VAV TV CANLI YAYIN
İsmail Güleç

Medyatik Hafıza veya Hafızasız Bireyler

17 Ekim 2026

Batı edebiyatında işlenen konuların başında korku ve şiddet gelir. İnsanın en temel duygularından biri olan korkuyu işleyerek okuru gerilimli, rahatsız edici ya da ürkütücü bir atmosfere sürükleyen korku, Batı edebiyatının kaynaklarından biri olan Ahd-i Atik'ten itibaren başlar, mitolojik çağda devam eder, Hristiyanlık ile cehennem korkusuna dönüşerek kilisenin elinde yeni bir boyut kazanır. Modernizm ile başlayan uluslaşmanın bir sahası olarak derlenen masallar özellikle Grim kardeşler masallarında korku ve şiddet çocuklar için kabul edilemez bulunmuş olmasına rağmen devam eder. 18. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan Gotik edebiyatın temel özelliği korkudur. Teknolojik gelişmelerle birlikte şiddet ve korku bu sefer oyunlara, animelere ve sinemaya geçer, böylece Avrupa'dan dünyanın diğer ülkelerine transfer edilmiş olur. Sosyal medya bu transferi hem hızlandırdı hem de alanını genişletti. Asırlardan beri kendi içinde olan bu hastalığa karşı Avrupa kısmen de olsa bir panzehir geliştirirken bulaştırdığı toplumlar ağır hasar aldılar ve bedeller ödemeye başladılar. Maalesef bu zehre ve tehlikeye maruz kalan ve şimdiden bedel ödemeye başlayan toplumlardan biri de biziz.

Prof. Dr. Rıdvan Şentürk, kısmen duçar olduğumuz bu büyük tehlikeye dikkat çeken ve uyaran bir kitap yayınladı. Teknolojik dönüşümün çocukların hafıza, kimlik ve aidiyetleri üzerindeki etkisini yani geleceğimizi tehdit eden bir tehlikeyi Transformasyon Sürecinde Çocuk ve Medyatik Hafıza (İstanbul: Uzam, 2026) başlıklı kitapta etraflıca inceleyip bizi uyaran Prof. Şentürk önlem alınmadığı takdirde toplumun hatta devletin tehdit altında olduğunu ikna edici bir şekilde açıklıyor.

Prof. Şentürk'ün söylediği büyük tehlike çok küçük yaşlardan itibaren cep telefonu, televizyon ve sosyal medya gibi mecralarda korku ve şiddet barındıran çocuk anlatıları, sinema, animasyonlar, televizyon, oyunlar ve dijital kültürle karşı karşıya kalan çocukların hafızalarının yanı sıra gerçeklik algılarının, kimliklerinin ve toplumsal aidiyetlerinin olumsuz olarak etkilenmesidir. Prof. Şentürk, medyanın sunduğu kurgulanmış dünyaların, çocuğun içinde yetiştiği aile ve toplumun müşterek hafızası, gelenekleri ve değerleriyle kurduğu bağı zayıflatarak çocukların gerçeklik algısında, kimliklerinin ve psikolojilerinin gelişmesinde giderek daha belirleyici hale geldiğini üzerinde duruyor.

Hafıza aile, toplum ve millet içinde müştereken ve kuşaktan kuşağa aktarılarak inşa edilir. Özellikle son yıllarda günde ortalama on saat elimizden düşürmediğimiz telefonlarla bağlandığımız sosyal medya ve dijital dünya ailenin, toplumun ve milletin hafızasını bir filtreden geçirerek önce gerçekliğini değiştirip sonra farklılaştırarak yok etmekte, tarihî ve toplumsal hafızanın yerine sosyal medyada yaratılan bir gerçeklik üzerinden yeni bir hafıza inşa ederek aileyi, toplumu ve milleti ortadan kaldırıp kimliklerinden ve aidiyetlerinden uzaklaştırmakta. Büyükleri bile etkileyen bu tehlike küçük yaşlardan itibaren medya ve dijital mecralara maruz kalan ve yapay bir gerçeklik içerisinde büyüyen çocukların yetişkin olduklarında bizi nasıl bir dünyanın beklediğini maalesef bilemiyoruz ancak öngörebiliyoruz.

Gerçekliği olmayan bu algının çocuklarımızı esir aldığını ve onların hür ve yetkin bireyler olarak yetişmesini engellediği, zaman içinde önce aile bağlarını zayıflatarak garip bir özgürlüğe kavuşturduğunu, daha sonra aile bağlarının gevşemesi ve ortadan kalkmasıyla mahremiyet alanlarının ortadan kalktığını ve bunun sonucunda da başta pornografi, uyuşturucu, alkol, kumar gibi bir insanı felakete sürüklemek için sadece birinin yettiği hastalıkların etkisiyle insanlıktan çıkan varlıklara dönme tehlikesi ile karşı karşıyayız.

Prof. Şentürk çalışmasını, sosyal medyayı ve dijital dünyayı besleyen hiçlik, güç, şiddet, kaygı ve korku üzerine oturtuyor. Bu duyguların ortaya çıkışlarını Yahudilik, Antik Yunan, Roma, Hristiyanlık ve Orta Çağ'da yaşanan gelişmelerden yola çıkarak güçlü bir damardan beslendiğini ve Batı'nın bu duyguları bilinçli ve programlı bir şekilde dünyanın kalan kısmına çocuk anlatıları, anime ve sinema yoluyla zihinsel dönüşümü sağlamak için korkuyu ve şiddeti transfer ettiğini, böylece arzuları istikametinde dünyayı şekillendirdiklerini örnekler vererek açıklıyor.

Durum bu kadar vahim iken toplum olarak bir şey yapmanın vakti çoktan geldi. Öncelikle hepimizin yapılan bu zihinsel dönüşümünün farkına varmamız ve bizim için arz ettiği tehlikeyi görmemiz gerekiyor. Bu konuda hiçbir şey yapılmadığını iddia etmiyorum. Birçok uzmanın toplumu sosyal medyanın olumsuz etkilerine karşı uyardığını ve STK'nın bu konuda bir şeyler yaptığını biliyorum. Ancak bunun devlet eliyle daha sistemli ve programlı bir şekilde yapılması gerektiğine dikkat çekmek istiyorum.

Malum, çocuklar (7-8 yaşa kadar) kurgu ile gerçeği ayırt etmekte zorlanırlar. Ekranda gördüklerinin gerçek olduğuna inanırlar. Bir de kurgulanan bu dünya sık sık çocuğun önüne çıkarsa iyice pekişir ve sorgulamadan kabul etmesine ve sahiplenecek derecede benimsemesine neden olur. Şiddetin içeriğine maruz kalan çocuğun kaygı eşiği yükselir ve çevreye duyduğu güveni azalır, insanları tehlikeli görüp kaygısı korkuya dönüşür. Bu durum duyu organlarında algı ve beslenme bozukluklarına yol açar, sağlığı ciddi şekilde tehdit eder. Sahte ile gerçeği ayırt etmekte zorlanan çocuklar arasında akran zorbalığı artar. Aidiyete en çok ihtiyaç duyduğu ergenlik çağında tehlikeli ve aşırı gruplara katılır ve kendini göstermek için beklenmedik ve istenmedik davranışlar göstererek bir nevi meydan okur ve radikalleşmeye başlar. Çocuğun güvenini kazanan otorite çocuğu yönlendirir, istismar eder. Bunun sonucunda çocuğun dünyayı algılayışını kalıcı biçimde etkiler.

Duygularını kontrol etme ve düzenleme becerisini kazanamayan çocuğun dünyayı algılayışı kalıcı biçimde değişmekle kalmaz, birtakım problemlerle karşı karşıya kalır. Uykusuzluk, dikkat dağınıklığı, duygu durumu ve değerlendirme yetisi ilk akla gelen problemler. Bunların çocuğun başarısını olumsuz etkilediği gibi gelişmekte olan beyni perişan ettiğini uzmanlardan öğreniyoruz. Psikolojik sorunlar psikiyatrik vakalara dönüşür. Masa başında veya akıllı cihazlar karşısında saatlerce geçen hareketsiz saatler çocukların psiko-motor gelişimini engeller ve becerileri zayıflatır.

Ne yapmalıyız?

Bu konuda neler yapılması gerektiğini anlatan birçok uzman ve bu konuda yazılmış pek çok kitap var. Prof. Şentürk ise bu konuda kısaca iki şey öneriyor. İlki aile ortamındaki muhabbet, ikincisi ise sanat eğitimi.

Çocukları çok küçük yaşlardan itibaren kitapla ve sanatla özellikle müşterek hafızamızı ve kimliğimizi yansıtan Türk musikisi ile buluşturmak Prof. Şentürk'ün üzerinde önemle durduğu bir konu. Ona göre, çocukları henüz anne karnındayken bizi anlatan ve bize has müziğe maruz bırakmak, zamanı geldiğinde bir enstrümanla tanıştırmak çocuğu dijital dünyanın saldırılarına karşı koruyan bir zırh olacak. Gerçeklik algısını kaybetmemek için ise sahici insan ilişkilerinin yanı sıra doğaya çıkmak, ağacı, kuşu, böceği görmek, tanımak, dağı, taşı, ormanı, dereyi, denizi olduğu gibi hissetmek, hayvanlara temas edip onlarla iletişim kurmasını öğrenmek, çocuk oyunları oynamak çok önemli.

Anne-babaları bilinçlendirmenin yanı sıra çocuklarımızla ilk muhatap olan ve ilk eğitim veren öğretmenlerin yetiştirildiği Okul Öncesi ve Sınıf Öğretmenliği programları müfredatlarını bu zaviyeden inceleyip güncellemekle işe başlamak en mantıklı ve etkili yol görünüyor. Eş zamanlı olarak okul öncesi ve ilk okulu oyun, sanat ve hobi çalışmaları, kitap okumak, doğayı, bitkileri ve hayvanları tanımak olarak yeniden tasarlamak, herhangi bir sınav kaygısı gütmeden oyun üzere yeniden tasarlamak gerekiyor.

Belediyeler, STK'lar, eğitimciler, psikologlar, medya çalışanları ve konu ile ilgili tüm grupların birlikte çalışması bir mecburiyet ve sorumluluk. Sadece toplumu değil, milletimizi ve devletimizi de tehdit eden bu tehlikeye karşı meseleyi siyasi bir tartışmaya çevirmeden seferberlik ilan etmeliyiz. Henüz vakit varken gereken adımları atmaz bizi ileride karşılayacağımız muhtemel felaketlerden koruyacaktır.

Bu çok önemli tehlikeye dikkatimizi çeken Prof. Dr. Rıdvan Şentürk'e teşekkür eder, bu tehlike karşısında hepimizin sorumlu olduğunu hatırlatmak isterim.

İsmail Güleç

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.