Hz. Peygamber’in Son Günleri ve Ahirete İrtihali
İnsanlık için en iyi yol gösterici, en mükemmel eğitici ve öğretici, şefkatli ve merhametli, sabırlı ve cömert, düzenli bir hayatı sürekli tavsiye eden, yaptığı işi en iyi şekliyle yapan, ashâbına ve ümmetine sevgi kanatlarını geren Rasûlullah'ın en mükemmel ve en güzel eğitici ve öğretici bir konuşması olan Vedâ Hutbesi'nin irâd edildiği Vedâ Haccı, Hicrî 10. yılın Zülhicce ayında sona erdi.
Hz. Peygamber (sav) Zilhiccenin son haftasında Medine'ye geri döndü. Rasûlullah Hicrî 11. yılın ilk günlerinde, Muharrem ayında Suriye'ye göndereceği ordu için gerekli hazırlıkları düşünmeye başlamıştı. İslâm toplumunda sınıf farkının tamamen yok olduğunu, ırkçılığın ümmetin zihninden ve kalbinden, kültür ve anlayışından tamamen çıkarıldığını, zihinlerden silindiğini iyice kanıtlamak ve bunu insanlığa göstermek maksadıyla azatlı bir kölenin oğlu olan Üsâme İbn Zeyd'i, Suriye'ye gidecek ordunun başında kumandan olarak göndermeyi planladığı görüldü.
Muharrem ayı hazırlıklarla geçmiş, hatta bu hazırlıklar kısmen de olsa Safer ayına sarkmıştı. Safer ayı ortalarından itibaren (muhtemelen 19. ya da 20. günlerin gecelerinin birinde) Hz. Peygamber el-Bakî' mezarlığına gidip burada yatmakta olan ashâb için namaz kılmış ve Yüce Allah'ın kendilerini af ve mağfiret etmesi için dua etmişti. Bu duayı yaparken yanında azatlılarından Ebu Muveyhibe bulunuyordu.
Abdullah İbn Amr İbn el-Âs, adı geçen azatlı Ebu Müveyhibe'den şunları nakleder:
"Rasûlullah'a (sav) el-Bakî'de yatan ashâbı için namaz kılması emredildi. O da onlar için üç kez namaz kıldı. Sonra bineğini hazırlamamı söyledi. Dediğini yaptım, binip mezarlığa gitti. Orada bineğinden inerek kabirlerin başında, dar-ı bekaya intikal etmiş olan ashâba mezarlarının başında hitap ederek şöyle dedi:
"İnsanların içinde bulundukları duruma nazaran sizin durumunuz daha hayırlıdır; bundan dolayı sizi kutlarım. Birbiri ardından karanlık geceler geliyor, bunların sonuncusu birincisinden daha şiddetli olacaktır. İnsanların durumlarına göre, siz daha iyi durumdasınız, sizi tekrar kutlarım."
Sonra bana dönüp şöyle dedi: "Ebu Müveyhibe! Bak, bana dünya hazinelerinin anahtarları ile ümmetime fetihler nasip edecek anahtarlar verildi. Ben bu anahtarları almak ile Rabbime kavuşmak arasında serbest bırakıldım. Bu iki şeyden birini tercih etmem bana bırakıldı. Dilediğimi tercih edebilecektim. Ben Rabb'ime kavuşmayı tercih ettim." (Buhârî, "Fezâilu ashabi'n-nebî", 3, 45; Müslim, "Fezâilu's-sahâbe", 2).
Bu olay ile Vedâ Haccı sırasında inen; ""Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı uygun gördüm," (el-Maide, 5/3), âyet-i kerimesi, Hz. Peygamber'in (sav) ahirete intikalinin yaklaştığı ve Rabb'ine kavuşacağı günlerin çok yakın olduğunu gâyet açık olarak anlatıyordu. Bu âyetin indiğini duyan Hz. Ebu Bekir çok üzülmüş ve ağlamaya başlamıştı. Çünkü Semâvî dinlerin ahkâmının tamamlandığını Cenâb-ı Allah'ın haber vermesi bu dinleri tebliğ eden Peygamberlerin dünyadaki işlerinin bittiğini ve Rablerine kavuşacaklarını bildirmesi anlamını taşıyordu.
İşte Hz. Ebu Bekir, yâr-ı ğâr'ından/ aziz ve değerli arkadaşından, hicret sırasında mağaradaki dostundan ayrılacağını anlamış ve bunun için üzülüp ağlamıştı. Ayrıca Hz. Peygamber Vedâ Haccı sırasında Müslümanlara "Hac ibadetinin prensip ve şekillerini benden öğreniniz, bilmem ama belki bundan sonra benimle burada görüşemeyebilirsiniz" buyurmuştu.
Hz. Peygamber (sav) hastalığının şiddetlenmeye başladığı günlerde bir ara mescide çıkmış, minbere oturarak Cenâb-ı Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra ashâbından Uhud Gazvesi'nde şehid olanları anıp onlar için Rabbinden mağfiret dileyip, şöyle buyurmuştu:
"Muhâcir topluluğu! Siz epey çoğaldınız. Ensâr ise eski sayısında kaldı. Ensâr benim sırdaşlarım ve yakın arkadaşlarımdır. İlk defa kendilerine sığındım. Onların iyilerinin değerini bilin, onlara ikramda bulunun, yanlışlık yapanlarını da af edin. Ey insanlar! Cenâb-ı Allah kullarından birine ya dünya hayatını yahut Allah'a kavuşmayı tercih etmesini istedi, o kul da Allah katındakileri ve O'na kavuşmayı tercih etti." (İbn Hişâm, IV, 300).
O, bu sözleri ile Ensâr topluluğuna iyi davranılmasını tavsiye ediyordu. Rasûlullah'ı bağırlarına basan, ona güç ve kuvvet veren, yardım edip onu barındıran, onunla cihâda çıkıp müşriklere karşı savaşan Ensâr idi. Ümmetin salih yönetici ve önderleri bu tavsiyeye uymuştur. Fakat sonraki dönemlerde görev başına zorla gelen fasık yöneticiler ise bunu kulak ardı etmelerinin cezasını çekeceklerdir.
Yukarıda ifade ettiğimiz üç husustan ikincisi, Rasûlullah'ın ashâbıyla dertleşip helalleşmesi olayıdır. Hz. Peygamber'in (sav) hastalığı iyice artmıştı. Baş ağrısından dolayı başına bir bez sarıp bu haldeyken amcası Abbâs'ın oğlu Fadl'ı çağırarak "elimden tut" demiş, ona dayanarak mescide çıkıp minbere oturmuştu. Sonra Müslümanlara çağrı yapılınca mescitte toplandılar. Rasûlullah ayağa kalkıp cemaate şöyle seslendi:
"Ey İnsanlar! Benim sizin aranızdan ayrılma zamanım yaklaştı. Bundan sonra sizin karşınıza burada minberde konuşabileceğimi zannetmiyorum. Üzerimde hakkı olan varsa gelsin alsın, zira benden sonra benim sorumluluğumu yüklenebilecek kimse yoktur. Kendi sorumluluğumu ancak kendim yüklenebilirim."
"Her kimin sırtına vurduysam işte sırtım, gelsin vursun, kısas uygulansın. Kimin malını almış isem, işte malım gelsin alsın. Sizden herhangi birinizin ırzına sövmüş isem, işte ırzım gelsin intikamını alsın. Hiç kimse benim kızacağımı düşünerek hakkını almazlık etmesin. Şunu iyi biliniz ki kızmak benim şanım ve alışkın olduğum bir duygu değildir. Benim nazarımda en sevimli olanınız bendeki hakkını gelip alanınız veya helal edeninizdir. Böyle davranırsanız üzerimde hiçbir kul hakkı olmaksızın Rabb'ime kavuşurum." (İbnu'l-Esir, el-Kâmil, II, 320). Hz. Peygamber'in bu konuşması üzerine ashâbtan biri ayağa kalkarak: "Allah'ın Rasûlü! Sizden üç dirhem alacağım var" dedi. Rasûlullah, adamın talebine karşılık şöyle buyurdu: "Bende hakkı olan bir kimseye doğru söylemiyorsun demem ve ona yemin ettirmem."
Hz. Peygamber bu sözleriyle ashâba bir şeyler öğretiyor ve İslâm'ın bu husustaki prensiplerini ortaya koyuyordu. Kul hakkının kişide kalmaması, böyle bir iddia üzerine iddia edene yemin ettirilmemesi gerektiğini anlatıyordu.
Hz. Peygamber'in ifadeleri üzerine adam olayı açıklayarak: "Ya Rasûlallah! Bir gün dilencinin biri sizden bir şeyler istemişti. Ben de yanınızda bulunuyordum Ona bir şeyler vermemi emrettiniz. Bu emrinize uyarak, ona üç dirhem vermiştim" dedi. Bu sahabi Hz. Peygamber'i içinde küçücük bir şüphe dahi olsa âhirete bir kul hakkı ile göndermek istemiyordu. Olabilir ki, Rasûlullah bu dilenciye bir şeyler verilmesi gerekirken, o anda yanında olmadığı için, arkadaşından bu üç dirhemi borç almıştı. Sahabi de bunu böyle kabul ettiğinden, bu kul hakkının hemen iadesi gerekiyordu. Bunun üzerine Allah'ın Rasûlü, Fadl İbn Abbâs'a emir vererek: "Şu adam'a üç dirhem ver" buyurmuş, emri yerine getirilmiş, derhal adamın alacağı anında ödenmiştir.
Rasûlullah sözlerine devamla: "Ey İnsanlar! Kimin yanında ganimet malından gizlice alıp sakladığı bir şey varsa onu geri versin." Bu sözler üzerine adamın biri kalkıp:
"Ey Allah'ın Rasûlü! Ganimet mallarından bende üç dirhem var" dedi. Hz. Peygamber ona: "Bu üç dirhemi neden aldın?" diye sorunca, adam buna o gün muhtaç olduğunu, ondan dolayı aldığını söyleyince Hz. Peygamber bu üç dirhemin adamdan alınmasını emretti. Rasûlullah, bütün hak sahiplerine haklarının verilmesi konusunda titiz davranır ve bunu ashâbına hep tavsiye ederdi. Onun ümmete öğrettiği ilkelerden birisi bu idi. Onun olduğu yerde asla kimseye haksızlık edilmezdi. Hiç kimsenin üzülmesini istemez, kimseyi de üzmezdi.
Sonra sözlerini şöyle sürdürdü: "Ey İnsanlar! Nefsinde bir eksiklik ve olumsuzluk hisseden biri varsa söylesin, onun için dua edeceğim." Adamın biri münâfık ve yalancı olduğunu, bundan kurtulması için kendisine dua etmesini istedi. Hz. Ömer adama: "Yazıklar olsun sana! Allah ayıbını gizlemişti, sen de bu ayıbı gizleseydin ya!" diye çıkışınca Rasûlullah: "Dur bakalım Ömer! Dünyada mahcup olmak âhirette mahcup ve rezil olmaktan daha kolaydır. Allah'ım! Şu adama eğer doğru söylüyorsa, doğruluk ve iman ver, ondaki sıkıntıları ve şüpheleri gider" buyurdu. Zira isteği olanı hiçbir zaman kırmaz, istediğini geri çevirmezdi. Kimsenin gönlünü incitmez, incittiğinde de özür dilerdi. Bedir savaşında safları düzenlerken karnını acıttığı kişi kısas isteğince hemen razı olduğunu yukarıda kaydetmiştik. O af ve mağfiret peygamberi olup her zaman herkesin sözlerini hoşgörü ile karşılardı. Bu konuşmaları o gün bu şekilde sona erdi, ardından istirahat etmek üzere evine geçti.
Hz. Ali, (r.anh) Rasûlullah'ın (sav) son günlerini şöyle anlatır: Rasûlullah, namazın düzenli bir şekilde kılınmasını, zekâtın verilmesini, kölelerin ve cariyelerin haklarının yerine getirilmesini tavsiye buyurdu. Hz. Aişe de son anlarını şöyle anlatır: "Bir an yanından ayrılmıştım sonra dönüp ona baktım gökyüzüne doğru gözlerini dikmiş ve: "En büyük dostun huzuruna, en büyük dostun huzuruna" diyordu.
Müminlerin annesi Hz. Aişe Rasûlullah'ın yatağında uzandığı son anlarında, üzerini örttüğünü ve yanında beklediğini söyler ve şöyle devam eder: "Rasûlullah (sav) bir ara başını göğsüme dayadı ve bir müddet istirahat etti. Sonra başını yana çevirdi, benden bir şeyler isteyeceğini zannettim. Ancak ağzından çok soğuk bir suyun damladığını görünce beni bir ürperti tuttu. Rasûlullah'ın bayıldığını düşündüm, onu yatırıp üzerini örttüm. Ancak Rasulullah Rabbine kavuşmuştu. Bir müddet sonra Hz. Ebu Bekir gelip içeri girdi ve Rasûlullah'a bakıp "İnnê Lillahi ve İnnê İleyhi Râciûn, Rasûlullah Rabb'ine kavuştu" dedikten sonra Rasûlullah'ın başını, alnını öperek "Vah benim seçkin arkadaşım vah! Vefat ettin, bundan sonra sana vefat yoktur" dedi. (Buhârî, "Cenâiz", 3; "Fezâilu'l- ashâb", 5).
Sonra Hz. Ebu Bekir orada bulunan ashâba hitaben şöyle dedi:
"Eyyuhennas/Ey insanlar! Muhammed'e ibadet eden varsa bilsin ki, Muhammed vefat etmiştir. Allah'a ibadet eden varsa bilsin ki Allah ebedîdir, O'nun için ölüm asla söz konusu değildir." Sonra şu ayetleri okudu:
"(Rasûlüm Muhammed!) Sen de mutlaka öleceksin, hiç şüphesiz onlar da öleceklerdir. Sonra sizler, kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda birbirinizden karşılıklı olarak davacı olacaksınız, (ez-Zümer 39/30-31); "Muhammed, sadece (beşer) bir peygamberdir. Ondan önce nice Peygamberler gelip geçmiştir. Eğer o ölür veya öldürülürse siz hemen gerisin geriye dinden mi döneceksiniz? Kim geri döner, dinden çıkarsa -bilsin ki- Allah'a asla zarar veremez. Allah hidayetin ne demek olduğunu bilip şükredenleri bol bol mükâfatlandıracaktır," (Al-i İmran, 3/144).
Cenâb-ı Allah Rasûlullah daha ashâbının arasında iken onun da vefat edeceğini bu ayetlerle bildirmişti. Ölüm hepimizi yakalayacaktır. Bâki olan sadece Allah'tır. O (cc) şöyle buyurmaktadır: "Sen de öleceksin onlar da ölecekler," (Zümer, 39/30-31). Cenâb-ı Allah Muhammed'i aramızda dilediği kadar ve dini ayakta tutacağı ana kadar yaşattı, O da Allah'ın emirlerini bizlere iletip öğretti ve tebliğ etti, dinini yaymak için cihâd etti, sonunda Allah onu eceliyle vefat ettirdi."
Ahmet Ağırakça
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
- Veda Hutbelerindeki son Mesajlar ve Hükümler (10.08.2026)
- Tebliğin Son Safhaları (04.08.2026)
- Rasululah’ın Ailesinin Geçim Yolları (26.07.2026)
- Mekke Devrinde Rasulullah’ın Ailesinin Geçimi (21.07.2026)
- Rasulullah’ın Elçi ve Heyetleri Ağırlaması (13.07.2026)
- Rasulullah’ın Askeri Dehası, Cihad Meydanlarındaki Taktikleri (04.07.2026)
- Hz. Peygamber'in Giyim Tarzı Bölgenin Genel Giyim ve Kuşam Tarzı İdi (29.06.2026)
- Rasulullah’ın Ümmetine Mükemmel Ahlaki Öğretileri (22.06.2026)