Adalet Herkes İçindir/Allah’ın Hükümleri Kesinlikle Uygulanır…
Rasulullah'ın Mekke'de bulunduğu bu günlerde Mahzumoğulları kabilesinden Fatıma binti Esved adında bir kadın, hırsızlık yapmıştı. Ama artık Mekke'de İslâm'ın ahkâmı ve kararı geçerli idi. Mazereti olmayan bu kadın hırsızlık yaptığından İslâm'a göre ceza almalıydı. Ancak eski cahili geleneğe göre kadın, itibarlı, soylu biriydi ve Kureyş toplumunda da hatırı sayılan birisi olarak kabul edilirdi. Hz. Peygamber (sav) durumdan haberdar oldu. Hırsızlık yapanın elinin kesileceğini herkes biliyordu. Ama düşünüyorlar ve birbirlerine soruyorlardı: "Toplumun muteber bir ailesine mensup, Mekke'nin eşrafından olan kadının eli nasıl kesilebilir?"
Aile halkı, bu kadının elini kesmekten kurtarmak için bir ümit ışığı arıyorlardı; birinin Rasûlullah (sav) katında şefaatçi olmasını istiyor ve bekliyorlardı. Ne var ki kimse buna cesaret edemiyordu. Sonunda Rasûlullah'ın çok sevdiği ve torunu gibi değer verdiği Üsame İbn Zeyd'i aracı olması için ikna ettiler. Her nasılsa Üsame bu görevi üstlenip Rasûlullah'ın huzuruna giderek kadının affedilmesini dileğince, Rasûl-i Ekrem'in yüz hatları birden değişti, rengi attı ve Üsame'ye: "Sen, kötülüğün önüne geçmek için Allah'ın koymuş olduğu Hadlerden/cezalardan bir cezanın affedilmesi hakkında mı benimle konuşuyorsun?" diye buyurdu.
Sonra herkesin toplandığı bir sırada ayağa kalktı, Allah'a hamd ve senada bulunduktan sonra halka şöyle hitap etti:
"Sizden önceki toplumlarda onları helak eden bazı davranışlar olurdu. Onlar, asil, soylu birisi hırsızlık yaptığı zaman affeder bırakırlardı; zayıf, güçsüz birisi hırsızlık edince de ona hemen ceza uygularlardı. Muhammed'in varlığı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki (kendi kızım) Fatıma binti Muhammed hırsızlık edecek olsaydı, kesin olarak onun da elini keserdim!" Bundan sonra, kadının elinin kesilmesini emretti. Kadının eli kesildi. Kadın da güzelce tövbe etti kısa bir zaman sonra da evlendi. Ondan sonra sık sık Hz. Aişe'nin yanına gelir giderdi. (Buhârî, "Meğâzi", 54; Müslim, "Hudud", 8). Bu uygulamayla Hz. Peygamber (sav) ümmetin ve İslâm toplumunun bekası için vazgeçilmez bir şart olan adaletin eşsiz bir örneğini sergiliyordu. Adalet herkes için ve eşitçe dağıtılır. İnsanlardan bir kısmı güçlü kabul edildiği için kayrılıp onlara hadler uygulanmazsa bu İslâm'ın asla kabul etmediği bir adalet yaklaşımıdır. Suç işleyen kim olursa olsun mutlaka cezasını çekmeli ve geren hadler eşitçe uygulanmalıdır.
Hicretten sonra Mekke ile Medine arasında başlayan düşmanlık sona ermiş, İslâm bütün Hicaz'da yönetimi tamamen ele geçirmişti. Artık Nasr sûresi inmiş Allah'ın yardımı "Nasr" ve "fetih" kelimeleri Müslümanlara bir müjdeyi ulaştırmıştı. Mekke'nin fethine en büyük fetih anlamına "fethu'l-fütûh" adı verildi. Bu fetihle Kâbe ile ilgili görevlerin Mescid-i Harâm'ın yönetimi artık müşriklerin yetki alanından çıkmış, İslâmî yönetimin hükmü altına geçmişti. İşte bundan dolayı Mekke İslâm fetih tarihinin ilk ve en büyük kapısı olup daha sonra gerçekleşecek olan ve Endülüs'ten Maverâunnehr'in doğusuna, Balkanlar ve bütün doğu Avrupa'yı kapsayan bölgelere kadar uzanan İslâm fetihlerinin ilk adımı olarak kabul edilmiştir.
Huneyn Savaşı: Sayıya Güvenmenin Bedeli
Huneyn, Müslümanlara acı ama öğretici bir ders oldu. Bu kez sayıları çoktu. Tecrübeleri vardı. Zafer beklentisi yüksekti. İşte tam bu noktada kalpteki küçük bir kayma, sonucu etkiledi. Kur'ân-ı Kerim, İslâm'ın, hatayı örtmediğini mükemmel bir öğretiye dönüştürür.
Huneyn bize; Zafer, sayıdan ve kalabalık ordularla gelmeyeceğini, gücün ilkeye bağlanmaması halinde kırılgan olduğunu, tevekkülün, sadece zor zamanda değil, her zamanında da gerekli olduğunu öğretti. Ancak Rasûlullah (sav), Allah'ın yardımıyla bu savaşın ilk safhasındaki durumu dağılmaktan kurtarıp yeniden toparlanmaya dönüştürdü.
Bunların ardından Huney savaşı sonunda hevazin kabileleri ile Taif halkı İslam'a yanaşmış ve bir müddet sonra Hicazın ikinci büyük şehri Taif de fethedilmişti. Artık İslam kalplere yerleşmiş uzak kalanlar da tek tek gelip Müslüman oluyordu.
Şair Kâ'b İbn Züheyr'in Müslüman Olması Rasulullah'ı Sevindirmiştir
Arapların önemli aydın ve entelektüel şahsiyetleri artık yavaş yavaş İslâm'a ve Hz. Peygamber'e karşı direnmekten vazgeçip İslâm'a ve imana teslim olmaya başlamışlardı. Rasûlullah (as) umre dönüşü Medine'ye geldiğinde Gatafân kabileler grubundan Müzeyne kabilesine mensup olan şair Kâ'b İbn Züheyr İbn Ebi Sülma el-Müzenî onu ziyarete gelip Müslüman olmuştu. Babası Züheyr muallakât şairlerinden birisi idi. Ka'b'ın asıl adı Rabia olup ailesinden çok şair vardı. Kâ'b İbn Züheyr'in ziyareti ve İslâm'ı kabul etmesi, İslâm'ın bütün Arabistan yarımadasının uzak yakın her yerinde yayıldığı, azılı İslâm düşmanlarının bile İslâm'ın ve Rasûlullah'ın bu üstünlüğünü kabul ederek İslâm'a meylettikleri veya teslim olduklarını göstermektedir. Kâ'b İbn Züheyr daha önceleri Peygamberimizi (sav) ve İslâm'ı sürekli kötüleyip şiirleriyle hicveden hatta Rasûlullah'ın ailesine karşı kötü sözler sarf eden birisi idi.
Medine döneminin ilk zamanlarında çevresinden birçok kişi Müslüman olduğu halde Kâ'b ve onun arkadaşlarından bazı şairler İslâm'ı ve Hz. Peygamber'i hicvetmeye ve ona düşmanlık etmeye devam ettiler. Kâ'b, kardeşi Büceyr'in Müslüman olduğunu öğrenince kızmış, sinirlenmiş ve İslâm'dan onu vazgeçirmek için Rasûl-i Ekrem'i de hicvettiği bir şiir yazmıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber Kâ'b'ın öldürülmesini istedi. Kâ'b, kabilesi Müzeyne'nin himayesine sığındıysa da kabilesi onu reddetti. Bunun üzerine Büceyr İbn Züheyr de kardeşinin bu yaptığına çok üzülmüş, sinirlenmiş ve bu üzüntüsünü Rasûlullah'a anlatıp kardeşi Kâ'b'ı şikâyet etmişti. Bunun üzerine Kâ'b hakkında görüldüğü yerde öldürülsün diye emir çıkmıştı. Bunun üzerine Kâ'b'a kıyamayan kardeşi Büceyr, bu değerli şairin İslâm'a katılmasını ve katkıda bulunmasını arzu ettiğinden ona İslam'ın güzelliklerini ve üstün faziletlerini anlatan bir mektup yazıp İslâm'a davet etti, yaptığının yanına kalmayacağını, pişman olup, tövbe ederek Rasûlullah'a gelip özrünü bildirmezse sağ bırakılmayacağını anlattı. Aynı şekilde Kureyş şairlerinden İbnü'z-Zibara ile Hübeyre İbn Ebi Veheb'in başlarını alıp kaçtıklarını, Rasûlullah'ın, pişman olup Müslüman olan herkesi de bağışladığını söylemişti. Bu mektubu alan Ka'b, korkuya kapıldı. Ayrıca düşmanlarının yaygaralarıyla canının gideceğinden endişelendi. Diğer taraftan da neredeyse bütün kabilelerin İslâm'a girdiğini kaçıp sığınacağı bir kabile kapısının da kalmadığını görüyordu. Artık kurtuluşun İslâm'da olduğunu anlayan Kâ'b İbn Züheyr Medine yollarına, Rasûlullah'a (as) giden yola doğru yönelmişti.
Rasûlullah'ı öven bir kaside yazdı ve gizlice bir gece Medine'ye gelip tanıdık birinin evinde saklandıktan sonra sabah Rasûlullah'ın yanına giderek kimliğini açıklamadan, Kâ'b İbn Züheyr'in pişman olduğunu ve Müslüman olmak istediğini, İslâm'ı kabul ettiğini söyleyip, kelime-i şahadet getirdiğini yanına geldiği takdirde onu affedip etmeyeceğini sordu. Rahmet ve şefkat Peygamberi, kâinatın efendisi, affedenlerin şahı olarak Kâ'b'ı affettiğini söyleyince, Kâ'b İbn Züheyr kendisinin olduğunu açıkladı. Bunun üzerine onun daha önceleri Hz. Peygamber aleyhinde söylediği şiirlere ve yaptığı hicivlere dayanamayan Ensar'dan biri Kâ'b'ı öldürmek isteyince Peygamber efendimiz (sav) buna izin vermeyip, onun artık pişman olduğunu söyledi ve onu bağışladı. Kâ'b İbn Züheyr de bir gece önce Hz. Peygamber için yazıp hazırladığı kasidesini O'nun huzurunda okumaya başladı.
Bu kasideye, kendisine düşmanlık eden dostlarına serzenişte bulunarak başlar, şöyle der:
"Süâd yumuşak sesli, ılık bakışlı, gözleri sürmeli, vücudunun aşağı kısımları dolgun, yukarı kısımları zayıf, orta boylu, tebessüm ettiği zaman beyaz dişleri görünen bir ceylandır. Süâd'ı alıp götürdüler. Gönlüm öyle kırık ki!"
Şair burada Süâd'ı nasihat dinlemeyen, sözünde durmayan, cefakâr, yalancı, vefasız dost simgesi olarak kullanır. Sevgili diye niteler ama bu bir simgedir. Bu vefasız dosttan ayrı kalışından bahsettikten sonraki satırlarda Peygamber Efendimize yönelik övgüleri, düşmanlarının yaygaralarını, korkutmalarını ve Muhacirlerin kahramanlıklarını anlatan kısımları terennüm eder. Kâ'b özür beyanından sonra Hz. Peygamberle Muhacirleri methetmekten ibaret olan ve iki kısımdan oluşan kasidesini okur.
Kasidesinde Kâ'b, Rasûl-i Ekrem'in kendisini affetmesi hususunda hiçbir dost ve kabileden yardım görmediğini, Rasûlullah'a kendisi hakkında olumsuz birçok şey söylendiğini, ancak bunların dedikoducular tarafından uydurulduğunu, Hz. Peygamber'den ceza değil af beklediğini ifade ettikten sonra Rasulullah'ı (sav) öven kısımları okur:
Söz taşıyıp öç alan iki yüzlü şair ve kabile düşmanlarım:
"Ey Ebi Sülma'nın oğlu sen mahvoldun" dediler.
Süâd'ın derdi bana yetmezmiş gibi:
"Ey Ebi Sülma'nın oğlu sen kendini ölmüş bil," dediler
Ben de koştum güvendiğim dostlara, kime başvurdumsa ama:
"Biz yokuz bu işte, var git kendin bak başının çaresine" dediler.
Ben de onlara dedim ki: «Gidin gidin beni yalnız bırakın!
Neye hükmetmişse o olur, hükmeden o Allah ki,
Yaşamak dediğiniz nedir bin yıl olsa bile,
Eninde sonunda insanoğlu o kanbur tahta kutuya girmeyecek mi?
Haber geldi: "peygamber seni öyle bir cezaya çarptıracak ki!"
Siz bilirsiniz, hey zavallılar! İşte onun kapısındayım,
Yüreğimde sonsuz bağışlanma ümidi.
Ondan özür dilemeye geldim, af istemeğe geldim;
Çünkü O sırrını bilendir, kabul edicisidir mazeretlerin.
O affedenlerin ve en çok affedenlerin efendisidir.
İçi hidayet öğüdü en yüce gerçekler dolu Kur'ân'ı,
Sana armağan eden Allah için ver bana bir savunma mühleti
Bakma ve zaten bakmazsın sözlerine beni kıskananların.
Senin hükmün onlara değil, hakka ayarlı
Ve ben de bir parça suçluyum belki.
Lakin makamındayım artık senin,
Fillerin bile titrediği makamda.
Bir makam ki, titrerdi bir fil benim gördüklerimi görse,
İşitse işittiklerimi…
Burada beni ancak Allah buyruğuna bağlı Peygamber affı kurtarır:
Ben de onun öç ve adalet eline uzatıyorum işte sağ elimi.
Ancak o kurtarabilir burada, yalnız O, Şimdi söz yalnız O'nun.
Ama O: "Sen suçlusun, cezanı çekeceksin" dese,
Önünde eğik bulur boynumu adaletin heybeti…"
Kasidesinde Ensar'dan bahsetmemişti. Bunun nedeni de Medine'ye geldiğinde Ensar'dan birinin Kab'ı öldürmek istemesiydi. Daha sonra Peygamberimizin isteği üzerine Ensar'ı öven mısraları da eklemiştir.
Evet, bunlar, başları dimdik gezen yiğit üstü yiğit,
Davud'a mahsus demir gömlektir zırh diye giydikleri.
Zırhları pırıl pırıl ve upuzun.
Çelikten büklümleri öyle ki,
Birbirine geçip kaynaşmış bir ayrık otunun halkaları gibi
Mızrakları düşmanı devirse yere, gurur nedir bilmezler,
Yenilirlerse bilmezler nedir umut kesmek, yok ya yenildikleri!
Ak soy develer gibidir gidişleri, korunmaları da saldırış.
Vurulunca göğüslerinden vurulurlar. Onlar ürkmez,
Ama ürker dev dalgalı ölüm denizi onlardan…
⃰⃰⃰ ⃰⃰⃰ ⃰⃰⃰ ⃰⃰⃰
Kaynakların kayıtlarına göre Rasûlullah kasideyle ilgili: "Doğrusu şiirin bir kısmı hikmettir" buyurmuştu. İslâm ümmeti Abdullah İbn Revâha'nın şehadetiyle bir şairi kaybetmiş, Kâ'b İbn Züheyr ile yeniden bir şâir kazanmıştı.
Kâ'b İbn Züheyr:
"Şüphe yok ki Peygamber kendisiyle aydınlanılan,
Allah'ın çekilmiş yalın kılıçlarından bir kılıçtır."
Beytini söylediğinde Rasûlullah (sav) duygulanarak üzerindeki Yemen hırkasını çıkarıp Kâ'b'ın omuzlarına attı. Hz. Peygamber'in bürdesinden dolayı bu kasideye "Ḳasîdetü'l-bürde" adı verilmiştir.
Ahmet Ağırakça
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
- Gözeten, Koruyan, Sorumluluk Alan Kişilik (30.04.2026)
- Hz. Peygamber’in (sav) aile hayatı (25.04.2026)
- Kul Hatalarının Sonucu İlahi Takdirin Tecelli Ettiği Olay (19.04.2026)
- Kureyş Hem Müslümanları Hem Medinelileri Tehdit Ediyor (12.04.2026)
- Hz. Peygamber’in Medine’ye Yerleşmesinden Sonra Yahudilerin Tavırları (04.04.2026)
- Medine toplumunun ilk oluşum safhaları (29.03.2026)
- Derin Kayıplar ve Bunların Ardından Gelen Hüzün Yılı (26.03.2026)
- Tebliğ; Sabır, Onur ve Taviz Vermemeyi Gerektirir (23.03.2026)