Tebliğ; Sabır, Onur ve Taviz Vermemeyi Gerektirir
Hz. Peygamber (sav), Mekke'de hiçbir zaman inancı ve İslam'ın hiçbir ilkesini, emir ve yasağını pazarlık konusu yapmadı, tevhidin ilkelerini yumuşatmadı, müşriklerle ve putperestlikle asla uzlaşmadı. Ama Kureyş'in ona yaptıkları teklifleri çok olmuştu.
Müşrikler, İslam davasının hızla ilerlemesi karşısında sürekli âciz kalıp hep mağlup oluyorlardı. Her yolu deneyerek tevhid inancını durdurmayı, daha geniş kitlelere ulaşmasını engellemek istiyorlardı. İşte bu çerçevede Hz. Peygamber (sav) ile anlaşmak ve uzlaşmak için yaptıkları çeşitli tekliflerini sürdürüyorlardı. Onu aralarında en zengin yapmayı, en güzel kadınların hepsini ona vermeyi, istediği her şeyi vermeyi, onu hükümdar yapmayı teklif etmişlerdi. Bütün bunlar hep dünya hayatında her fâni ve beşerin nefsinin sesine kulağını verdiği, nefis ve şeytana uyduğu takdirde kavuşmayı arzu edebileceği makam ve imkânlardı. Ama Hz. Peygamber (sav) her bir teklif karşısında bu teklifler kendisine yapılmamış gibi davranıyor ve bunlar için gelmediğini, onlara bu dini anlatırken bu gibi dünyevi imkânlara kavuşmak için yapmadığını, Rabbinin kendisine verdiği bir görevi yerine getirmek üzere onlara tebliğde bulunduğunu anlatmış, bu anlatımını defalarca tekrarlamış, asla dönüp bakmamış, hiçbir tekliflerine iltifat etmemişti. O bir Rasul idi, risaletini bildirecek, insanları Allah'ın dinine davet edecek, hidayetlerine rehber olacaktı. Müşrikler şöyle bir teklifle gelmişlerdi:
"Bir yıl sen bizim ilahlarımıza, bir yıl biz senin ilahına ibadet edelim."
Bu teklif; siyaseten makul, inanç bakımından ve ahlaken yanlış ve tutarsız bir teklifti.
Rasûlullah (sav) bunu reddetti. Çünkü tevhid, paylaşılamazdı. Allah bu konuda hükmünü verdi ve Rasulü için Kâfirun Suresi'ni ona vahyederek stratejisini belirledi:
"De ki: Ey kâfirler, ben sizin tapmakta olduğunuz putlara ibadet etmem. Siz de benim mâ'buduma ibadet edecek değilsiniz. Ve ben sizin taptıklarınıza asla ibadet etmedim. Siz de benim mâ'buduma ibadet edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana." (Kâfirun Suresi)
Cenab-ı Allah bu sure ile kıyamete kadar gelecek bütün kâfir ve müşriklere karşı son derece sert tavır takınılmasını ve İslam'ı diğer sistem ve dinlerle uzlaştırıp barıştırarak eklektik bir din oluşturulamayacağını ve bu gibi teklifler veya düşüncelerle ilgili olarak asla taviz verilmemesini emretmiştir.
İşte bununla Mekke yıllarının hangi strateji ile sürdürüleceği belirlenmiş ve şu ilkeler ortaya konmuştu: Hakikat, çoğunlukla kalabalıklarla başarıya ulaşmaz; değişim, önce azınlıkla, küçük gruplarla yürür; mücadele, önce ahlak ister, sonra da sabırla devam eder. Sabır, kötülüklere karşı suskun kalmak demek değildir. Sabır, bir tür metot ve tebliğ yöntemidir. Özellikle İslam, zalim bir düzenin içinde "iyi Müslüman" olmayı değil; o düzeni dönüştürmeyi, değişime uğratmayı hedefler.
Baskı, Tecrit ve Hicret / Davanın Ayakta Kalma İmtihan
İman gerçeği, kamusal alana çıktığında cahiliye geri adım atmaz, daha da sertleşir. Mekke'de yaşanan tam olarak buydu. Tebliğin genişlemesi, Müslümanların artık varlıklarını hissettirmeleri, özellikle köleler ile gençler arasında İslam'ın yayılması, Kureyş'i endişeye değil, panik hâline sürükledi. Çünkü bu çağrı, sadece putları değil, Mekke'nin sosyal hiyerarşisini de sarsıyordu. Artık mesele "inanç özgürlüğü" değildi. Mesele, iktidarın, sözü geçerli olacakların el değiştirme ihtimaliydi. Kabile reisleri ile köleler aynı safta namaz kılacak ve sosyal statü itibarıyla eşit ve kardeş olacaklardı. Mekke'nin şefleri; köle Bilal ve diğer mazlum ve mustazaflarla kardeş olmayı kabullenemiyor, bunu hazmedemiyorlardı.
Sosyal Boykot / Toplu Cezalandırma Siyaseti
Kureyş aristokratları işkencenin yeterli olmadığını gördüğünde yeni bir yöntem denediler: Toplumsal tecrit ve boykot ilan ederek Haşimoğulları ve Müslümanlar; ekonomik, psikolojik ve sosyal boykota maruz bırakıldı. Onlarla her türlü alışveriş yasaklandı, kimse onlarla konuşmayacak olduğu gibi evlilikler de kesildi, ilişkiler donduruldu.
Bu boykot, bireylere değil, bir davaya uygulanan kolektif bir cezaydı. Rasûlullah (sav), bu dönemde dava arkadaşlarını asla terk etmedi, yalnız bırakmadı, herkesi yanına alıp birlikte direnişe geçtiler. Her türlü sıkıntı ve mahrumiyete rağmen boykotu delmek için ilkesiz yollara, İslam'ın tasvip etmediği şiddete asla başvurmadı; zulmü kabullenmedi ama paniğe de kapılmadı. Sabrı ve direnişi tavsiye etti. Bu boykot yılları, Müslümanlar için imanın rafine olduğu yıllar oldu. Açlık vardı, yoksunluk vardı ama şikâyet asla olmadı. Çünkü bu ilk Müslümanlar, davanın şahidi olduklarının farkındaydılar.
Hicret, Kaçış Değil, Ufuk Değişimidir
Baskının, işkencenin, boykotların dayanılmaz hâle geldiği bir ortamda Rasûlullah (sav), ashabına Habeşistan yolunu açtı. Bu karar, basit bir "sığınma" kararı değildi. Bu, küresel vicdana yapılmış ilk çağrıydı. Habeşistan, putperest değildi ama Müslüman da değildi. Buna rağmen orada tevhidin kalıntılarını taşıyan, muharref Hristiyanlığın etkisiyle de olsa varlığını sürdüren bir adalet sistemi vardı. Bu tercih, şunu gösterir: İslam, adaleti emreder ve onu kimlikten daha üstün görür; zulme karşı duruşu, ittifaktan önce koyar.
Cafer b. Ebi Talip'in Necaşi huzurunda yaptığı konuşması, İslam'ın ahlak manifestosudur. Orada anlatılan İslam; basit ilkelerden ibaret değil, siyasi sloganlardan oluşan bir yapı değil, fakat insanı insan yapan değerler bütünüdür:
Necaşi, Cafer'e: "Siz kendi atalarınızın dinini terk ederek benim ülkeme geldiniz, buraya geldiğinize göre benim dinimi benimsemeniz gerekirken başka bir dine intisap ettiniz. Nedir bu yeni dininiz?" diye sordu. Cafer, Necaşi'ye hitaben tarihî konuşmasını yaptı. Bu konuşma; tevhid inancının hem müşriklere hem de Hristiyanlara, Hz. Peygamber'in (sav) risaletinin her iki kesime tebliğ edilmesini sağlayan bir konuşma idi. Şöyle diyordu:
"Ey Hükümdar! Biz cahil kimseler olarak cehalet içinde yüzen bir topluluk idik. Fayda ve zarar vermeyen, taş ve topraktan ibaret olan putlara tapıyor, ölü hayvanların leşlerini yerdik. Ahlaksızlık yapıyor, akrabalık bağlarını çiğniyor, komşuluk haklarını tanımıyorduk. Zina eder, hırsızlık yapar, kumar oynar, faiz yerdik; güçlülerimiz zayıfların haklarını yerdi, zenginler fakirlerin sırtından geçinir, onları çalıştırır, haklarını vermezlerdi; aramızda hak hukuk nedir bilmezdik. Biz bu durumda iken Allah bize merhamet etti, ıslah olmamızı istedi, bunun için de aramızdan bize bir peygamber gönderdi. O peygamber asil bir soydan olup güvenilirliğini, dürüstlüğünü, doğru sözlülüğünü bildiğimiz birisi idi. Ona "el-Emin" lakabını vermiştik. İffetini ve temiz şahsiyetini hepimiz biliyorduk. O bizi Allah'ın birliğine inanmaya, sadece O'na ibadet etmeye, bizim ve babalarımızın tapındığı taşlara ve putlara ibadeti terk etmeye çağırdı. Bizi doğru sözlü olmaya; ahlaksızlıklardan, yalandan, hırsızlık yapmaktan, zina etmekten, leş eti yemekten uzak durmamızı istedi. Emaneti ehline vermeyi, akrabaların hukukunu korumayı, komşuluk haklarına saygılı olmayı, adam öldürmekten, cinayet işlemekten, kan dökmekten vazgeçmeyi; kısaca haram ve kötü olan her şeyden uzak olmayı öğretti. Yalancı şahitlik yapmayı, öksüzün malını yemeyi, namuslu kadınlara iftira etmeyi yasakladı. Bize sadece Allah'a kulluk etmemizi, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamamızı, namaz kılmayı, mallarımızı muhtaçların lehine infak etmeyi öğretti. Biz de bize güzel şeyler öğrettiğini, bizden istediği güzelliklerin mükemmel bir insanın yapması gereken davranışlar olduğunu görüp ona iman ettik. Fakat kabilemizin güçlü ve zengin olanları, bizim bu inancımıza karşı çıkarak bize işkence yapmaya başladılar. Allah'a ibadeti bırakıp putlara tapmamızı istediler, eski dinimize dönüp eski yanlışlıklarımızı tekrar yapmamız için bize baskı ve işkenceler uyguladılar. Biz de bu zulümlere ve sıkıntılara dayanamayıp ülkemizi terk ederek dinimizi daha rahat yaşayacağımız bir diyara hicret ettik. Peygamberimizin tavsiyesi üzerine senin ülkeni tercih ettik. Senin himayene girdik. Senin yanında rahat edip bize zulüm yapılmayacağını umarak buraya geldik."
"Ey Hükümdar! Senin huzuruna girerken selam verip girdik, bu cennet ehlinin selamıdır. Peygamberimiz bize bunları öğretti. Bunun için seni böyle selamladık. Huzuruna girerken sana neden secde etmediğimizi sordunuz; bu hususa gelince, biz Allah'tan başka kimseye secde etmeyiz. Böyle davranmaktan, kullara secde etmekten Allah'a sığınırız."
Rasûlullah'ın stratejik liderliği birçok alanda sürdü. Amcası Ebu Talip'in desteğini aldı ama ona taviz vermedi. Bu dönem, Hz. Peygamber'in (sav) liderliğini bütün yönleriyle ortaya koyar. O, mücadeleyi tek bir coğrafyaya hapsetmedi, ashabını korumayı davaya ihanet saymadı, risk alırken hayatı değersizleştirmedi. Bu ne pasif bir bekleyişti ne de kontrolsüz bir meydan okuması vardı. Bu, vahyin rehberliğinde yürüyen bilinçli bir direnişti. Fakat müşrik baskıları her yönüyle artarken uzlaşma tekliflerine yüce Allah asla müsaade etmedi. Vahyin gölgesinde risalet görevini sürdürürken "Emrolunduğun gibi ol / sana emredilenleri yerine getir ve bu Rabb'inden gelen emir ve stratejiyi bozma." emrini de aynen uygulamıştı.
Ahmet Ağırakça
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
- İlk Tebliğ ve İlk Müslümanlar (16.03.2026)
- Nübüvvet Zincirinin Son Halkası I Hatemu’l-Enbiyâ‘ Muhammed Mustafa (sav) (07.03.2026)
- Son Peygamber Hz. Muhammed’e Bütün insanlığın İman Etmesi İlahi Bir Emirdir (01.03.2026)
- Hz. İsa Sadece Bir Beşer-Peygamberdir (22.02.2026)
- İsrailoğullarının Münafıklığı ve Hz. İsa'yı Öldürmeye Teşebbüs Etmeleri (16.02.2026)
- Hz. İsa’nın (AS) ilahlığının ilan edilmesi II (07.02.2026)
- Hz. İsa’nın (AS) ilahlığının ilan edilmesi (02.02.2026)
- Hz. İsa bir beşerden doğan bir beşer idi (24.01.2026)