Arama

’in ’de kaleme aldığı ilk şiiri

Mehmet Akif’in Sırat-ı Müstakim’de kaleme aldığı ilk şiiri

İlk günden itibaren “” düşüncesinin savunucusu ve ilerleyen zamanda Milli Mücadelenin en büyük destekçisiydi, . Derginin ilk nüshası büyük ses getirmiş; matbaalar gece gündüz çalıştığı halde talebe yetişememişlerdi. Birçok kıymetli âlimin yanında, gönüllere heyecan veren bir üstat, mısralarıyla derginin sayfalarını süslüyordu. Bir süre sonra ismi, Sırat-ı Müstakim ile birlikte anılmaya başlandı. Ersoy’un Sırat-ı Müstakim’in ilk sayısında yer alan “” adlı şiirini sizlerle buluşturuyoruz.

, Ebu'l-Ula Zeyne'l-Abidin ve 'in kurduğu ve yayın hayatına 1908'de başlayan bir mecmuaydı.

"Din, Felsefe, Edebiyat, Hukuk ve Ulûmdan Bâhis Haftalık Risâle" olarak yayımlanmaya başlayan dergi, daha sonra "Sebîlürreşad" adı ile yayın hayatına devam edecek; "İslamcılık" fikriyatını yayma konusunda ve yıllarında, öncü bir rol oynayacaktı.

"BÜTÜN MEMLEKET SIRAT-I MÜSTAKİM DOLDU"

Derginin imtiyaz sahibi Eşref Edib, 50 yıl sonra Sırat-ı Müstakim'in yayımlandığı ilk günden ve derginin sayfalarını süsleyen Mehmet Âkif şiirlerinden şöyle bahsedecekti:

"İlk çıktığı günlerin heyecanını hiç unutmuyorum. Yıllarca hasretini çektiğimiz Hürriyet güneşi doğar doğmaz matbaalara koştuk. Sırat-i Müstakim unvaniyle ilk nüshamız çıkınca Babıali altüst oldu. Müvezzilerin "Sırat-ı Müstakim, Sırat-ı Müstakim!" avâzeleri caddeleri kapladı.

24 saat sürmedi, on binlerce nüshası yağma oldu. Tekrar bastık, yine bitti. Arkasından ikinci nüshası yetişti. Memleketin her tarafından telgraflar yağmaya başladı. Matbaalar gece gündüz çalıştığı halde yetiştiremez oldular.

Az zamanda İşkodra'dan Bağdad'a ve Yemen'e kadar bütün memleket Sırat-ı Müstakim doldu ve bütün İslam dünyasına taşmağa başladı. Büyük âlimlerin, kudretli üstadların kıymetli eserleriyle Sırat-ı Müstakim, en birinci mecmua halini aldı. Hele Âkif'in şiirleri bütün gönüllere öyle heyecan verdi ki... "

SIRAT-I MÜSTAKİM'İN 'MUKADDES GÖREVİ'

​Sırat-ı Müstakim, İslam âleminin içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan kurtulması ve yükselmesi için, çalışmayı "mukaddes görev" telakki eden bir dergiydi.

İslam ülkelerinin toplumsal hayatlarını yakından tanımak, onların birbirleriyle tanışmalarına vesile olmak, derginin amaçlarından biriydi.

Dergi, bu yayın hedefinin gerçekleştirilmesi için birtakım fedakârlıkların yapılmasını, elbirliğiyle çalışılmasını, bu bağlamda okuyucu sayısının artırılması gerektiğini bir beyanname ile kitleye duyurdu. Bu duyuru üzerine, dergiye iltifat ve rağbetler arttı.

DERGİDEKİ ŞİİRLER 'SAFAHAT'IN DA BAŞLANGICIYDI

Derginin başyazarı, "Mehmet Âkif Bey" olarak biliniyordu. Kendisinin daha sonra 'ı teşkil edecek olan tüm şiirleri, ilk sayıdan başlayarak, Sırat-ı Müstakim'in sayfalarını süslüyordu.

Mehmet Âkif, ayrıca derginin her sayısı için tercümeler ve yazılar veriyordu. Bir süre sonra ismi, Sırat-ı Müstakim ile birlikte anılmaya başlandı.

Usta şair Mehmet Âkif Ersoy'un, Sırat-ı Müstakim'in 27 Ağustos 1908 tarihli ilk sayısında yer alan, "Safahât-ı Hayâttan Fâtih Câmi'i" adlı şiirini sizlerle buluşturuyoruz.

"SAFAHÂT-I HAYÂTTAN

FÂTİH CÂMİ'İ

Aşındırmış öpüp lâyenkatı' dâmânını a'sâr,

O, lâkin işte endâmıyle pâ-bercâ-yı istikrâr.

Siyeh-reng-i dalâlet bir bulut şeklinde mâzîler,

Kaçar pîrâmeninden eylemez aslâ sebât izhâr;

Ziyâ-rîz-i hakīkat bir seher tavrında müstakbel,

Gelir fevkinden eyler sermedî envârını îsâr.

Derâgûş etmek ister nâzenîn-i bezm-i lâhûtu:

Kol açmış her menârı sanki bir ümmîd-i cür'etkâr!

O revzenler, nazarlardan nihan dîdâra, müstağrak,

Birer gözdür ki sıyrılmış önünden perde-i esrâr.

Bu kudsî ma'bedin üstünde tâban fevc fevc ervâh,

Bu ulvî kubbenin altında cûşân mevc mevc envâr.

Tabîat perde-pûş-i zulmet olmuş, hâbe dalmışken,

O, gûyâ kalb-i nûrânîsidir leylin, durur bîdâr.

Evet bir kalbdir, bir kalb-i cûşâcûş-i âşıktır,

Ki cevfinden demâdem yükselir bin nâle-i ezkâr.

Nümâyan cebhesinden Sadr-ı İslâm'ın me'âlîsi:

O sadrın feyz-i enfâsıyle gûyâ bir yığın ahcâr,

Kıyâm etmiş, uluvv-i dîne bir timsâl-i nûr olmuş;

Nasıl timsâl-i nûr olmaz? Şu pek sâkin duran dîvâr,

Asırlar geçti hâlâ bâtılın pîş-i hücûmunda,

Göğüs germektedir, bir kerre olsun olmadan bîzâr.

Bu bir ma'bed değil, Ma'bûd'a yükselmiş ibâdettir;

Bu bir manzar değil, dîdâra vâsıl mevkib-i enzâr.

Semâdan inmemiştir, şüphesiz, lâkin semâvîdir:

Zemînî olmayan bir cilve-i feyyâzı hâvîdir.

* * *

Bir infilâk-ı safâdır ki yâr-ı cânımdır,

Sabâhı pek severim, en güzel zamânımdır.

Ridâ-yı leyli henüz açmamıştı dest-i semâ;

Sabâ da hâb-ı sükûndan ayılmamıştı daha,

Fezâ-yı rûhda aksetti, es-salâ-perdâz

Müezzinin dem-i mahmûru, bir hazîn âvâz.

İçimde cûşa gelip lücce lücce istiğrâk,

Ezâna bakmadım artık; açılmadan âfâk,

Zalâmı sîneye çekmiş yatan sokaklardan

Kemâl-i vecd ile geçtim. Önümde bir meydan

Göründü; Fâtih'e gelmiştim anladım, azıcık

Gidince, câmi'e baktım ki bekliyor uyanık!

Sokuldum artık onun sîne-i münevverine,

Oturdum öndeki maksûreciklerin birine.

Fezâ-yı ma'bedin encüm-nümâ meşâ'ilini,

O lem'a lem'a dizilmiş ziyâ kavâfilini

Görünce geldi çocukluk zamanlarım yâda...

Neler düşündüm o sâ'atte âh ben orada!

* * *

Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: "Bu gece,

Sizinle câmie gitsek de gelsek erkence.

Giderseniz geliniz, sâde orda uslu durun;

Bakın eğer yaramazlık ederseniz oturun!

Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi.

Girince câmi'e, hâliyle koyverir peşimi,

Namaz kılardı. Ben artık kalınca âzâde,

Uzunca boylu koşardım hasırlar üstünde!

Hayâl otuz sene evvelki hâli pişimden

Geçirdi, başladım artık yanımda görmeye ben:

Beyaz sarıklı, yaşça elli beş var yok;

Vücûdu zinde, fakat saç, sakal ağarmış çok;

Mehîb yüzlü bir âdem edeb-güzîn-i namaz;

Yanında bir küçücek kızcağızla pek yaramaz

Yeşil sarıklı bir oğlan ki, başta püskül yok.

İmâmesinde fesin bağlı sâde bir boncuk!

Sarık hemen bozulur, sonra şöyle bir dolanır;

Biraz geçer, yine râyet misâli dalgalanır!

Koşar koşar duramaz; âkıbet denir "âmîn"

Namaz biter. O zaman kalkarak o pîr-i güzîn,

Alır çocukları, oğlan fener çeker önde.

Gelip düşer eve yorgun, dalar pek âsûde

Derin bir uykuya...

Derken bu hâtırât-ı lâtîf

Çekildi aslına, artık hakīkatin o kesîf

Likāsı başladı karşımda cilve eylemeye;

Vakit de kalmadı zâten hayâli dinlemeye:

Sağım, solum, önüm, arkam huşû'a müstağrak

Zılâl-i âdem iken, bir sadâ bülend olarak,

Sükûnu dinleyen âzân-ı mesti çınlattı

O kâinât-ı huzû'u yerinden oynattı;

Sufûf ayakta müselsel cibâl-i velveledâr

Gibiydi. Her birisinden çıkardı Arş-karâr,

Birer enîn-i tazarru', birer niyâz-ı hazîn,

Ki kalb-i rahmeti sızlattı şüphesiz o enîn!

Eğildi sonra o dağlar huzûr-i izzette;

Göründü sonra o dağlar zemîn-i haşyette!

İnâyetiyle Hudâ kaldırınca her birini,

Semâya doğru o dağlar da açtı ellerini.

O anda koptu yüreklerden öyle bir feryâd,

Ki rûhum eyleyecek tâ ebed o dehşeti yâd.

Kesildi bir aralık inleyen hazîn âvâz...

Ne oldu Arş'a çıkan onca sîne-çâk niyâz?

O cûş-i safvet-i vicdan?

Evet hurûşa gelip bahr-i rahmet-i Subbûh,

Kulûba indi semâdan da bir İlâhî rûh:

Rûh-i itmi'nân.

Mehmet Âkif"

2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN