Arama

Kerem ve lütuf bilinciyle yaşamak

Kerem ve lütuf bilinciyle yaşamak

'İnsanı bir alaktan yarattı, Rabbin şüphesiz kerem sahibidir.' (Alak, 15).

Hiç var olmamış olsaydık ne olurdu? Her şey olduğu hal üzere varlığını sürdürür, hiç bir eksiklik hissedilmezdi. Bir daha var olmamak üzere yok olsaydık ne olurdu? Her şey bulunduğu hal üzere varlığını sürdürür, bir eksiklik olmazdı. İnsanın varlığı veya yokluğu bir şeyi değiştirmiyor, varlığa artış getirmiyor, gidişi de varlığı eksiltmiyor. 'İnsan olmasa alemin dili olmazdı' demek sadece züğürt tesellisi. 'Var olmak' kendimiz için değer taşıyorsa taşıyordur: başkasının ona borcu olmadığı gibi şükran duyması da gerekmiyor. Hz. Peygamber ' vardı ve O'nunla beraber başka bir şey yoktu' dediğinde sufiler hadis-i şerifi 'şimdi de öyle' diye yorumladılar: tüm alemin varlığı Allah'ın varlığına bir şey eklemediği gibi yok olması bir şey eksiltmiyor. Hepimizi en çok rahatsız eden de bu gerçektir: metafiziksel önemsizliğimiz! Mantıku't-tayr'da kuşları hakikate ulaşmak üzere harekete geçiren 'önemlilik' duygusu 'istiğna' vadisine gelince ortadan kalkar. Bu esnada artık hiç birinde kanat çırpabilecek derman kalmaz.

Müslüman olmak varlığı lütuf olarak görmeyi ikrarla başlar. Allah'ın 'alemlerin rabbi' olması insana ve aleme ihsan etmesinden kaynaklanır. Bu nedenle O'na hamd ederiz. Bununla birlikte yaratma meselesi öyle paradoksaldır ki hiç birimiz gerçek sebebini idrak edemeyiz: Hiç bir işe yaramıyorsak niçin yaratıldık, bir şey eksilmeyecekse niçin gidiyoruz? Sorunun tatminkar bir cevabı yok: dinde de yok veya felsefi düşüncede de yok. İlahi kerem tam burada ortaya çıkar: Var olmak lütuf ve ihsan olmak üzere bize gelen bir emanettir.

Kerem bir cömertlik tarzıdır: Allah-insan ilişkisini tek bir kelimeyle anlatacak olsaydık, Allah cihetinden 'inayet' ve 'kerem', insan cihetinden talep ve 'zerre hayra muhtaç olmak' diyebilirdik. Bu durum aramızdaki ilişkinin mütekabiliyet esaslı değil, birinin fail ve zorunlu ötekinin de muhtaç ve mümkün bulunduğu denksiz ve nispetsiz bir ilişki olduğunu anlamayı gerektirir. Bu ilişki varlığı zorunlu olan ile varlığı mümkün, yani var olmasıyla yok olması bir olanın ilişkisidir. Allah insanı ve tüm alemi keremiyle yarattı. Bunun anlamı alem var olmak için hak sahibi değildi demektir. Hiç birimiz varlığı hak etmedik, bunun için bir şey yapmadık, bir şeye sahip değildik, var olduktan sonra ise varlıkta kalmayı hak ediyor değiliz. İnsanın ölümü kendisine yakıştıramaması vehimleriyle ve kuruntularıyla yaşamasından başka bir şey değildir: ölüm hepimize yakışır ve hepimize bir gün gelecektir. Yaratılmış olmamız 'imkan' niteliğimizi değiştirmiyor: ilk başta imkan halinden var olduk, var olduktan sonra da imkan halinde kaldık. O halde ilahi inayet ve keremi düşünmek, varlığın 'imkan' halini düşünmektir.

Kuran-ı Kerim'de ilk nazil olan ayet yaratmak ile ilahi keremin bağını kurar: 'Yaratan rabbinin adıyla oku, o kerem sahibidir.' Demek ki öğrenmemiz murat edilen şey, varlığın hak ediş olmadığını idraktir. Bu durum yeryüzünde böbürlenerek yürümek, kendimizi başka varlıklardan üstün ve öncelikli sayma vehmimizi siler süpürür: içimizde hangi iddiaları taşırsak taşıyalım onların gerçekte bir karşılığı yoktur. Hz. İbrahim 'Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratan Allah'a çevirdim' derken de yaratma ile ibadet ilişkisine dikkatimizi çekmişti. Başka bir ayet-i kerimede ise 'Ben beni yaratana için ibadet etmeyeyim?' denilir.

İnsanın herhalde ilk unuttuğu şey varlığın bir lütuf olduğu bilgisidir: Kendimizi ezeli saydığımızı söyleyemeyiz lakin ona yakın bir halet-i ruhiyye içinde yaşarız. Varlığı kendimize ait saymak veya var olmayı hak ettiğimize inanmak, Allah ile irtibatımızı kopartırken öteki varlık türleriyle de irtibatımızı tezyif eder. Buna mukabil inayet ve lütuf olarak var olmak bilinci, insanı bütün varlık mertebeleriyle saygılı ilişkiye sokar. İnsan varlığı bir 'hak' sayarak Allah'ın verdiklerini veya ondan eksilttiklerini eldekine ilave diye düşünür. Nimetler varlığa ilave iken -sağlık, rızık, bilgi- dertler ve sıkıntılar da varlığımızdan eksilenlerdir. Bu durumda ancak belirli bir tarzda veya durumda yaşamaya 'iyi yaşamak' sayar, onun dışında ise ıstırap ve şikayetle bir ömür tüketiriz. Sufiler 'varlığın en büyük günahtır' derken bu yanılsamaya dikkatimizi çektiler. Çünkü biz varlığı hak sayarken kendimizi ona ortak eyledik: halbuki varlığın ortağı değiliz, sadece emanet olmak üzere bize lütfedildi. Biz de bu büyük lütfa şükretmekle yükümlü tutulduk. 'Alemlerin rabbi Allah'a hamd olsun.'

Ekrem Demirli

2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN