin kutsal kitapları "Onlara de ki" ifadesiyle doludur. Kur'an daima tebliğ vasıtaları sıralamasında kulağı gözden önceye yerleştirir. İlk vahyin tercümesi "Oku" ne yazık ki bir yanlış tercümedir. Aslı "İktibas et, tekrarla, zikret"tir. Yani zikir ve ve şükür, tesbih ve imame. Göz kılavuza, rehbere ihtiyaç duymaz. Jacques Ellul gözün gördüğü şey "gerçeklik/olgu"dur, kulağın işittiği şey "hakikat/yalan"dır diyor. Bu ayırım fevkalade önemlidir. Diyanet'in anlı şanlı ilahiyat profesörlerine yaptırdığı Kur'an mealinde 'hakikat' kelimesinin 'gerçek' diye tercüme edilmesi entelektüel zilletimizdir. Modern dönemde hâkimiyetini ilan eden göz, insanı seyirci konumuna düşürmüştür. Çünkü göz pasiftir, görüntünün önünde pasiftir, âdeta secde eder."

"Bizi yalnızca söz ya da kelam yahut dil özgürleştirebilir. Çünkü özgür olmak 'hayır' diyebilmektir."

Hüsamettin Arslan'ı Ankara günlerinde Sakarya Çay Ocağındaki ortamdan tanıdığını yazan Yenişafak yazarı Yasin Aktay, Arslan ile olan anılarını şöyle anlatıyor:

"Sakarya Çay Ocağı yeni İslamcı düşünce için gündemin ve entelektüel çizgilerin şekillendiği önemli bir kamusal alandı. Bu alanda Hüsamettin Arslan'ın çok özel bir yeri vardı. Daha doksan yılında Alan Chalmers'tan Bilim Dedikleri isimli kitabı, akabinde yine Barry Barnes'ın bilim felsefesine "paradigma" kavramını kazandıran Thomas Kuhn üzerine kitabını Türkçeye çevirip "Bilimsel Bilginin Sosyolojisi" başlığı altında yayımlamıştı. Bilim felsefesi, postmodernizm, Kıta Avrupa'sı felsefesi, Fransız ve Alman felsefesinin ve sosyolojisinin birçok önemli eserini Türkçeye çevirdi. Ortak dostlarımız Erol Göka ve Abullah Topçuoğlu ile birlikte doksanlı yılların başlarında beraber yayımladığımız "Önce Söz Vardı: Yorumsamacılık Üzerine bir Deneme" isimli kitabımızın kaynakçasında yer alan İngilizce metinlerin önemli bir kısmını Türkçeye çevirdi, 3 ciltlik bir çalışma olarak yayınladı. Çağdaş Felsefi Hermenötiğin geçtiğimiz yıllarda 104 yaşında ölen meşhur Alman filozofu Hans-Georg Gadamer'in şaheseri olan Hakikat ve Yöntem'i çevirip yayınladı. Sadece bu çalışma bile sosyal bilim camiasından güçlü bir teşekkürü hak ediyordu."

Arslan büyük ölçüde çeviriye odaklanmışsa da Türkiye'nin içinden geçtiği zor süreçlerde bir aydın sorumluluğuyla tavır yazıları ortaya koymaktan geri durmadı. PKK şiddeti ve ulusalcılığı güzellemelerine karşı "Jöntürkler, Jönkürtler, Muhafazakarlar" diyerek kendi "meçhul okuyucusuyla söyleşiler" yaptı. Gezi olayları ve 17-25 Aralık darbe süreçlerine karşı basiretli ve hakikatperver bir aydın endişesiyle yazdığı makaleler, televizyon programları ve konferanslarıyla FETÖ'ye karşı tavrını en net biçimde ortaya koydu.

TEFEKKÜR İMKÂNINI ELİMİZDEN NASIL KAÇIRIYORUZ?

Geçmişten ibret alamamak modern insanın problemidir. Tipik 'modern' bakış açısına göre geçmiş 'kötü'dür; çünkü Newtoncı mekanik, 'doğrusal' zaman skalasında, yani saat zamanı skalasında geçmiş 'geri'yi temsil eder, 'ileri'yi değil. Modern insan gözleriyle düşünür, kulaklarıyla değil, şeklinde bir röportajında açıklamalarda bulunan Hüsamettin Arslan, tefekkür imkânını elimizden nasıl kaçırdığımızı şöyle anlatıyor:

Göz dışarıyı görür, içeriyi değil. Tefekkürse, mütefekkirin içeriye dönme hamlesidir. Hâlbuki modern uygarlık insanı hedonizme mahkûm etmiştir. Carl Schmitt eğlence kültürünün 'homo politikusmus'u/politik insanı öldürdüğünü iddia eder. Modern uygarlık bize hayatımızın bütün veçhelerinde hedonist 'mutluluk' vaadinde bulunuyor. Neredeyse her şey ölmekteyken 'eğlence' kültürü sürekli kendi rekorunu kırıyor. Eğlence apolitiktir; insanı başkalarının sorunlarına kapatır. Stadyumda ve diskoda Somali'de, Suriye'de ve Myammar'da açlıktan kırılan insanlar aklınızın köşesinden bile geçmez, geçemez. Modern insan sadece eğlenmek ister. Eğlence kolektif hedonizm, hedonizm ise egoizmdir. Yani hedonist egoisttir.

"MODERN İNSAN GÖZLERİYLE DÜŞÜNÜR"

Göz derinin altındaki 'maneviyat'a, 'anlam'a, Alman filozofların deyişiyle Geist'a kapalıdır. Göz sekülerdir, büyüden yoksundur, mahremi, büyülü olanı, derinin altındakini göremez. Kaldı ki 'Göz âmâdır' (Bachelard); başka her şeyi görür, kendisini göremez. Kendisine yönelemez, dolayısıyla tefekküre kapalıdır. Teleskop, mikroskop, fotoğraf makinası, dijital kamera ve uydu… Hepsi kördür. Modern uygarlık 'ışık' uygarlığıdır, elektrifikasyona boğulan modern kent 'ışığın', Ellul'ün terimleriyle göz'ün zaferidir.

Çünkü göz geçmişe kapalıdır; geçmişi göremez. Bizim için 'geçmiş' dediğimiz şeyi var eden, işitme duyumuzdur, yani kulağımızdır. Göz ise şimdinin organıdır, şimdi 'göz'de zirve yapar; göz 'şimdi'yi tescil eder, onaylar ve geçmişten ve elbette gelecekten nefret eder. Göz geleceği de göremez.

Geçmişi dillendiren ve var eden organımız kulağımızdır; kulak, gözün göremediği şeylerin sesini duyar; geçmişin, insan cetlerimizin, meleklerin ve Tanrı'nın sesini işitir. "En ontolojik organımız kulağımızdır." der Heidegger. Zamanın sesini de yalnızca kulağımız duyabilir. Evvel ve ahir yalnızca kulakla kavranabilir. Tahayyül yetimizin kaynağı kulaktır, göz değil. Muhayyilemiz kulakla geçmişe ve geleceğe doğru kanatlanır. Kulak Ortaçağ, göz modern çağdır. Kulak geçmişin sesini duyduğu için 'hafıza'dır, hatırlama ve unutma yeteneğidir. Bu manada kulak muhafazakârdır. Alır ve saklar. Buradaki mantığı bir derece ileriye ve geriye doğru kaydırarak, diyebiliriz ki, hafıza dildir. Anlamı tutan ve muhafaza eden dildir. Modern insan ise işitmez, duymaz, sadece görür; onun için görmek yaşamaktır. (Nihayet Dergi)

Modern insan artık yaşamıyor, yalnızca seyrediyor. İnsanın ve toplumun kendisi dâhil her şey imaja, pazar seyir mekânına dönüşmüştür. Süpermarket çağdaş tiyatrodur. İnsan artık hayatın her noktasında bir seyircidir. Seyirci tüketici, tüketici seyircidir.

Hüsamettin Arslan, Temmuz 2017

İHVAN-I MÜSLİMİN MISIR'DAKİ TÜRKİYE'DİR

Krizlerden çok şey öğreniriz. Katar krizinden de öğreniyoruz. Müslüman coğrafya kendi doğalgazı ve petrolünde boğuluyor. Enerji savaşları… Bütün savaşlar gibi enerji savaşları da iktidar savaşlarıdır. "Güneşin altında yeni bir şey yok!" Dünyanın sözüm ona bütün "demokratik" orduları Müslüman coğrafyada. Silah başına! Silah başına "harita başına!" demektir. "Haritalar tarihin gözleridir." Tarih aksini iddia edenlere rağmen tekerrürdür. Tarih Aden'de Portekiz, İspanyol ve İngiliz donanmaları, Mısır'da Yavuz Sultan Selim'dir. Yirminci yüzyılın sömürgecileri ABD, İngiltere, Almanya, Hollanda ve Rusya modern teknolojiyle teçhiz edilmiş ordularıyla Peygamberimiz 'in (a.s.m.), Yavuz Sultan Selim'in mirası bir nüfus coğrafyasının haritasını Müslüman dünyanın aleyhine ve kendi çıkarlarına uygun şekilde yeniden bölmek için Aden, Mısır, Irak ve Suriye'de. Pasaportsuz ve vizesiz bizim "burada"mızda kanlı ve kirli postallarıyla kutsallarımızı ve ekmeğimizi çiğniyorlar.

Yirminci yüzyıl enerjiyi kutsallaştırdı; seküler amentüsü e=mc2. Ordular artık bu seküler kutsal için var. Demokratik ülkeler ordularına "demokrasi" ve "barış" için değil bu yeni kutsal için milyarlarca dolarlık yatırım yapıyor. Ultra demokrasi çağında bütün devletler/iktidarlar "enerji" için silahlanıyor. Ne muhteşem bir çelişki. Hayat demokrasiye rağmen enerjidir.

İHVAN-I MÜSLİMİN

İhvan-ı Müslimin "devlet" ya da "örgüt" değil "ümmet"tir. "Ümmet" bir şey, "devlet" başka bir şeydir. Ümmet halktır, devlet iktidar. Başka dünyalarda olduğu gibi Müslüman dünyada da devletler birbiriyle çatışabilir, savaşabilir, birbirine düşman olabilir. Oysa "ümmet" devletler arası çatışmalar dahil Müslüman coğrafyadaki bütün çatışmaların panzehiridir. Ümmet barış ve kardeşliktir. Devletler kardeş olamaz fakat halklar olabilir. Bütün Müslümanlar "ihvan"dır. Bu "genetik" kardeşlik değil, "örgüt" kardeşliği değil, "iman ve itikat" kardeşliğidir.

İhvan-ı Müslimin Allah'a iman ve secde edenlerin birliğidir. Kardeşler birliği olarak Müslüman ümmet tek parça, tek renk, homojen bir entite/varlık değildir. Hayatın kendisi kadar renkli ve heterojendir. İhvan-ı Müslimin Müslüman ümmetin Mısır versiyonu, AK Parti'nin seçmeni durumundaki milyonların Türkiye versiyonudur. Türk milleti Türkiye'deki Müslüman ümmettir ve başka Müslüman ülkelerde Müslüman ümmetin başka versiyonlarını tespit etmek mümkündür. Bu sebeple her İhvan-ı Müslimin'in içeriği farklı bir Rabia'sı vardır ve olabilir. Ne kadar İhvan-ı Müslimin varsa o kadar "Rabia" vardır. Türkiye'de Rabia "Tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek devlet"tir.

Türkiye'nin "zavallı" ana muhalefet partisi lideri Kılıçdaroğlu, Katar kriziyle ilgili ilk açıklamasında "Rabia" işareti için şunu buyurmuştur: "Ne yerli ne de milli." Zırva! Rabia annemin adı. Eğer kastettiği "isim" ise Rabia "yerli ve milli" değilse Kılıçdaroğlu'nun "Kemal"i de değildir. "Yerli ve milli" sıfatlarını çok az kelime Mısır kadar, Suriye ve Filistin kadar hak edebilir! Mısır Kaliforniya ya da Bavyera değildir. "Yerli ve milli" olmak yerli/ mahalli halkın, Müslüman ümmet/halk bahis konusu ise Müslüman halkların, Türkiye'de Müslüman ümmetin içinde bir ümmet durumundaki Türk(iye) milletinin ekonomik, politik, kültürel çıkarlarını savunmak; dünyanın egemen güçlerine payanda ve dümen suyu olmamak; kendini, dünyayı ve sorunları kendi ülkesini ve onun hinterlandını merkeze alarak düşünmek, politika üretmek ve eylemde bulunmak; pergel olmak ve pergelin sabit ucunu memlekete dikmek, memleket merkezci olmaktır. Yerli ve milli olmak İhvan-ı Müslimin'e destek olmak, ABD ve onun güdümündeki güçlere karşı Katar'ın yanında yer almaktır.

Keza hem Mısır hem de başka Müslüman ülkelerdeki İhvan-ı Müslimin ABD ve Batılı egemen, emperyalist devletlerin sömürü ve zulmü karşısında Müslüman ümmetlerin/halkların bel bağlayabileceği yegane Müslüman harekettir. İhvan-ı Müslimin Batılı emperyalizmlere Müslüman dünyadaki sessiz direnişin adıdır. İhvan-ı Müslimin "İslamcı", "fundamentalist/kökten dinci" değildir, "İhvan-ı Müslimin"dir. "İslamcı" sıfatı oryantalist ideolojilerin Müslümanları ötekileştirerek lanetlemek için kullandıkları bir terimdir. İhvan-ı Müslimin yerli ve millidir, "İslamcı" yerli ve milli değildir. Emperyalist güçler işte bu yüzden Mursi karşısında Sisi'yi destekledi. Emperyalizm karşıtlığı Türkiye'nin İhvan-ı Müslimin'i dahil bütün İhvan-ı Müslimin'lerin alamet-i farikası, Rabia da sembolüdür. Esed Sisi'dir, Kılıçdaroğlu Türkiye'nin Sisi'sidir.

Katar krizinde Kılıçdaroğlu'nun "Türkiye taraf olmamalıdır" gibi en iyimser yorumu bile olsa olsa "Emperyal güçlerin tarafında saf tutmalıdır" anlamına gelebilir. Tarafsızlık güçlünün yanında yer almaktır. Batılı egemen güçlerin Türkiye'nin İhvan-ı Müslimin'ine karşı CHP ve CHP versiyonu politik grupları ve politik liderleri desteklemesinde şaşılacak bir şey yok. Seni kimin desteklediğini, senin kimi desteklediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.

'nun yağmalanmasını müteakip tarih sahnesine çıkan, varoluşlarını Batılı egemen güçlere borçlu ve onların kuklası, Müslüman ümmeti veya Müslüman halkları temsil kapasitesinden yoksun "hanedan/aşiret" devletçikleri HAMAS ve İhvan-ı Müslimin'i desteklemekle suçlayarak Katar'ı köşeye sıkıştırdılar. DEAŞ yakında ölecek, Batılı emperyal güçlere Ortadoğu'daki meşruiyetlerini devam ettirmelerini sağlayacak yeni bir çatışma unsuru, yeni bir çatışma kalemi, yeni bir DEAŞ yani Müslüman dünyaya dayak atmalarını, aşiret devletlerinden haraç kesmelerini sağlayacak bir çekiç lazım. Egemen Batılı güçler ve onların dümen suyundaki Kılıçdaroğlu bu ihtiyacı İhvan-ı Müslimin'e "terör" örgütü damgası vurarak yapmak istiyorlar. Fakat "İhvan" ABD'nin ve müttefiki emperyal güçlerin elinde patlayabilir. Çünkü İhvan-ı Müslimin DEAŞ gibi "yamyam", "maşa" bir örgüt değildir. "Örgüt" değildir, halktır ve silahsızdır. İhvan-ı Müslimin Mısır'dır, Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı! İhvan-ı Müslimin Mısır'daki Türkiye'dir.

Bu durumda Türkiye'nin ana muhalefet partisinin liderine şöyle bir ölümcül soru yöneltilebilir: "CHP Katar krizinde gizlenemez hale gelen Ortadoğu'daki 'haraç kesme' savaşında kimin tarafındadır?" Cevabı basit: ABD ve Batılı emperyalizmlerin. Kılıçdaroğlu'nun "terör örgütünün dört parmağı" diye nitelediği şeyin yani Rabia'nın CHP'nin "tarafsızlık" telkininden daha "yerli ve milli" olduğu bedahettir.

ABD ve diğer Batılı emperyalist güçler öğrendiler, artık Şiilere yatırım yapamazlar. Çünkü Şiilik Müslüman dünyadaki en radikal Batı karşıtı kitleyi temsil ediyor. Sünni İslam'a yatırım yapamazlar çünkü Sünni toplumlar da genelde ABD, Batı, emperyalizm ve sömürgecilik karşıtıdır. ABD ve Batı için Müslüman dünyada "güvenilir ve desteklenebilir" demografik failler Esed ve Sisi gibi liderler, dine karşı, seküler liberal ya da sol paramiliter örgütler (PYD, PKK) ve onların destekçileridir. Bu paramiliter kişi ve grupların tümü faşisttir. Faşisttir çünkü İslam dünyasında İslam'ı reddeden her ideoloji ve grubun kaderi faşizmdir. Bu ideoloji ve gruplar kendilerini "demokratik" veya "sosyalist" olarak tanımladıklarında bile. Sağ, sol ya da Siyonist faşizm. Ne fark eder? Faşizm faşizmdir. Onlar mini "Siyonist" gruplardır. Ve İhvan-ı Müslimin bu "çakma" Siyonizmlere karşıdır.

KATAR KRİZİ VE TÜRKİYE

Egemen güçler Türkiye'yi Mohaç ve Viyana'da değil Mısır, Bingazi, Halep ve Bağdat'ta tehdit ediyor. Kısa bir süre önce DEAŞ ve PKK ile tehdit etmişlerdi. Şimdi Katar'la birlikte HAMAS ve İhvan-ı Müslimin'i destekleyen ülkeler kategorisine yerleştirerek tehdit ediyorlar. Farklı gerekçelerle de olsa İran, Türkiye gibi Katar'ın safında yer aldı. Nedendir bilinmez Almanya da öyle yaptı.

Katar krizinde Türkiye'nin başka birkaç ülkeyle birlikte Katar'ın yanında yer alma cesaret ve basireti göstermesi Türk-Amerikan ilişkileri ve ABD'nin Ortadoğu'daki hükümranlığında çok önemli ve yeni bir gelişmedir. Çünkü tek kutuplu dünyanın tek kutbunu sarsan büyük bir olaydır. ABD'ye rağmen Katar'a açık destek tek kutuplu dünya düzeninde büyük bir sarsıntı ve kırılmadır. ABD'nin İslam dünyasındaki gücü "sorgulanabilir" hale gelmiştir. Süper güç ABD Ortadoğu'da derin bir yara almıştır. Türkiye, Katar'a verdiği açık destekle dünyanın "şerif"i ABD'nin bu statüsünü sarsmıştır. ABD'ye rağmen Türk tank ve birlikleri Katar'dadır. Katar karşıtı Arap devletlerine rağmen Türk tırları ve ticaret gemileri Katar'dadır. Türkiye'nin Katar'da hatırı sayılır büyüklükte bir askeri üs kurması Ortadoğu'daki bütün denklemleri değiştirecektir. Türkiye yakın tarihinde ilk kez bu kadar büyük oynamış ve büyük bir risk almıştır. Başarısızlık riskin bedeli, başarı riskin ödülüdür. ABD ve Batılı müttefikleri çok güçlüdür fakat demografi, kültür ve coğrafya bakımından Türkiye Ortadoğu'da potansiyel olarak ABD'den daha güçlüdür. Türkiye Ortadoğu'da ABD ile sıcak çatışmayı göze alamaz fakat tersi de geçerli olabilir. ABD de Türkiye ile sıcak çatışmayı göze alamaz.

Türkiye söz konusu krizde Katar'a destek olarak "büyük" oynamıştır. Bu büyük ve dolayısıyla riskli tercihinin altını doldurmalı ve potansiyel güçlerini bu tercihin doğuracağı risklere göre seferber etmelidir. Müslüman dünya söz konusu olduğunda Türkiye'nin elinde ABD, Rusya ve diğer Batılı güçlerin elinde bulunmayan stratejik kalemler var. İlk akla gelen demografi ve demografik coğrafya. Demografik yapı, insan unsuru ya da nüfus bu noktada eşine az rastlanır bir stratejik nimettir. Türkiye geçmiş ve tarihini bile stratejik bir silah olarak kullanabilir. Bunu bugün yapamıyor olabilir fakat mutlaka yapmalıdır.

İhvan-ı Müslimin'e bu açıdan yani "stratejik" açıdan da bakılabilir. ABD "sol"u, İngiliz "sol"u, Alman "sol"u bunu anlayabilir. Sovyet komünistleri bile anlardı. Hatta başka her ülkenin sosyalistleri anlardı fakat Türkiye'nin "sol"u bunu yapamaz. Çünkü Türkiye'nin "sol"u egemen güçlerin Türkiye'deki ileri misyonu gibidir ve egemen güçlerin misyonuymuş gibi hareket eder. Sık sık "hainlik" ile suçlanmasının nedeni budur. Aslında "hain" değildir. Sadece "yerli olma", "kendisi olma" yeteneğinden yoksundur. Bu onun tarihsel yazgısıdır. Kılıçdaroğlu bundan vareste değildir. Türkiye'nin "sol"u -elbette genelleme yapıyorum- bize ait her şeye küfreder ve küfrettiği için Batılı egemen çevrelerin onayı ve desteğini kazanır. Joe Biden'ın Can Dündar'ı ziyaret etmesinin nedeni budur. Tam da bu sebeple FETÖ ve cemaat elitleri Sam Amca'nın desteğini kazanmıştır.

Türkiye'nin "sol"unun bunu anlaması "daire"yi "kare"ye dönüştürmek kadar imkansızdır. "Sol" paramiliter güçleri sever ve uluslararası politikayı paramiliter örgütlere göre düşünür. "Meşruiyet" "sol"un korkulu hayaletidir. Onlar açısından Katar krizi kapitalizmin krizlerinden biridir sadece.

Fakat artık krizde olan Marx'a rağmen kapitalizm değil sol ve sosyalizmdir.

Hüsamettin Arslan, Aralık 2016

AYDINLANMIŞ ULUS DEVLETTEN DEMOKRATİK İMPARATORLUĞA

Devlet "devlet geleneği"nin bulunduğu yerde vardır. Geleneği yoksa "devlet" de yoktur. Gelenek tekrardır, bir şeyi tekrarlamak ise onu diriltmektir. Bu anlamıyla "devlet" insanlığın en eski kurumlarından biridir. Gelenek olmaklığı bakımından "devlet geleneği" ile yalnızca "dil" ve "din" yarışabilir. Çünkü dil ve din, devleti önceler. Dil ve din, devletten daha uzun ömürlüdür.

Yine de "yaşlı" dünyamızda genelde iki tür devlet hüküm sürmektedir: "Gelenekli" devletler ve "geleneksiz" devletler. Dünyamızdaki gelenekli devletler iki elin parmakları kadardır. Ortadoğu ve hinterlandında Rusya, İran ve Türkiye dışındaki bütün devletler "geleneksiz"dir; Yunanistan, Irak, Suriye, Mısır, Arabistan ve diğerleri.

Helenlerin nispeten kısa ömürlü "polis"ini hatırda tutarak "imparatorluk" modeli devletin, insanlığın en eski devlet modeli olduğunu söyleyebiliriz. "Ulus devlet" nispeten yeni ve "modern" bir fenomendir. Şu günlerde "ulus devletin demokratizasyonu" çağında yaşıyoruz. İnsanların "özgürlük" afyonuyla sarhoş yaşadığı, "özgürlük"ün seküler dine dönüştürüldüğü ve en yüksek değer haline getirildiği modern çağımızda devlet ya "demokratik"leşecek ya da yok olacaktır. Sözün gelişi eğer demokratikleşemezlerse Ortadoğu'daki "Baas" ve hanedan devletlerinin yaşama şansı neredeyse sıfırdır.

Bu madalyonun bir yüzüdür. Diğer yüzü de önemlidir. Özgürlüğü seküler dine dönüştürmenin bedeli ağırdır. Bu bedelin adı terör, şiddet ve ontolojik güvensizliktir. Seküler "özgürlük dini" derin bir "güvenlik" sorunu doğurmuştur. Günümüzün "ideal" devleti "özgürlük-güvenlik" dengesini kurabilen devlettir. Bu açıdan bakıldığında Ortadoğu ve hinterlandı "devlet"in cehennemidir. Çünkü devletin cehennemi terör, şiddet, anarşi ve kaostur.

Yerimiz dar, sözü uzatmadan Max Weber'e dönmeliyiz: "Devlet, toplumda meşru güç kullanma tekelini elinde bulunduran aygıttır." "Çete"yi "devlet"ten ayıran şey politik "meşruiyet"tir. Meşruiyet devletin muhatabı durumundaki halkın devletin çıplak gücüne "rıza"sıdır. Her otorite gibi devlet otoritesi de rıza gösterilmiş güçtür. Fakat devlet meşruiyetini nereden alır, devletin meşruiyetinin kaynağı nedir? İmparatorluk devletinde Tanrı, ulus devlette "doğa ve modern akıl" (jakoben ideoloji budur), demokratik devlette "millet" ya da "halk". Bunlar aynı zamanda farklı otorite formlarıdır. Çıplak güç totaliter, otorite demokratiktir.

Devlet modeli sınıflandırmasının diğer burcunda "ideokrasi"ler, "ideokratik devletler" vardır. İdeokratik devlet kendisini bir "yüce" fikre, bir seküler "iman" ilkesine göre örgütleyen, muhatabı olan halkı bu fikir ya da iman ilkesine göre yöneten, dizayn eden devlettir. İdeokratik devletler muhatapları durumundaki mevcut halkları beğenmezler; idea'ya, seküler "yüce" norma, fikre ya da ideolojiye uygun "yeni" bir halk yaratmak isterler ve "halka zulüm" buradan doğar. "Halkçılık" jakoben bir ideolojidir. Halkçılık denen ideoloji "halkı, halka rağmen" değiştirmek ve jakobenlerin "halk idea"sına göre yeni bir halk yaratmak ister. İdeokratik devlet jakoben devlettir. "Devrim" fikri radikal ve jakobendir. İdeokrasi doğası gereği "radikal"dir. Faşist Hitler Almanya'sı ve sosyalist devletler (Stalin SSCB'si, Pol Pot Kamboçya'sı) ideokratik devletlerdir. "Din devleti" fikri de katmerli bir ideokrasidir; o da faşist, sosyalist devlet kadar "modern", "devrimci" ve jakobendir. Vatikan, İsrail ve İran buna örnek olarak gösterilebilir.

1789 Fransız Devrimi'nin kurduğu düzen kısa sürede çökmüştür. Yirminci yüzyılın "ünlü" devrimlerinden Lenin'in Ekim Devrimi 1989'da çökmüştür. Ömrü altmış yıldır. Mao'nun 1948 Kültür Devrimi günümüzde Batılı kapitalist şirketlerin istilası altındadır. "Devrim" devrimci jakoben elitlerin illüzyonudur. Hümanizmin Tanrısı her şeye kadir "modern insan" devrimci düzenlerin çöküşüyle ölmüştür. İnsan "iyi" değildir, "kötü" de değildir, hem zalim hem de mazlumdur ve "zavallı"dır. Diktatörler "Tanrı" oldukları illüzyonuyla yaşarlar. Geçmişini reddederek, sıfırlayarak, sıfır noktasından yeni, yepyeni bir toplum "yaratma" düşü kurmak Tanrı olmaya soyunmaktır. Bedeli travmatik bir fiyaskodur. Politik terimlerle dile getirmek gerekirse modern zamanların bütün "büyük" devrimleri "Aydınlanma projeleri"dir. Yirminci yüzyılın bütün devrimleri büyük "darbe"lerdir ve "devrim" radikal darbedir.

AYDINLANMIŞ TOTALİTARİZM: CUMHURİYET

"Kurucu hamle"nin politik kodlarıyla Cumhuriyet devletimiz tercihimiz değil yazgımızdır. Bu şüpheye mahal bırakmayacak kadar açıktır. Cumhuriyet, kadim Türk(iye) devlet geleneğinde keskin ve radikal bir "hanedan" değişikliğidir. Meşru Osmanlı hanedanının yerini dönemin iç ve dış konjonktürel koşullarının yardımıyla "aydınlanmış" modern ve nevzuhur bir elit "azınlık" zümre almıştır. Devlet form olarak aynı devlettir, geleneğin devletidir. Muhatabı olan halk aynıdır, imparatorluğun bakiyesi halktır. Devletin mekanı aşağı yukarı aynı coğrafyadır, komşu devletler hemen hemen aynıdır. Değişen, devlet formunun muhteva ve içeriğidir. Popüler politik jargonla söylemek gerekirse devletin içeriği yani "resmi ideoloji"si değişmiştir. Cumhuriyet devletimiz "ideokratik" bir devlettir ve rejimi "ideokrasi"dir. Şaşılacak bir şey yok. Dönem "ideokrasi"lerin popüler olduğu bir zamandır. Cumhuriyet devletimizin resmi ideolojisinin üç ayağı vardır: Türk devlet geleneği, Aydınlanma ideolojisi (pozitivist ideoloji de denilebilir) ve Prusya/Alman militarizmi. Birincisi de facto etkilidir. İkincisi ideolojik/ bürokratik bakımdan etkilidir (Frankofonizm). Üçüncüsü "ordunun/askerin" politika üzerindeki tahakkümü bakımından etkilidir. Prusya sisteminin de "Aydınlanma"nın ürünü olduğu dikkate alınırsa Aydınlanma'nın "resmi ideoloji"mizdeki merkezi rolünün ağırlığının tartışma götürmez olduğu söylenebilir. Bu resmi ideoloji Cumhuriyet devletimizin kurucu liderinin şu ünlü sözünde en iyi formülasyonunu bulur: "Hayatta en hakiki mürşit ilim ve fendir, Türkiye bir şeyhler ve müritler ülkesi olamaz." Bu formülasyon ya da "seküler ilke" Birinci Dünya Savaşı'nın ürünü ve Büyük Britanya İmparatorluğu'nun inşa ettiği yeni dünya düzeninde, jakoben bürokratların ellerinde, sadece devlet kurumlarımızı değil halkın gündelik/rutin hayatını da dizayn etmeyi denemiştir. Devletin rutin hayata müdahalesi demokratik değil "totaliter"dir. Bir devletin "demokratik" mi yoksa "totaliter" mi olduğunu anlamanın en kestirme yollarından biri halkın rutin hayatına müdahale edip etmediğine bakmaktır.

TASFİYELER REJİMİ OLARAK CUMHURİYET VE RESMİ İDEOLOJİSİNİN ÇÖKÜŞÜ

Bir ideokrasi pratiği ya da uygulaması olarak Cumhuriyet'i anlamanın en iyi yollarından biri Cumhuriyet'in kurucu elitlerinin "tasfiye kalemleri"dir. Osmanlı hanedanının tasfiyesi, 1924'te Birinci Meclis'in mütedeyyin Türk ve Kürt temsilcilerinin tasfiyesi, 1928 "harf devrimi" ile Osmanlı veya Arap alfabesinin tasfiyesi, 1933'te Türkiye'nin tek üniversitesi Darü'l Fünun'dan yeni rejim ve uygulamalarına "örtülü muhalefet" eden "mütedeyyin" hocaların tasfiyesi, İkinci Dünya Savaşı'nı müteakip gelişmelerle 1960'da halkoyuyla yönetime gelmiş Menderes iktidarının dolayısıyla seçmenlerinin ve Mustafa Kemal ile Fevzi Paşa'nın ordusunun tasfiyesi…

Diğer tasfiyeleri paranteze alarak "alfabenin tasfiyesi"ne, "harf devrimi"ne bakalım. Lenin ve Mao'nunkiler dahil, dünyadaki hiçbir Aydınlanmacı devrim, Mustafa Kemal'in harf devrimiyle boy ölçüşemez. Harf devrimi Cumhuriyetimizin kurucu elitlerinin radikalizminin zirvesidir. Günümüzden bakarak "çift alfabe" (hem Latin hem de Arap) Türkiye halkı ve o günkü koşullar açısından daha stratejik ve pragmatik olmaz mıydı, demek geçiyor insanın içinden. Fakat Cumhuriyet'in kurucu elitleri "radikal"di. "Hem, hem de" ile düşünmüyorlardı, "ya, ya da" ile düşünüyorlardı. "Hem Latin hem de Arap" alfabesi diyemezlerdi, diyemediler. "Hakikat" uçlarda değildir, uçlar arasındaki gri bölgede "araf"tadır. İnsan hayatı uçlarda değil araftadır. Bu dünya ile öte dünya arasında, "hem, hem de" alanındadır. "Mutedil olunuz" çünkü "şirk" bu dünyanın realitesidir.

"Türkiye, Türkiye'den büyüktür." Çünkü harf harften, alfabe alfabeden daha büyüktür. Her harfin ve her alfabenin bir aurası, bir hinterlandı, bir halesi vardır. Harfin, alfabenin tasfiyesi aurasının da tasfiyesidir. Harf formdur, her formun da bir içeriği vardır. Alfabenin tasfiyesi içeriğinin de tasfiyesidir. Harf coğrafya (form), içerik halk'tır. Harfin tasfiyesi coğrafya ve halkların tasfiyesidir. Harf devrimi devlet eliyle Türkiye'nin iç ve dış aurası, hinterlandı ve halesinin tasfiyesidir. Harf devrimiyle tasfiye edilen Osmanlı'nın mirası olan derin Türkiye, halkı veya halklarının tasfiyesidir. Cumhuriyetimizin "resmi ideolojisi" "Aydınlanmacı ya da pozitivist" bir tasfiye ideolojisidir. Harf devrimi harf devriminden daha fazla bir şeydir. Türkiye'nin iç ve dış aurasının tasfiyesidir. Ve aslında Türkiye Türkiye'den daha büyüktür. İç ve dış aurasıyla büyüktür. Aurası ya da hinterlandı Türkiye'den daha büyüktür.

Harf iç ve dış aurası ve hinterlandında nefes alır. Ülkeler de, halklar da auraları ve hinterlandlarında nefes alırlar. Sınırlar varsa içerisi de, dışarısı da vardır. Sınır harf, aura içerisi (derin Türkiye, derin halk); sınır harf, sınırlarının ötesi bu form'un aurasıdır. Edirne ile Kars'ın ötesi; Kırım ve Kafkasya, Aden, Basra, Şam, Atina, Bosna ve Türkiye'nin aurasıdır. Tartışma politik açıdan da sürdürülebilir fakat biz harf devrimiyle yetinelim. Kurucu hamleleriyle Cumhuriyetimiz kendisini Anadolu coğrafyasına ("Edirne'den Kars'a kadar") kendi elleriyle hapsetmiş Türkiye'yi halkları için açık bir hapishaneye dönüştürmüştür. Türkiye'nin "derin" Türkiye ile ilişkisini, Türkiye'nin sınırdaşı halklarla (bizim halklarımızla) ilişkisini koparmıştır. Lozan bu hapishaneyi tescil eden uluslararası sözleşmedir. Bu resmi ideolojinin mottosu "Yurtta sulh, cihanda sulh"tur.

Ötekileştirme bumerang etkisi yapar, ötekileştirilen geri döner. Resmi ideolojiyi tahrip ederek döner. 1924 tasfiyesinin kurbanı mütedeyyin "Türklük" ve "Kürtlük" resmi ideolojinin düzeninde depremler yaratarak geri dönmüştür. AK Parti'nin iktidara gelmesi ve resmi ideolojinin yarattığı Kürt sorunu. Halk "halkçılık" ideolojisine rağmen geri dönmüştür. Harf devriminin tasfiye ettiği iç ve dış auramız, Osmanlı aurası veya Arap alfabesinin aurası Kürt, Süryani ve Arap göçmenler olarak geri döndü. Arap alfabesi "harf devrimi"ne rağmen geri dönebilir. Ülkelerin aura ve hinterlandları tercihleri değil kaderleridir. Arap harflerin dünyası Türkiye'ye akıyor. Sorunlarıyla birlikte, Türkiye'ye büyük sorunlar yaratarak akıyor. Bu büyük akıntının önüne katıp parçalayarak sürüklediği şey Türkiye'nin resmi ideolojisidir.

Bu büyük akıntıdan, bu önüne geçilemez problemler selinden bir tek "devlet" geleneği kurtulabilirdi, bir tek devlet geleneği kurtulabilmiştir. Devlet gelenekleri tekil politik faillerin ve "modern" resmi ideolojilerin aşamayacağı kurumlardır. Diktatörlerin bile gölgelerinin üstünden atlama lüksleri yoktur. Devlet geleneğimiz biz nereye gidersek oraya giden, nereye yönelirsek oraya yönelen, üzerinden sıçrayarak geçemeyeceğimiz gölgemizdir. Devlet geleneğimiz derin Osmanlı'dır, derin Türkiye'dir. Türkiye bu geleneği demokratize edebilirse bekasını koruyabilir. Hoş geldin demokratik imparatorluk! Hoş geldin!

Derlenmiştir.

2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN