Arama

- - 1

AUZEF Sosyoloji - Sosyolojiye Giriş ders notları- 1

Giriş

Toplumsal olaylara dönük ilgi insanlık tarihi kadar eskidir. Ancak, toplumun müstakil bir inceleme alanı olarak kabul edilip incelenmesine 19. yüzyılda rastlıyoruz. Bu çağda, toplumu kendisine inceleme nesnesi olarak alan ve bilimsellik iddiasında bulunan bir bilimin adı ilk kez telaffuz edilmektedir: . Terimi ilk kullanan ve toplumu inceleyecek bilim dalı için öneren kişinin olduğu genel bir kabul görür. Comte'un çalışmalarında 'bilimlerin kraliçesi' sıfatına layık görülen sosyolojinin, toplumsal hayatın doğasına ilişkin olarak tabiî bilimlerin doğa hakkında ürettiği bilgilere ve yasalara –bilimsel olma bakımından- eş değerde yasalar keşfedeceği varsayılıyordu.

Toplumsal hayatın ekonomik, bilişsel, kültürel vs. boyutları olmasıyla da alakalı olarak, ister istemez bir bütün olarak toplumsal hayatı bilimsel inceleme nesnesi yapma iddiasındaki sosyolojinin ekonomi, psikoloji, siyaset bilimi, hukuk, ahlak vb. akademik disiplinlerden hangi noktalarda farklılaştığının belirginleştirilmesi başlangıcından günümüze önemli bir tartışma konusu olmuştur. Aynı şekilde, bilimsel bir araştırma disiplini olarak sosyoloji veya sosyolojik bilgi ile gündelik bilgi veya "sağduyu bilgisi [sağduyusal bilgi]" arasındaki fark da sosyolojiyle ilk kez karşılaşan, bu disiplinle yeni tanışanlar için netleştirilmesi gereken bir husustur. C. 'e göre "sosyolog, kişisel koşulların dolaysızlığından kurtulabilen ve şeyleri daha geniş bir bağlam içerisine yerleştirebilen kişidir." Sosyolojik inceleme, Mills'in ifadesiyle "sosyolojik imgelem" (sociological imagination) bağımlıdır.

Aşağıda, toplumsal olaylarla ilgilenmenin tarihi insanlık tarihi kadar eski olmasına karşın ancak 19. yüzyılda ortaya çıkabilme ve kurumlaşabilme imkanı bulan sosyolojinin ne olduğu, diğer bilimlerden hangi noktalarda ayrıştığı ve neden farklı olduğu, günlük hayatımızı yürütmek için ihtiyaç duyduğumuz bilgilerimizden farklı olarak toplumsal olaylara nasıl baktığı gibi hususlar üzerinde durulmaktadır.

1.1. Sosyoloji nedir?

Bir yönüyle, aslında, hepimiz toplum içerisinde yaşama ve toplumdaki diğer insanlarla ilişki kurma konusunda gayet başarılıyız. Filozofun dediği gibi, nihayetinde, toplumsal birer varlığız. Toplumsallığa yatkın birer varlık olarak dünyaya geliyoruz. Diğer bireylerle konuşabiliyor, onların sorularını anlayabilecekleri şekilde cevaplıyor, onlara sorular sorabiliyor ve onlar da bize anlayabileceğimiz şekilde cevaplar verebiliyorlar. Arada hatalar yapıyor, sorunlar yaşıyor olsak da toplumsal etkileşimin ve iletişimin nasıl gerçekleştirilebileceğini gayet iyi biliyoruz. Hepimiz toplumsal etkileşimin belli bir çerçeve içerisinde gerçekleştirilebileceğinin bilincindeyiz. Konulmuş yasalar ya da hazır bulduğumuz belli değer ve normların bulunduğunun ve bunların bizi kendilerine uymaya zorladığının farkındayız. Norm, değer ve kurallara uyulduğunda işlerin daha kolay ve sorunsuz yürüdüğünü, uyulmadığı takdirde bireysel ve toplumsal düzeyde belli sıkıntıların baş gösterdiğini veya göstereceğini biliyoruz. Başka bir deyişle, belli değerlere, kurallara ve normlara uymak zorunluluğunun bizi belli sınırlılıklar içine hapsettiğini fakat aynı zamanda işlerimizi görmemizi kolaylaştırdığının da farkındayız. İçinde yaşadığımız toplumsal sistemin başkalarından –olumlu ya da olumsuz- belli farkları bulunduğunu da düşünüyoruz. Bütün bunlara rağmen, toplumu anlamaya çalışan özel bir disiplin olarak sosyolojiye neden ihtiyaç duyulmaktadır?

Sosyoloji, temel olarak, geleneksel toplumdan modern sanayi toplumuna geçişte yaşanan toplumsal krizleri anlayabilmek, kavrayabilmek ve çözümleyebilmek amacıyla 19. yüzyılda ortaya çıktı. Temel kavramları, kuramları, ilgi alanları, soruları ve yöntemleri bu toplumsal ve tarihsel ortam içerisinde şekillendi. Bu yönüyle bakıldığında, sosyolojiyi modern sanayi toplumunun bilimi olarak nitelemek mümkündür.

Sosyoloji; ortaya çıktığı toplumların ve dönemin sorunları ve ihtiyaçları doğrultusunda, bir yönüyle toplumsal değişimin dinamiklerini ve taraflarını kavramaya çalıştı, diğer bir yönüyle de normlar, değerler, ahlak, toplumsal ilişkiler, değişen çalışma ilişkileri, aile, dinî anlayışlar, eğitim, toplum içerisinde bireyin konumu ve rolü gibi konular etrafında toplumu hem yatay, hem de dikey olarak anlama gayreti içinde oldu.

Sosyoloji, antropoloji, psikoloji, iktisat, hukuk vb. gibi bilimlere göre biraz daha geç bir tarihte ve belli ölçüde onların yetersiz kaldıkları sorulara cevaplar üretebilmek çabasıyla oluştu. O nedenle, sosyolojiyi, her biri bireyin ya da toplumsal hayatın belli bölümleri üzerine uzmanlaşmış disiplinlerle yakın ilişki içerisinde olan, onların bir kesişme noktasında iş gören bir disiplin olarak da değerlendirmek mümkündür. Başka bir deyişle, felsefeden antropolojiye, edebiyattan tarihe, iktisattan hukuka, işletmeden psikolojiye ve hatta doğa bilimlerine varıncaya dek çok farklı disiplinlerin üretimlerinden zengin bir biçimde yararlanır. Belli ölçüde bu disiplinlerin üretimlerini derleyip toparlayan, bir potada eriten ve toplumsal hayatın geçmişine, bugününe ve geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan bir disiplindir.

Üzerinde sonraki bölümlerde daha geniş bir şekilde durulacak bu tarihsel arka planı üzerine rahatlıkla sosyolojinin çağdaş ekonomik, toplumsal, kültürel vb. gibi bir dizi değişimin ve gelişimin ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Aynı ölçüde, sosyoloji söz konusu değişim sürecinin bir kalıba dökülmesinin, kurumsallaşmasının temini noktasında kolaylaştırıcı bir işlev de görmüştür. Bu görevini; toplumun özüne, doğasına, kapsamına, dinamiklerine ve toplum içerisindeki bireyin rolüne ve gerek birbirleriyle ilişkilerinin mahiyetine, gerekse de kurum, norm, değer, grup ve toplumla ilişkilerinin mahiyetine ilişkin sorular sorup cevaplarını aramak suretiyle yerine getirir. Soruların ve soru sorma biçimlerinin kökenlerindeki farklılıklar; toplumun doğasına, toplumun dinamiklerinin, toplumsal değişimin istikametinin ve toplumsal yapının mahiyetine ilişkin cevapların da –özellikle de ilk bakışta, sosyoloji disipliniyle yeni tanışanların kafasını oldukça karıştıracak bir biçimde- çeşitlilik göstermesini de beraberinde getirmektedir.

Sosyolojinin ne olduğuna ilişkin tanım denemelerine bakıldığında da, bu çeşitliliği görebilmek mümkündür. Bir tanıma göre sosyoloji "toplumun ya da toplumsal ilişkilerin bilimsel olarak incele[n]mesi"dir.1 Bir başka tanıma göre ise sosyoloji, "toplumla ve toplum olayları ile ilgili bilgilerimiz[in] sistemidir."2 Başka sosyologların eserlerinde de sosyolojinin farklı kelimelerle, fakat benzer nitelikte tanımlandığı görülmektedir. ise sosyolojiyi "insanın toplum yaşamının, insan grupları ile toplumlarının bilimsel incele[n]mesi"3 olarak tanımlar. Bir başka sosyoloğa göre ise "sosyoloji insan ilişkileri üzerinde özellikle duran ve inceleyen bir disiplindir."4 Emile Durkheim'e göre sosyoloji "kurumların, onların ortaya çıkışının ve işleyişinin bilimi" 5olarak tanımlanabilir. Weber, oldukça muğlak olduğunu düşündüğü 'sosyoloji' sözcüğünü, kendi metninde kullandığı anlamıyla "toplumsal eylemi yorumsal olarak anlamakla ve dolayısıyla onun seyrinin ve sonuçlarının nedensel açıklamasıyla ilgilenen bir bilim"6 olarak tanımlar.

Peki, 'toplum' nedir? Toplum sözcüğü, öncelikle, 'başka insanlarla bir arada olmak, başka insanlarla birliktelik' anlamlarını taşır. İkinci olarak, 'bir toplum'un civardaki başka toplumlardan farklı olduğunu, onlardan kendini ayıran belli bir sınır içinde bir birlik olduğunu ya da olması gerektiğini düşünürüz. Belli bir toplumsal sistemin belli bir toprak parçası üzerinde kurulacağını da, başka bir deyişle, toplumla ve toplumsal sistemle toprak parçası arasında bir birlikteliğin olması gerektiğini de söyleriz. Bu toprak parçasının korunmasının meşru bir hak olduğu düşüncesinden hareketle geliştirilen normatif değerlerin varlığını, toplum için bir başka gereklilik olarak varsayarız. Belli sınırlar içerisinde bir birliktelik olarak düşündüğümüz toplumun üyeleri arasında ortak bir kimlik taşıdıklarına ilişkin bir aidiyet bilincine sahip olmaları da gerektiğini kabul ederiz. Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü'nde, genel geçer bir toplum tarifi yapıyor: "Genel olarak, ortak bir kültürü paylaşan, belli bir toprak parçasında yerleşik ve kendilerini birleşik ve özgün bir varlık olarak gören insanlardan oluşan bir grup." 7Marshall, aynı yerde, pek çok sosyologun basma kalıp bir biçimde kullandığı fakat bazı sosyologların ona ilişkin basmakalıp yargıları sorguladığı kavramla ilgili şu uyarıyı yapmayı da ihmal etmiyor: "Yalnız toplumla ilgili çok farklı sosyolojik yaklaşımlar bulunduğu hemen eklenmelidir."

Fakat topluma ilişkin olarak sayılan bu özelliklerin ve unsurların, bize toplumun nasıl kurulduğunu açık seçik olarak açıkladığını söyleyebilir miyiz? Toplumun nasıl kurulduğuna, toplumun özünün/doğasının ne olduğuna, toplumun bir gerçeklik mi yoksa zihnimizde oluşturduğumuz ve sonrasında da gerçekliği onunla dönüştürmeye çalıştığımız bir ide/kavram mı olduğuna, toplumun bireye dışsal bir gerçekliğe sahip olup olmadığına, bireyin toplumun kuruluşundaki rolüne vb. ilişkin tartışmanın çok köklü ve zengin bir geçmişi var. Platon'dan Aristo'ya, Herbert Spencer'den Auguste Comte'a, Voltaire'den Rousseau'ya ve Hobbes'a, Durkheim'dan Simmel'e, Adorno'dan Castoriadis'e, Althusser'den Giddens'a pek çok filozof ve sosyolog bu meseleye ilişkin açıklamalarda bulundu. Fakat bu köklü geçmişine rağmen meselenin hiç bir tartışmaya mahal vermeyecek şekilde çözülebildiğini ve açıklığa kavuşturulduğunu söylemek de mümkün değil. Öncelikle, sosyolojinin tartıştığı ve kendisine araştırma nesnesi olarak seçtiği 'toplum'un, Ahmet Çiğdem'in haklı olarak vurguladığı gibi, Yunan filozofları ya da Müslüman dünyanın düşünürleri için yabancı bir form olduğunu aklımızda tutmamız gerekiyor: "Ancak bu, [onların] 'toplum' üzerine düşünmedikleri anlamına gelmez. Sadece şimdi toplum olarak adlandırdığımız birimden farklı bir birim üzerine ve içinden düşündüler. Platon'un polis'i âdil ve iyi idealarına karşılık gelen siyasal bir birimdi."8

Castoriadis, toplumun ne olduğuna ve toplumu birlikte tutan şeyin ne olduğuna ilişkin sorulara verilen cevapları biri fizikalist, diğeri mantıkçı olmak üzere iki başlık altında topluyor. Fizikalist yaklaşım sahipleri tarihi ve toplumu tabiata indirger, başka bir deyişle, değişmez bir insan özü ('biyolojik doğa') varsayarak, bütün toplumlardaki ve tarihsel dönemlerdeki insan ihtiyaçlarının aynı olduğunu savunurlar. Toplumun kuruluşunu da bu değişmez ihtiyaçların karşılanması ihtiyacına bağlarlar. Mantıkçı açıklama ise, toplumu kuran unsurların doğal olarak verili olduğunu varsayar. Giddens9'ın toplumun kuruluşunu açıklamaya dönük çabası da,10 daha ziyade, toplumun nasıl işlediğini açıklamaya dönük bir çaba olarak değerlendirilmiştir. Simmel de, Kant'ın meşhur "Doğa nasıl mümkün olur?" şeklindeki sorusunu 'Toplum nasıl mümkün olur?'a çevirerek tartışmaya dahil olur ve 'Burada da bireysel unsurlar buluyoruz' diyerek toplumun kuruluşuna ilişkin kendi kanaatlerini sergiler. 11Sembolik etkileşimci yaklaşımı benimseyen kimi sosyologlar, 'toplum' diye bir şey olmadığını iddia eder ve terimin, hakkında bir bilgi sahibi olmadığımız ya da anlayamadığımız şeyleri ifade etmek için kullandığımız faydalı bir kavram olduğunu düşünürler.12

Spencer'dan ve Comte'dan başlayarak hakim sosyoloji anlayışı, pozitivist sosyoloji, toplumu kurumsallıklar üzerinden anlamaya ve açıklamaya eğilimli oldu, büyük ölçüde de 'tartışılmaz doğru' olduğu düşünülen belli kabuller üzerinden çalıştı. Horkheimer ve Adorno, bu pozitivist sosyoloji anlayışının sınırlılıklarını tartışırlar. Onlara göre, 'pozitivizmin bir çocuğu' olarak sosyoloji, mevcut belli toplumsal ilişkilerden yola çıkar ve geri dönerek tekrar bu ilişkileri etkiler. Sosyoloji 'ideal bir toplum projesi' oluşturmak istemiştirve 'ideal toplum projeleri [de], var olana sürekli bağımlı kalmıştır.' O nedenle de, onlara göre, ideal toplumun kurgulanması, artık ontolojide değil, aksine tarih felsefesinde temellenmiştir. Yazarlara göre 'toplum sözcüğünün içinde saklı olanı tam olarak karşılamak' da zordur. Zira,

"-Nietzsche'yi takiben, tarihsel kavramlar tarihin mülkiyetindedir ve tanımlanamazlar: 'Bir süreç zarfında semiotik olarak oluşmuş bütün kavramlar tanımlanabilirlikten uzaklaşmış olup, tanımlanabilir olan kavram ancak tarihe sahip olmayandır.' Kesin anlamıyla toplumdan, insanlar arasındaki her şey ve herkesin herkese bağımlı olduğu bir tür yapı kast ediliyor; burada bir yandan bütün, ancak tüm üyelerinin yerine getirdikleri işlevlerin birliğinden oluşmakta olup her bir üye de bu tür bir işleve denk düşmekte diğer yandan da her bir üye, geniş anlamda bütün bir yapıya ait olmakla belirlenmektedir. Toplum kavramı, öğe veya çıplak betimlemelerden daha çok, onun öğeleri arasındaki ilişkilerle bu tür ilişkilerin yasal düzenliliklerini tanımladığı sürece işlevsel bir kavrama denk düşmektedir."13 Kavram ve gerçeklik arasındaki mesafeye ilişkin olarak Çiğdem'in –bu tartışma bağlamında- yazdıkları da ufuk açıcıdır: "Bir başka deyişle, kavramlar gerçeklik karşısında her zaman eksik kalacaklardır. Çünkü toplum, eğer köksel bir belirlemeye varacaksa, öncelikle bir süreçtir; bir akışkanlık, tamamlanmamışlıktır. Toplumun süreç karakteri, mantıksal sınırlarının olgusal sınırlardan türetilememesinde yatar. (...) Elimizde topluma ilişkin kavramlarımız var, bu kavramları ne kadar mütehakkim bir şekilde kullanırsak kullanalım, kapata[maya]cağımız bir açık olacak. Bu açığı, toplumu basitçe sahip olduğu ve inşa edildiği bütün alt kategorileri ihtiva eden biricik bir bütün şeklinde tanımlayarak kapatamayız. Toplumu anlamak her düzeydeki bütün imalarına açık bir bigilenmeyle gerçekleşebilir. (...) Toplum kavramı herhangi bir tikel olgu ya da süreçten türetilemez; dolayısıyla kendisi tikel bir olgu ya da süreç olarak kavranamaz, ancak toplum tarafından önbelirlenmemiş herhangi bir tikel olgu ya da süreç de yoktur. Adorno, toplumun, sosyolojinin daha düşük düzeydeki toplumsal formların sıralanabileceği en yüksek soyutlaması olmadığı kanısındadır. Bunun anlamı şudur: toplumu tarihsel olarak eksik ya da gelişmemiş birliktelik formlarının hakiki muhtevalarına kavuştukları kusursuz bir gerçeklik olarak kavrayamayız. Toplum, insanî birlikteliğin nihaî formu değildir ama tarihsel bir formudur; ve eklemek gerek, işlevselliği bakımından, daha önceki tarihsel formlarla karşılaştırılamaz bir üstünlüğe sahiptir."

Toplumun doğasına ve kuruluşuna ilişkin tartışma, bu metnin amacını da sınırlarını da aşacak bir niteliğe sahiptir. Bu tartışmaların ışığında, sosyolojinin kendisine inceleme konusu olarak seçtiği toplumun tarihsel bir toplum (belli bir zamanda ve belli bir mekanda ortaya çıkmış özel bir toplum) olduğu ve sosyolojik araştırmanın gündeminin de öncelikle o tarihsel koşullarca belirlendiği gerçeğini aklımızdan çıkarmamız gerekiyor. Bu çerçevede, sosyolojinin –bizzat kendisinin doğasından, muhtevasından, yönteminden ve işlevinden başlayarak- kavramları ve açıklamaları üzerinde mutlak bir mutabakatın bulunmadığının bilinciyle hareket etmemiz gerekiyor. Aynı olgular, vakıalar ve kavramlar üzerine sosyoloji bağlamında üretilmiş bunca farklı düşünce de bu gerçeği ortaya koyuyor. (Bu yargıyı, aslında, sosyal bilimlerin diğer dalları için de ifade etmek mümkündür.) Bütün bunlara rağmen, başlangıcından itibaren sosyoloji bir bilim olarak kabul edilmiştir, fakat bu yargının içeriği ve anlamı üzerinde bir tartışma daima olmuştur, olmaya da devam etmektedir. En nihayetinde sosyoloji, insan eylemlerinin ve etkileşimlerinin -bilimsel ahlaka ve genel kabul görmüş belli bilimsel prosedürlere bağlı kalmaya özen göstererek- anlama çabasıdır.15

Sosyoloji, netice itibariyle, sosyal varlıklar olarak bizim davranışlarımızı ele aldığından, sanıldığından çok daha yorucu ve zorlu bir uğraştır. Sosyolojik incelemenin kapsamı, sokakta bireyler arasında gerçekleşen karşılaşmalardan aile kurumundaki çağdaş değişimlere, toplumsal cinsiyet, kültür, kimlik, teknolojik gelişmelerin toplumsal hayata etkisinden göç, suç, terör vb. gibi ulusal ve küresel ölçekteki toplumsal süreçlere yayılacak denli geniştir.

Sosyoloji, sadece bilgi derlemek ve üretmekle de sınırlı değildir. Dünyayı, hayat tecrübemizin (ya da Weber'in deyimiyle 'hayat şansı'nın) bize sağladığı özellikler açısından görür, kavrar ve deneyimleriz. Sosyoloji, bizim neden olduğumuz gibi olduğumuz ve neden davranıyor olduğumuz gibi davrandığımız hakkında çok daha geniş bir bakış açısını benimsememiz gerektiğini ortaya koymaktadır. Bize, doğal, kaçınılmaz, iyi ya da doğru diye gördüklerimizin böyle olmayabileceklerini ve yaşamımızın 'verilerinin' tarihsel ve toplumsal güçler tarafından büyük ölçüde belirlendiklerini öğretir. Eğer olaylar oldukları gibi olmak zorunda değillerse, o zaman kesinlikle daha da iyi olabilirler mi? Sosyolojinin sağladığı bilgiler, bize toplumların farklı şekillerde yapılandırılmış olduklarını ve olabileceklerini ve değişim ve dönüşümün hayatımızın temel bir özelliği olduğunu gösterir.16

Sosyolojinin günümüzdeki konumunun, sosyolojinin başlangıç dönemlerinde gösterdiği özelliklerden ciddi ölçüde farklılaştığı açıktır. Her türlü farklı –ya da karşıt- iddiaya ve tanıma rağmen, ilk dönem sosyologlarının önemli ölçüde 'iyi bir toplum' arayışı/iddiası peşinde olduklarını söylemek mümkündür. Günümüzde ise, bu tavrın yanlışlığı konusunda bir mutabakat var gibidir. Artık sosyologlar, insanların davranış şekillerinin nedenleri ve davranışlarının imkan ve sonuçlarının neler olabileceğine ilişkin ilginç sorular sormakta, cevaplarını aramakta ve yaptıkları analizler sonucunda elde edilenlerle geleceğimizi inşa konusunda daha güçlü bir konuma gelebilme çabası içerisinde olmaktadırlar.

Sosyolojiyle uğraşmaya yeni başlayan pek çok kişinin kafası, karşılarına çıkan yaklaşımların çeşitliliği nedeniyle karışacaktır. Sosyolojinin, hiç bir zaman, herkesin geçerli olarak kabul ettiği düşünceler bütününe sahip bir disiplin olmadığının bilinmesi elzemdir. Sosyologlar çoğu zaman kendi aralarında, insan davranışının, toplumsal ilişkilerin, toplumsal eylemin ve daha da genel olarak toplumun nasıl incelenmesi gerektiği konusunda tartıştılar, tartışmaya da devam etmektedirler. Kafa karıştırıcı gibi duran ve kimilerince kesinlikten uzak olması itibariyle bir zayıflık olarak da görülebilen ve hatta bilim olarak adlandırılması noktasında itirazlarla karşılaşan sosyolojinin bu özelliği, temel olarak, onun inceleme nesnesinin özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Netice itibariyle sosyoloji bizim kendi hayatımız ve davranışlarımız hakkındadır; kendimizle uğraşmak da yapabileceğimiz en karmaşık ve zor işlerden bir tanesidir.

Olgusal araştırmalar şeylerin nasıl ortaya çıktıklarını gösterir, ancak sosyoloji, ne kadar önemli ve ilginç olurlarsa olsunlar, yalnızca olguları toplamaktan ibaret değildir. Aynı zamanda şeylerin niçin/neden ortaya çıktıklarını da bilmek isteriz; bunu yapmak için de açıklayıcı kuramları oluşturmayı öğrenmek zorundayız. Örneğin, sanayileşmenin modern toplumların ortaya çıkışında önemli bir etkiye sahip olduğunu biliyoruz; ancak sanayileşmenin kökenleri ve önkoşulları nelerdir? Neden toplumlar arasında sanayileşme süreçleri bakımından farklılıklara rastlıyoruz? Sanayileşme neden, suçların cezalandırılma biçimlerindeki ya da aile ve evlilik sistemlerindeki değişmelerle el ele gitmektedir? Bu ve benzeri türde sorulara cevap verebilmek için kuramsal düşüncenin gelişimi elzemdir.

Teoriler, çok çeşitlilik gösteren deneysel durumları açıklamakta kullanılabilecek olan soyut yorumların oluşturulmasını içermektedir. Bir sanayileşme kuramı, örneğin, sanayinin gelişme süreçlerinin paylaştığı ana özelliklerin belirlenmesi ile ilgilenir ve bu özelliklerden hangilerinin bu tür gelişmelerin açıklanmasında en fazla önem taşıdığını göstermeye çalışır. Kuşkusuz, ampirik araştırmalar ve kuramlar tam olarak birbirinden ayrılamaz. Geçerli kuramsal yaklaşımları, eğer onları ancak olgusal araştırma yoluyla sınayabiliyorsak geliştirebiliriz. Olguları anlamlı kılmaya yardımcı oldukları için de kuramlara ihtiyaç duyarız. Yaygın olarak iddia edilenin aksine, olgular kendi adlarına konuşamazlar. Toplumsal hayatın temel sorularından biri, toplumun nasıl oluştuğu ve devam ettiğidir. Başka bir deyişle, toplumdaki süreklilik ve değişimdir. Modern toplumsal ilişkilerin ve düzenin açıklanması noktasında atıf yapılan toplumsal sözleşme kuramının 'doğa hali' yaklaşımına rağmen –en nihayetinde, toplumsal hayata ancak ve zorunlu olarak tarihin belli bir noktasında katılmak durumunda olan bizler için- toplum bizden önce vardır. Bireyler olarak toplumu hazır buluruz. Hepimiz bir toplumun içine doğarız. Tek tek hepimiz birer 'evlat'ız. Toplumsal bir çevre içinde büyütülür, belli toplumsal değerlerin ve normların kuşatıcılığı içerisinde ihtiyaçlarımızı gideririz. Toplum için yeterli bireyler haline getirilmemiz için toplumsallaşma olarak adlandırılan süreçlerden geçiriliriz. Toplumda birileri ölür, birileri doğar; ancak toplum var olmaya devam eder. Toplumla ilgili olarak, onu oluşturan tekil bireylerden çok daha fazla şey söz konusudur. Zamanın akıp gitmesine karşın, toplumun devamlılığını koruyan pek çok unsur mevcuttur: Dil, yazı, yasalar, gelenekler, kültür, tarihleri ve mülkleriyle birlikte aileler, etnik gruplar, dinsel gruplar, mutfak kültürleri, doğum, evlilik ve ölüm ritüelleri, toplumların geliştirdikleri ve devam ettirdikleri ortak bir tarih ve kimlik duygusu... vb. Bir kısmımız –belki de çoğumuz- için, bu kurulu toplumsal bağlam son derece katı ve gerçektir; böyle olması da –başka türlü olması mümkün olmayan- bir gerekliliktir. Basitçe, bu yapıyı sadece bizi kısıtlayan bir yapı olarak tanımlamak da yanlış olacaktır. Zira bu kurumlar, bizleri sınırladığı gibi, diğer bireylerle iletişim kurabileceğimiz ortak bir dili, başkalarıyla ortak bir şeylere sahip olabileceğimiz ya da başkalarıyla aynı ortak bütünün bir parçası olduğumuz duygusunu bize veren bir kültürü ya da başkalarının egoist davranışlarından zarar görmemizi engellemeyi temin eden değerleri, normları, kuralları ve yasaları sağlayarak sosyal hayatı mümkün kılmaktadır. Dolayısıyla, toplumsal hayatı bütünüyle ortadan kaldırdığımızda özgür kalacağımızın da hiç bir garantisi yoktur. Tercihlerimizi de, bütünüyle özgür olduğumuzu düşünsek bile, bu yapı içerisinde yaparız. O nedenle, kimi zaman bu kısıtlamaların değişime izin verecek tarzda açık hale gelmesini sağlamaya çalışmak daha makul bir davranıştır.

1.2. Toplumbilimsel İmgelem

Mehmet, ülkemizin önde gelen bir üniversitesinde mühendislik okudu ve 2001 yılında mezun oldu. Not ortalaması hayli yüksek, çalışkan ve başarılı bir öğrenciydi. Bölümünü birincilikle bitirmişti. Çalışkanlığının yanı sıra sosyal faaliyetlere de aktif olarak katılan, arkadaşlarıyla ve hocalarıyla ilişkileri gayet iyi olan bir öğrenciydi. Eğitim gördüğü alanlara ilişkin ülkenin önde gelen firmalarında iyi pozisyonlarda iş bulabileceğini, mesleğinde hızla ilerleyeceğini ve kısa zamanda iyi bir gelir seviyesine ulaşacağını düşünüyordu.

Fakat mezun olup iş aramaya başladığında, işler pek de umduğu gibi gitmedi. Sahip olduğu yeteneklere rağmen hiç kimse ona kadrolu bir iş vermeye yanaşmadı. Nihayetinde, bir bankanın çağrı merkezinde geçimini ancak karşılayacak bir iş bulabildi. Bu konuda yalnız da değildi; üniversiteden tanıdığı pek çok arkadaşı da benzer durumdaydı. Sorun, Mehmet'in iş arama tarzında mıydı? İş bulmak için yeterince çaba göstermiyor muydu? Yoksa, çalışma koşulları ve ücret konusunda beklentileri mi çok yüksekti? Acaba yetenekleri mi yetersizdi?

Mehmet'in hikayesini bireysel kusurlar ya da eksiklikler bağlamında irdelemek elbette mümkündür. Belki de, çoğu zaman buna benzer olaylarda ilk elde yaptığımız da budur. Ancak sosyologlar, bireysel kusur ya da eksiklikler yerine, bu duruma neden olabilecek daha geniş kapsamlı toplumsal sebepler ve eğilimler üzerine odaklanır. Mehmet'in hikayesini üniversite mezunlarının istihdamı sorunları ve oranları çerçevesinde, 2001 ekonomik krizi ile birlikte daralan ekonomi ya da artan işsizlik oranları vs. bağlamında irdelediğimizde çok daha farklı açıklamalara ve değerlendirmelere ulaşırız. Mehmet'in tek örnek olmadığı, Mehmet'in probleminin kişisel özelliklerinin ötesinde yaşanan toplumsal süreçlerle alakalı yanlarının da olduğunu ve hatta meselenin bu kısmının daha belirleyici olduğunu göreceğiz belki de.

Dönemsel olarak moda olan erkek-kız isimleri ya da 'tevhid', 'cihat', 'İslam' vb. gibi dinî çağrışımları yüksek dükkan, büro ya da firma isimleri üzerine düşünelim. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Demografik dönüşümlerle, toplumsal göç hareketleriyle ve yaşanan toplumsal süreçlerle ilişkilendirdiğimizde, ilk elde kişisel bir özellik ya da değişim gibi karşımıza çıkan bu olguların ülkenin toplumsal, siyasal, kültürel, iktisadî değişimine ve değişimin yönüne ilişkin bize belli ipuçları verdiğini görmek mümkün olacaktır.

Sosyoloji, olguların görünen yüzeyinin altına inebilmek ve bazen çok kolayca kabul edilebilen görüşlere, kanaatlere ya da toplumsal faaliyetlere yeni bir bakış açısı kazandırabilmek için 'apaçık', 'olağan' ya da 'doğal olarak kabul edilen' şeyleri sorgulamanın önemini vurgular.

Sosyolojik olarak düşünmeyi öğrenmek, başka bir deyişle, daha geniş görünüme bakmak imgelemin işlenmesidir. Sosyolojiyle uğraşmak, yalnızca sıradan bir bilgi edinme süreci olarak değerlendirilmez. Bir sosyolog, kişisel koşulların dolaysızlığından kurtulabilen ve şeyleri daha geniş bir bağlam içerisine yerleştirebilen kişidir. Sosyolojik inceleme, her şeyden önce C. Wright Mills'in ifadesiyle sociological imagination'e ()17 bağımlıdır. Mills, bir disiplin olarak ve onun arkasında yatan hümanist dürtünün açıklamasını yapmaya çalıştığı kitabında, toplumbilimsel imgelemi sosyolojik bir vizyon olarak kavramsallaştırır ve tartışır (bkz. Kutu-1). Toplumbilimsel imgelem, bireyin görünüşte özel olan problemleri ile önemli toplumsal meseleler arasındaki bağlantıları ya da tekil bir toplumsal olgunun diğer toplumsal olgular ve daha geniş bir çerçevede genel toplumsal süreçlerle arasındaki ilişkileri yakalamaya uğraşan bir çabadır. Meydana gelen bireysel ya da toplumsal olayları en geniş biçimde anlamayı, geçmiş, bugün ve gelecek perspektifi içerisinde ve başka toplumsal olaylar ve süreçlerle ilişkili olarak değerlendirmeyi salık verir.

​Toplumbilimsel İmgelem

"Toplumbilimsel düşün yeteneğine sahip olanlar tarihsel dönemlere ve bu dönemlerin olgularına, bunların değişik ve çok sayıdaki insanın iç yaşam ve dışsal kariyerleri açısından taşıdığı anlamlar yönünden bakabilme yeteneği kazanmışlardır. Toplumbilimsel düşün yeteneğine sahip olanlar, insanların yaşadıkları günlük hayatın keşmekeşi içinde kendi toplumsal konumları hakkında nasıl yanlış ve yanıltıcı bir bilinçsizlik içinde olduklarını göz önünde tutmak gerektiğini bilirler. Modern toplumun çerçevesi ve iskeleti işte bu keşmekeş içinde oluşmakta; çeşit çeşit bireylerin psikolojileri gene bu keşmekeş içinde değerlendirilmekte, formüle edilmektedir. Bireylerin kişisel huzursuzluklarının toplumda açıkça görülen sorunlar olarak değerlendirilmesinde, kamunun içinde bulunduğu ilgisizlik ve kayıtsızlığın kaldırılıp, kamusal sorunlara karşı ilgi duyulmasını sağlamakta da gene bunlardan yararlanılmaktadır.

Toplumbilimsel düşün yeteneğine sahip olan bir kimsenin bu yeteneği aracılığı ile varacağı ilk sonuç –bu, aynı zamanda, toplumbilimsel düşüncenin temelini oluşturan toplumbiliminden alınacak ilk ders olmaktadır- insanın kendi yaşamının anlamını kavrayabilmesi ve geleceğini görebilmesi için, bizzat kendisini de yaşadığı tarih dönemi içinde ele alması; ve hayatta yararlanabileceği olanakların farkına varabilmesi için, farklı toplumsal koşul ve konumda yaşayan diğer insanların durumlarını da görebilmesi, bilmesi gerektiğidir.

(...) Biyografi ve tarih sorunlarını ele almayan; toplum içinde bunların kendi aralarındaki bağlantıya önem vermeyen bir toplumsal inceleme ya da araştırma entelektüel yönden yüklenmesi gereken görevi yerine getirmiş sayılamaz. Toplumsal sorunları klasik toplumbilim anlayışıyla ele alan araştırmacıların, incelemek istedikleri toplumsal gerçekliğin sınırları ne denli dar ya da geniş olursa olsun, yaptıkları işi bir temele dayandırabilmek için sürekli olarak şu üç tür soruya cevap aramaları gerekmektedir:

İnceledikleri toplum, bir bütün olarak, nasıl bir yapıya sahiptir? Toplumun öğeleri nelerdir ve bunlar kendi aralarında birbiriyle nasıl bir bağlantı içine konumlanmışlardır? İnceleme yaptıkları toplum ile diğer toplumsal düzenler arasında ne gibi farklılıklar vardır? İnceleme yaptıkları toplumda, toplumun devamı ve toplumun değişimi açısından, belirli herhangi bir öğe ne gibi bir anlam taşımaktadır.

İnsanlık tarihinde, inceledikleri bu toplumun yeri nedir? İnceledikleri toplumun değişimi nasıl bir mekaniğe sahiptir? Bir tüm olarak insanlığın gelişmesi açısından inceledikleri toplum nasıl bir yere ve anlama sahiptir? İnceledikleri toplumun herhangi bir yanı ya da öğesi, oluştuğu tarih dönemine ne gibi etkilerde bulunmuş, bu dönemin ne gibi etkileri altında kalmıştır? Araştırmacı olarak kendisinin yaşadığı tarih dönemi ile tarihin diğer dönemleri arasında ne gibi farklılıklar vardır? Yaşadığı dönemin insanlık tarihini oluşturmakta izlediği yolun temel özellikleri nelerdir?

Yaşanılan tarih döneminde, içinde yaşanılan toplumda başat insan tipleri nelerdir? Hangi yeni insan tipleri başat duruma geçmek üzeredir? Bu insanların seçimleri, biçimlendirilmeleri, özgür kılınmaları ya da baskı altında tutulmaları, duyarlı ya da duygusuz kılınmaları hangi yollarla gerçekleştirilmektedir? Yaşanan tarih döneminde, yaşanan toplumda incelenen edimlerden ve karakterlerden ne tür 'insan doğaları' ortaya çıkmaktadır? İncelenen her toplumsal öğe, bu 'insan doğası' açısından ne anlam taşımaktadır?

Ele alınan sorunun, ilgilenilen konunun bir büyük devlet, bir aile, bir hapishane, bir dinsel inanç sistemi, ya da bir edebiyat akımı olmasının önemi yoktur; nice toplumbilimciler bu gibi sorunları ele almışlardır. Toplumdaki insanı ele alan klasik çalışmaların entelektüel yönden en yüce örneklerinde hep bunlara benzer sorunlar üzerinde durulmuştur. Toplumbilimsel düşün yeteneği olan her düşünen kafanın üzerinde durmadan yapamayacağı sorunlardır bunlar. Bu tür düşün yeteneği sayesinde aynı soruna değişik perspektiflerden bakılabilmekte, siyasal açıdan olduğu gibi psikolojik açıdan da soruna bakmak gerektiği anlaşılabilmekte, tek bir ailenin incelenmesiyle yola çıkıldıktan sonra dünyadaki çeşitli devletlerin ulusal bütçeleri arasında karşılaştırmalar yapılmakta, dinsel eğitim yapan okullardan askeri kuruluşlara ve orduya kadar çeşitli kurumlar üzerinde durulabilmekte, petrol sanayiinden tutun da çağdaş şiire kadar her konuda incelemeler yapılabilmektedir. Toplumbilimsel düşün yeteneği sayesinde, kişisellikle ilgisi en uzak, en soyut sorunlardan, en kişisel, insanın benliği ile en yakından ilgili sorunlara kadar çok değişik konular ve bunlar arasındaki ilişkiler üzerine eğilinmektedir. Böyle bir anlayışın temelinde ise, kişinin içinde kendi benliğini ve niteliğini kazandığı toplumu ve kendi tarihsel dönemi içindeki toplumsal ve tarihsel anlamı kavrama tutkusu bulunmaktadır."

C. Wright Mills, Toplumbilimsel Düşün, çev. Ünsal Oskay, : Der Yay., 2007, s. 15-19.

Kahvenin Sosyolojisi

"Sosyolojik imgelem bizden, her şeyden önce, kendimizi gündelik yaşamlarımızın bildik sıradanlığından, yeni bir bakışla 'uzaklaştırarak düşünmeyi' gerektirir. Sıradan bir şeyi, bir fincan kahve içmeyi ele alalım. Hiç de ilginç görünmeyen böylesine bir davranış biçimi hakkında, sosyolojik bir bakış açısıyla söyleyecek ne bulabiliriz? Pek çok şey.

Öncelikle, kahvenin yalnızca bir içecek olmadığını söyleyebiliriz. Kahve, bizim gündelik toplumsal etkinliklerimizin bir parçası olarak simgesel bir değer taşır. Kahve içmenin törensel yönü çoğunlukla kahvenin kendisini tüketmekten çok daha önemlidir. Pek çok Batılı için sabahları içilecek bir fincan kahve, kişisel rutinin merkezinde yer alır. Sabah kahvenin ardından, gün içerisinde çokluk başkalarıyla kahve içilir: Toplumsal bir törenin temeli. Kahve içmek için bir araya gelen iki insan, büyük olasılıkla gerçekte ne içtiklerinden çok bir araya gelmek ve çene çalmakla ilgilenmektedirler. Tüm toplumlarda yeme-içme aslında, toplumsal etkileşim ve törenlerin gerçekleştirilmesi için ortamlar yaratmaktadır; bunlar da sosyolojik inceleme için zengin bir konu ortaya çıkarmaktadır.

İkincisi, beyin üzerinde uyarıcı bir etkisi olan kafein içeren kahve, keyif verici bir maddedir. Pek çok kişi kahveyi, sağladığı 'fazladan uyanıklık' için içer. İşyerindeki uzun günler ve ders çalışmakla geçen uzun geceler kahve molalarıyla daha çekilir hale gelir. Kahve alışkanlık yaratan bir maddedir, ne ki Batı kültüründe, kahve tiryakileri birçok insan tarafından uyarıcı kullananlar olarak görülmezler. Alkol gibi kahve de toplumun kabul ettiği bir maddedir, oysa örneğin marihuana böyle kabul görmez. Yine de, marihuana, hatta kokain kullanımını hoş gören, ancak hem kahve hem de alkole soğuk bakan toplumlar da vardır. Sosyologlar, neden böyle karşıtlıklar olduğuyla ilgilenirler.

Üçüncüsü, bir fincan kahve içen biri, dünyanın bütününe yayılan karmaşık bir toplumsal ve ekonomik ilişkiler kümesi içerisinde yer almaktadır. Kahve, gezegenimiz[in] en zengin ve en yoksul bölgelerindeki insanları birbirine bağlayan bir üründür: Zengin ülkelerde büyük miktarlarda tüketilir, ancak esas olarak yoksul ülkelerde üretilir. Kahve, petrolden sonra uluslararası ticaretteki en değerli maldır; pek çok ülke için, dış ticaretten elde edilen en büyük kazancı sağlar. Kahvenin üretimi, taşınması ve dağıtımı, kahveyi içen insanlar arasındaki sürekli etkileşimleri gerektirir. (...)

Dördüncüsü, bir fincan kahveyi yudumlamak, bütün bir geçmiş toplumsal ve ekonomik gelişme sürecini varsayar. Şimdilerde Batı beslenme biçiminin çok bilinen diğer kalemleriyle –çay, muz, patates ve beyaz şeker gibi- birlikte kahve, ancak 1800'lerin sonlarından başlayarak yaygın bir biçimde tüketilir hale gelmiştir (kahve, daha önceleri seçkinler arasında moda olmuşsa da). İçeceğin kökeni Ortadoğu olsa da, yaygın tüketimi iki yüzyıl öncesindeki Batı'nın yayılma dönemine gitmektedir. Bugün içtiğimiz kahvenin neredeyse tamamı, Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilmiş bölgelerden ( ve Afrika) gelmektedir; kahve hiç bir biçimde, Batı beslenme biçiminin bir parçası değildir. Sömürge mirası, küresel kahve ticareti üzerinde devasa bir etkide bulunmuştur.

Beşincisi, kahve, küreselleşme, uluslararası ticaret, insan hakları ve çevrenin yok edilmesi hakkındaki çağdaş tartışmaların merkezinde yer alan bir üründür. Kahve, yaygınlaştıkça 'markalaşmış' ve siyasallaşmıştır: Tüketicilerin hangi çeşit kahveyi içecekleri ve nereden satın alacakları konusundaki seçimleri, yaşam biçimi tercihleri haline gelmiştir. İnsanlar yalnızca organik kahve, kafeinsiz kahve ya da 'adil bir biçimde alınıp satılan' (...) kahveyi içmeyi tercih edebilirler. Starbucks gibi 'şirketleşmiş' kahve zincirleri yerine 'bağımsız' kahvehaneleri tercih edebilirler. Kahve içenler, insan hakları ve çevre konusunda sicilleri kötü olan belirli ülkelerden gelen kahveyi boykot etmeye karar verebilirler. Sosyologlar küreselleşmenin, insanların gezegenin uzak köşelerinde ortaya çıkan sorunlar hakkındaki bilinçlenmelerini nasıl arttırdığını ve onları yeni ortaya çıkan bilgileri kendi yaşamlarında kullanmaya nasıl yönelttiğini anlamaya çalışırlar."

(Anthony Giddens, Sosyoloji, s. 38-42)

Toplumbilimsel imgelem, yalnızca bireyi ilgilendirir görünen pek çok olayın gerçekte daha geniş sorunları ve ilişkileri yansıttığını görebilmemizi sağlar. Boşanma, örneğin, ilk başlangıçta bireysel/kişisel bir sorun/durum olarak görülebilir. Ancak, bütün evliliklerin üçte birinden fazlasının ilk 10 yıl içinde bozulduğu herhangi bir ülkede, boşanma aynı zamanda toplumsal bir sorundur da. Ya da, Durkheim'in meşhur İntihar çalışmasında örneklediği gibi, bütünüyle bireysel bir durum olarak görülebilecek intiharın, özellikle de anomik intiharların pek çok toplumsal süreçle ve diğer toplumsal olgularla yakından ilişkisi mevcuttur.

1.3. Sosyolojik Bilgi ve Sağduyu Bilgisi

Sosyolojik düşünce tarzından ayrılan öteki yollar arasında sağduyu özel bir yer tutar. Belki diğer akademik dallardan daha çok sosyoloji, kendi yeri ve pratiği için önemi tartışılmaz sorunlarla dolu olan sağduyuyla ilgilidir.

Ahmet Cevizci, sağduyuyu 18"Dış dünya ile ilgili olan, ve hemen herkes tarafından, tartışılmaksızın ve sorgusuz sualsiz kabul edilen, fakat zaman filozoflarının araştırmaları ya da ulaştığı sonuçlarla çatışabilen genel inançlar sistemi; belirli bir alanda, özelleşme ve uzmanlık öncesinde ve gündelik yaşamla ilişki içinde gelişen ve ilgili her birey tarafından paylaşılan tutarlı inançlar ve yargılar sistemi"19 şeklinde tanımlar. Dünyayı anlama çabalarımıza ve dünyaya yönelik yargılarımıza genelde sağduyu egemendir. Sağduyu, toplumda evrensel yargı ve ortak duygu şeklinde somutlaşmış inançlar ve değerler bütününü, insanın içinde doğup büyüdüğü toplumda eskiden beri var olduğunu gördüğü teori ve pratikleri ifade etmek için kullanılır. Sağduyu bilgisi; en genel anlamıyla, günlük işlerimizi sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğumuz, faydalandığımız zengin ancak dağınık, sistematik olmayan, genelde bağlantıları belirsiz, pratikte karşımıza çıkan, bölük pörçük ve söze dökülemeyen bilgidir. Bu yönüyle de pratik faaliyetin ve görünüşün ötesine geçip kuramsal bir düzeye çıkamayan bir bilgi türü olarak değerlendirilir. Genel olarak, günlük hayatın bilgisi olarak kabul edilen sağduyu bilgisinin zorunlu olarak yanlış olduğunu da söyleyemeyiz.

Pek çok bilim dalı kendileri gibi saygın ve sistematik bir araştırma çizgisi izleyen diğer bilim dallarından farklılıklarını belirleyerek kendini tanımlama peşindedir. Ancak sağduyuyla, çizilen sınırları ya da yapı taşlarını yerinden oynatacak ölçüde ortak bir zemini paylaştıklarını düşünmezler. Bu, kayıtsızlık sebepsiz de değildir. Zira sağduyunun fiziğin, kimyanın, astronominin ya da jeolojinin ilgilendiği konular hakkında söyleyecek hemen hemen hiçbir şeyi yoktur. Fiziğin ya da astronominin ilgilendiği konular sıradan insanların görüş ufkuna, günlük deneyimleri kapsamına pek girmez. Ve bu yüzden bilim insanlarının yardımı, hatta verdikleri eğitim olmaksızın bir kanaate varabilmemiz imkansıza yakındır. Bu ve benzeri bilimlerin araştırdığı konular yalnızca sıradan insanların akıl sır erdiremediği çok özel koşullarda gerçekleşir. Ancak bilim insanları onları görebilir ve onlar üzerinde deney yapabilirler; bu konular ve olaylar belli bir bilim dalının, hatta onun seçilmiş uygulayıcılarının tekelindedir. Onlar kamuoyuyla, sağduyuyla ya da uzman olmayan görüşlerin bir başka biçimiyle yarışmak zorunda kalmazlar; bunun tek nedeni, üzerinde çalıştıkları ve laf ettikleri konularda kamuoyuna ya da sağduyuya özgü bir görüş bulunmamasıdır. Bu durumu, daha ziyade, spesifik belli alanlarla sınırlı ya da parçasal özellik gösteren bilimsel araştırmalar için söyleyebiliyoruz. Aslında –bilim tarihinin bize gösterdiği gibi- parça parça yapılan bilimsel araştırmalardan hareketle kainatın işleyişine ya da metafizik konulara ilişkin olarak sağduyu bilgisiyle çelişen ya da çatışan yaklaşımların geliştirilmesi de pekâlâ mümkün olabilmektedir.

Sosyolojiye gelince işler biraz daha farklıdır. Sosyolojik araştırma için hammadde sağlayan bütün deneyimler, sosyolojik bilgiyi oluşturan hemen her şey sıradan insanların normal günlük hayatlarında yaşadıkları şeylerdir. Tecrübe, bir sosyolog tarafından ilgilenilmeye ve incelenmeye başlamadan evvel zaten sosyolog olmayan, sosyolojik dili kullanma ve olayları sosyolojik görüş açısından görme eğitimi almamış bir kişi tarafından yaşanmış olan şeylerdir. Zira, Peter Berger ve Thomas Luckmann'ın belirttiği üzere, "Günlük hayat, insanlar tarafından yorumlanan ve tutarlı bir dünya olması anlamında onlara sübjektif olarak anlamlı gelen bir gerçeklik olarak kendini sunar. (...) Günlük hayat dünyası, hayatlarını sübjektif olarak anlamlı bir biçimde idare etmekle uğraşan sıradan toplum üyeleri tarafından sadece gerçeklik olarak olduğu gibi kabul edilmekle kalmaz. O, aynı zamanda, onların düşünce ve eylemlerini doğuran bir dünyadır ve bu düşünce ve eylemler sayesinde gerçek olarak muhafaza edilir."20 Nihayetinde hepimiz başka insanlarla birlikte yaşarız ve birbirimizi etkileriz. Hepimiz elde ettiklerimizin başka insanların yaptıklarına bağlı olduğunu çok iyi biliriz. Hepimiz birçok kere arkadaşlarla ya da yabancılarla iletişim kopukluğunun acısını çekmişizdir. Başkalarıyla birlikte yaşamak için bir sürü bilgiye ihtiyaç duyarız ve öznellikler-arası bir üretim olan bu bilginin adı da sağduyu bilgisidir.

Günlük rutinlerin içine iyice daldığımızda, olup bitenlerin anlamı üzerinde pek düşünmeyiz; hatta özel deneyimimizi başkalarının başına gelenlerle karşılaştırmaya, bireysel olandaki sosyal olanı, tikel olandaki genel olanı görmeye fırsatımız hiç olmaz. Sosyologların sıradan insanların yerine yaptıkları işte tam da bu derine inme, görüntülerin arkasındakini açığa çıkarma işlemidir. 21Fakat, bu kadar derine insinler ya da inmesinler, sosyologların yola çıkmak için bizimle paylaştıkları günlük hayat deneyiminden, her birimizin günlük hayatına girmiş ham bilgiden başka bir hareket noktaları da yoktur. Yalnızca bu nedenden dolayı sosyologlar, araştırma konularına ne kadar uzak durmaya çalışırlarsa çalışsınlar, kavramaya çalıştıkları deneyimin iç bilgisinden tamamen kopamazlar.

Doğa bilimcilerin gözlemleyip üzerine teori ürettiği olgular, işlenmemiş, herhangi bir etiketlenmeye maruz kalmamış ve verili tanımlardan uzak bir şekilde bulunurlar. Sosyologların araştırdığı türden insan eylemleri ve etkileşimleri, ne kadar dağılmış, bölük pörçük olurlarsa olsunlar, hepsi o eylemi gerçekleştirenler [failler] tarafından adlandırılmış ve belli bir teoriye kavuşturulmuş şeylerdir. Başka bir deyişle, toplumsal olgular sosyolog onları araştırmaya başlamadan evvel, sağduyu bilgisinin nesnesi olmuşlardır. Aileler, örgütler, akrabalık ilişkileri, komşuluk ilişkileri, şehirler ve köyler, milletler ve dinî cemaatler ve düzenli insan etkileşimiyle bir arada tutulan başka gruplaşmalar zaten faillerce anlamlandırılmış ve önemleri belirlenmiş, hiyerarşik bir düzen içine yerleştirilmişlerdir. Failler, herhangi bir toplumsal eylemi gerçekleştirirken o konudaki sağduyu bilgisinin farkında olarak davranırlar. Netice itibariyle, o toplumsal eylemleri gerçekleştiren ya da onlara maruz kalan sıradan failler ve meslekten sosyologlar onlardan bahsederken aynı isimleri, aynı dili kullanmak zorundadırlar. Sosyologların kullanabilecekleri her terim 'sıradan' insanların sağduyu bilgisi tarafından verilmiş anlamlar ile önemli ölçüde yüklüdür. Elbette belli bir sosyolojik perspektif ve toplumbilimsel imgelem sahibi olarak meslekten sosyologlar, söz konusu kavramlara, o toplumsal eylemleri gerçekleştiren 'sokaktaki insan'dan daha ötede, daha nesnel, daha kapsamlı ve derin anlamlar yükleyecek ve daha uzun vadeli yorumlarda bulunacak; epistemologların deyimiyle "logos'un üst düzeyde" işlediği kuramsal yaklaşımlar geliştireceklerdir.22

Sosyolojik araştırmanın konusu olan olgular hakkında değerlendirmede bulunmak, onlara ilişkin belli soyutlamalar yapmak nihayetinde toplumsal eylem içerisindeki herkes için mümkündür. Bu konuda açıkça konulmuş aşılmaz sınırlar mevcut değildir. Toplumsal hayatın gerçekleri de, zaten bu türden sınırlamalar koymayı imkansız kılmaktadır. Bu anlamıyla, sıradan deneyimlerimizle erişemeyeceğimiz konuları işleyen bilimlerin aksine, sosyolojinin inceleme konusu üzerinde mutlak otorite olma iddiasına ya da vardığı sonuçlara her zaman itiraz edebilme durumu söz konusudur.

Bauman'ın da belirttiği gibi, "İşte bu yüzden, uygun sosyolojik bilgiyle her zaman sosyolojik fikirlerle dolu olan sağduyu arasına sınır çekmek, tutarlı bir bilgi kümesi olarak sosyolojinin kimliği açısından çok önemli bir konudur."23

Bauman, sosyolojik bilgi ile sağduyu bilgi arasında, yukarıda dile getirilen bütün bu yaklaşımlara rağmen, dört temel farklılık olduğunu vurgulamaktadır:

"Öncelikle, sağduyudan farklı olarak (başka, daha çok gevşek ve daha az ihtiyatlı bir biçimde özdenetimli olduğu söylenen bilgi biçimlerinden ayrı olan) sosyoloji, bilimin bir vasfı olduğu kabul edilen sorumlu konuşmanın katı kurallarına kendini uydurmaya gayret eder. (...) İkinci farklılık, yargı oluşturmak için materyalin çıkarıldığı alanın büyüklüğü ile ilişkilidir. (...) sosyologların bireysel hayat dünyasının sunduğundan daha geniş bir bakış açısı arayışları büyük bir farklılık yaratır; yalnızca –daha çok veri, tek tek örnek olaylar yerine daha çok olgu ve istatistikî veri vb. gibi- nicel bir farklılık değil, nitelik ve bilginin kullanımı bakımından da bir farklılık yaratır. (...) Sosyoloji ile sağduyu arasındaki üçüncü farklılık tek tek her kişinin insan gerçekliğine anlam verme biçimleriyle; kişilerin meraklarını gidermek için, neden bunun değil de şunun olduğunu ya da durumun neden böyle olduğunu nasıl açıklamaya kalkıştıkları ile ilgilidir. Benim gibi senin de, kendi deneylerinden kalkarak eylemlerinin 'yaratıcısı' olduğunu bildiğini düşünüyorum; biliyorsun ki (zorunlu olarak senin eyleminin sonuçları olmasa da) yaptığın şey senin maksadının, umudunun ya da niyetinin ürünüdür. (...) Gayet doğal olarak eylemini düşünme biçimin sana bütün öteki eylemleri anlamlı kılman için bir model hizmeti görür. Bu gibi eylemleri, niyetlerini kendi deneyimlerinden bildiğin başkalarına atıfta bulunarak açıklarsın. (...) Sosyoloji, bu kişiselleştirilmiş dünya görüşlerine karşı çıkar. Sosyoloji gözlemlerine bireysel failler ve tekil eylemler yerine oluşumlardan (bağımlılık ağlarından) yola çıkarken, tamamen kişisel ve özel olan kendi düşüncelerimiz ve işlerimiz de dahil, insan dünyasını anlamanın anahtarı olarak bildiğimiz o güdülenmiş birey metaforunun yerinde olmadığını gösterir. (...) Son olarak dünyayı ve kendimizi anlamamızda sağduyunun gücünün (sağduyunun sorgulanamazlığı, kişinin kendini olumlamasını sağlama kapasitesi), hükümlerinin görünüşteki tartışma götürmez karakterine bağlı olduğunu hatırlayalım. Bu, sağduyumuzu biçimlendiren ama aynı zamanda onun tarafından biçimlendirilen günlük hayatın rutin, tekdüze doğasına dayanan döngüdür. (...) [Yeteri kadar sıklıkla tekrarlandığında alışkanlık haline gelen, sorgulanmaya ihtiyaç duyulmayan ve kendilerini açıklayan şeyler olarak alışkanlıkların ve karşılıklı olarak birbirlerini pekiştiren inançların hükmü altındaki bu bildik dünya (günlük hayat) ile karşılaştığında] sosyoloji herkesin işine burnunu sokan ve sıklıkla sinir bozucu bir yabancı gibi davranır. Sosyoloji 'sakinler' arasında kimsenin bırakın yanıtlanmayı, sorulduğunu bile hatırlamadığı sorular sorarak rahat ve sessiz hayat tarzını bozar; bildik olanı bilmedikleştirir. Ansızın hayatın günlük akışı masaya yatırılır. Artık o yalnızca olası tarzlardan biri, tek ve eşsiz olmayan, 'doğal' olmayan bir hayat tarzı olarak görünür."24

1.4. Sosyolojinin Diğer Sosyal Bilimlerle İlişkisi

Bauman, sosyolojinin diğer akademik disiplinlerle ilişkisini, benzerliklerini ve farklılıklarını 'kütüphane' metaforuyla anlatır (bkz. Kutu-3). Devamında da şu soruları sorar: "Bir şeyi diğerlerinden farklı olarak 'sosyolojik' yapan şey nedir? Bir şeyi öteki bilgi yığınlarından ve öteki bilgi kullanma/üretme pratiklerinden farklı kılan nedir?"25

Aslında, sosyoloji kitaplarıyla dolu kitap raflarına baktığımızda gözümüze çarpan ilk şey başka raflar olacaktır. Çoğu üniversite kütüphanesinde, muhtemelen hepsi de 'sosyoloji'den başka isimler taşıyan, sözgelimi etiketlerinde 'tarih', 'siyasal bilimler', 'hukuk', 'sosyal politika', 'ekonomi' yazan kitapların en yakın raflara yerleştirilmiş olduğunu göreceksiniz. Bu gibi rafları birbirine yakın olacak şekilde düzenleyen kütüphaneciler belki okuyucuların rahatı ve istedikleri kitabı kolayca bulmalarını düşünmüştür. Sosyoloji raflarına göz gezdiren okuyucuların zaman zaman, örneğin tarih ya da siyasal bilimler raflarına konmuş bir kitabı arayacaklarını ve bu kitapları, örneğin fizik ya da makine mühendisliği raflarındaki kitaplardan daha sık arayacaklarını varsaymışlardır (ya da biz öyle olduğunu tahmin edebiliriz). Başka bir ifadeyle, kütüphaneciler sosyolojinin konusunun bir bakıma 'siyasal bilimler' ya da 'ekonomi' adı altındaki bilgi yığınının konusuna daha yakın olduğunu, belki ayrıca sosyoloji kitaplarıyla hemen yakınına dizilmiş kitaplar arasındaki farklılığın sosyolojiyle, örneğin kimya ya da tıp bilimleri arasındaki farklılığa kıyasla daha az dillendirilmekte, belli belirsiz, biraz da tartışmalı olduğunu varsaymışlardır.

Akıllarından bu düşünceler geçmiş olsun ya da olmasın, kütüphaneciler doğru olanı yapmıştır. Yan yana dizilmiş bilgi kümelerinin ortak çok şeyleri vardır. Hepsi de insan ürünü dünyayla, dünyanın insan etkinliklerinin izlerini taşıyan, insanların eylemleri olmaksızın var olması düşünülemeyen parçası ya da boyutlarıyla ilgilidir. Tarih hukuk, ekonomi, siyasal bilimler, sosyoloji, hepsi de insan eylemlerini ve bunların sonuçlarını tartışır. Bu da paylaştıkları çok şey olduğu anlamına gelir ve dolayısıyla gerçekten aynı gruba girerler. Gelgelelim, eğer bütün bu bilgi kümeleri aynı alanı araştırıyorlarsa, onları birbirinden ayıran şey, varsa, nedir? 'Farklılık yaratan farklılık', bölünmeyi ve ayrı isimleri haklılaştıran şey nedir? Bütün benzerliklerine ve ortak ilgileri ve alanlarına rağmen, hangi gerekçeyle tarihin sosyoloji olmadığında ve ikisinin birden siyaset bilimi olmadığında ısrar gedebiliriz?

(, Sosyolojik Düşünmek, s. 11-12)

Bilgi kümeleri arasındaki bölünmenin, genel olarak, inceledikleri dünyadaki bölünmüşlüğü yansıttığı varsayılır. Onları birbirinden farklılaştıran insan eylemleri ya da insan eylemlerinin özellikleridir ve bilgi kümeleri arasındaki bölünme bu olgunun bilincine varılmasından başka bir şey değildir. Bundan dolayı deriz ki: Sosyoloji halihazırda süregelen ya da zamanla değişmeyen genel nitelikli eylemler üzerinde yoğunlaşır, Tarih ise geçmişte gerçekleşmiş ve bugün artık olmayan eylemlerle ilgilidir; Sosyoloji dikkatini günümüzde kendi toplumumuzda gerçekleşen eylemlere ya da bir toplumdan ötekine değişmeyen eylem türlerine verir, Antropoloji ise modern sanayi toplumlarından farklı toplumlarla ilgilenir. Sosyolojinin öteki yakın akrabalarına gelince 'kesin' yanıt vermek biraz zor olacaktır ancak yine de şunları söyleyebiliriz: Siyasal bilimler, ağırlıklı olarak iktidar ve yönetimle ilgili eylemleri tartışır. Ekonomi, mal ve hizmetlerin üretilmesi, dağıtılması ve kaynakların kullanılması ile ilgili eylemleri ele alır. Hukuk, insan davranışını düzenleyen normlar ve bu normların/kuralların nasıl ifade edildiği, bu normların getirdiği yükümlülükler ve yasaların nasıl uygulandığı ile ilgilidir.

Yukarıdaki soruya bu şekilde son derece 'kesin' yanıtlar verebiliriz; ancak verilen bu cevaplara daha yakından baktığımızda meselenin o kadar da kolay ve halledilmiş olmadığını ve cevapların da 'kesinlik'ten uzak olduğunu görürüz. Zira Bauman'ın da ifade ettiği gibi, "Eğer yaşarken böylesi alanları ayırabiliyorsak, eğer bu eylemin burada ve şimdi politikaya ait olduğunu, diğerinin de ekonomik karakter taşıdığı ayrımını yapabiliyorsak, bunun tek nedeni bize her şeyden önce bu tür ayrımlar yapmanın öğretilmiş olmasıdır. Dolayısıyla gerçekten dünyanın kendisini değil, dünyayla ilişkimizi biliriz; bir bakıma, dünya imgemizi, dilden ve eğitimden kazandığımız yapı taşlarından sıkıca örülmüş bir modeli pratiğe geçiririz."27

Akademik disiplinler arasındaki farklılıklardan yansıyan biçimiyle insan dünyasında doğal bir bölünme yoktur. Tersine, insan dünyasının bölümlenmesi, insan eylemleriyle uğraşan akademisyenler arasındaki işbölümünün bir sonucudur; bu, her bir alanın uzmanlarının ayrılmasıyla ve her bir grubun hükmettikleri alana neyin ait olup neyin olmadığına karar verme hakkıyla desteklenip pekiştirilen bir işbölümüdür. İçinde yaşadığımız dünyaya yapısını kazandıran da bu işbölümüdür.

Peki, acaba bu disiplinlerin birbirlerinden farklılaşması, kullandıkları bilimsel araştırma tekniklerinin farklı oluşundan kaynaklanıyor olabilir mi? İlk bakışta bunlar, çalışma konuları olarak seçtikleri şeylere karşı tutumları bakımından çok az farklılık gösterirler ya da hiç farklılık göstermezler. Hepsi kendi konularıyla ilgilenirken benzer kurallara uyarlar. Hepsi bulgularını bilimsel olarak kabul edilmiş belli bir yönteme uygun olarak elde etmeye ve sunmaya çalışırlar. Kısacası, akademik uzmanlık iddiasında bulunan ve bu iddiası kabul gören herkes olguları toplayıp işlerken benzer yollar izler.

Sosyolojiyi farklı kılan şey, insan eylemlerini geniş çaplı oluşumların öğeleri olarak görme alışkanlığıdır, bu oluşumlar ise karşılıklı bir bağımlılık ağına takılmış faillerin rastlantısal olmayan birlikteliği biçiminde düşünülebilir. İnsanların her zaman ve kaçınılmaz olarak başka insanlarla ortaklık, iletişim, mücadele, rekabet, elbirliği halinde yaşamaları neden ve hangi anlamda önemlidir? İşte sosyolojik tartışmanın özel alanını oluşturan ve sosyolojinin beşeri ve sosyal bilimlerin görece özerk bir dalı olarak tanımlanmasını sağlayan şey bu tür sorulardır.

Okuma Önerileri

Sosyolojinin ne olduğu, ne işe yaradığı, diğer bilimlerden ve yaklaşımlardan nerede farklılaştığı vb. gibi hususlarda kuşatıcı, felsefî bir derinlik ve ufuk kazandıran şu iki çalışma önemlidir: Zygmunt Bauman, Sosyolojik Düşünme (künyesi dipnotlarda verildi); C. Wright Mills, Toplumbilimsel Düşün (künyesi dipnotlarda verildi). Sosyolojinin temel kavramlarını, kuramlarını ve düşünürlerini ortaya çıktığı tarihsel ve toplumsal koşullar bağlamına yerleştirerek ele alan zengin, derinlikli ve eleştirel bir analiz için, Baykan Sezer'in Sosyolojinin Ana Başlıkları (İstanbul: Kitabevi Yay., 2011 [1. Baskı: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay., 1985]) çalışması vazgeçilmez önemdedir. Anthony Giddens'e ait Sosyoloji: Eleştirel Bir Yaklaşım (çev. Ruhi Esengün ve İsmail Öğretir, Erzurum: İhtar Yay., 1993), klasik sosyal teorinin ve sosyoloji kuramlarının çağdaş toplumların incelenmesinde yaşadığı sıkıntıları eleştirel bir perspektifle ele alır. Joseph Fichter'in yapısal-işlevselci bir yaklaşımla kaleme aldığı Sosyoloji Nedir? (çev. Nilgün Çelebi, 2. Baskı, Ankara: Attila Kitapevi, 1994) isimli çalışması, sosyolojiye yeni başlayanlar için derli toplu bir giriş kitabı niteliğindedir. Çağdaş sosyolojinin saygın isimlerinden Peter L. Berger'in Sosyolojiye Çağrı: Hümanist Bir Perspektif (çev. A. Erkan Koca, İstanbul: İletişim Yay., 2017) ve Norbert Elias'ın Sosyoloji Nedir? (çev. Oktay Değirmenci, İstanbul: Olvido Kitap, 2016) başlıklı kitapları, yazarlarının özgün sosyolojik yaklaşımları çerçevesinde sosyolojiye ve inceleme nesnesine ilişkin değerlendirmelerini ve tartışmalarını içeren önemli metinlerdir.

2018 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN