VAV TV CANLI YAYIN
Ahmet Ağırakça

Nübüvvet Zincirinin Son Halkası I Hatemu’l-Enbiyâ‘ Muhammed Mustafa (sav)

07.03.2026

İnsanlık tarihi, başıboş bir yürüyüş değildir. Ne rastgele ilerlemiş ne de kendi kendine olgunlaşmıştır. Bu tarih, vahiy eşliğinde yürüyen bir imtihan yolculuğudur. Hz. Âdem ile başlayan bu yol, Hz. Nûh'la arınmış, Hz. İbrâhim'le tevhid eksenine oturmuş, Hz. Mûsâ ile hukuk kazanmış, mücadele azmini ve diktatörlüklere karşı direnişi öğretmiş, Hz. Îsâ ile merhamet dilini derinleştirmiştir. Nihayet Allah katında geçerli olan tek din İslam, Hz. Muhammed (sav) ile kemale ermiştir.

Bunun için Rasûlullah (sav), sadece "son gelen Nebi ve Rasul" değil; önceki bütün Rasullerin miras ve birikimine sahip olan ve insanlığa nihai kurtuluş yolunu gösteren Rasuldir.

Onun nübüvvet ve Risaleti, bir dönemin ihtiyacına verilmiş geçici bir cevap değildir. Onun getirdiği mesaj kıyamete kadar sürecek bir ilahî hitap, Rabbanî emir ve yasaklar mecmuası olup insanlığa hayat veren bir Risalet'tir.

İnsanlık bu mesajları getiren ve dünya hayatını mutlu kılacak, ahireti mamur edecek ve Allah'ın rızasını kazanacak insanlardan oluşan bir ümmet toplumunu inşa etmeye gelen son Rasuldür. İşte insanlık böyle bir son peygambere muhtaçtı.

Hz. Muhammed'in (sav) Peygamber olarak gönderildiği çağ, teknik gelişmeler açısından bugüne göre gelişmemiş bir toplum olabilir; fakat bu toplum ahlâkî ve zihnî sapma bakımından son derece rayından çıkmış bir cahiliyeyi temsil ediyordu. İnsan, bilgi üretmişti, ama hikmeti kaybetmişti. Gücü tanımıştı ama adaleti unutmuştu. Serveti biriktirmişti ama paylaşmayı bilmiyordu.

Bu yüzden insanlığın problemi Sadece Rabbini unutması meselesi değildi. Sadece mesele Putperestlik de değildi, cehalet ise hiç değildi. Asıl problem insanın kendisini dünyaya kaptırmasıyla duracağı sınırı unutmuş olmasıydı. İşte son peygamber, bu unutuluşu sona erdirmek, insanlığı dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşturacak öğretilerle gönderildi.

Mekke merkezi konumuna rağmen çok katmanlı bir cahiliye düzeniyle insanlığın ve adaletin uzaklarında kalmış bir şehir olmuştu. Hz. Peygamber'in (sav) doğduğu şehir olarak Mekke, sıradan bir putperest şehir değildi. Mekke'de müşrikler, dini, ticaretin hizmetine sokmuş, ahlâkı, güçlünün keyfine bağlamış, insan değerini, soy ve servetle ölçen bir zulüm düzeni kurmuşlardı. Kâbe, tevhidin sembolü olmaktan çıkarılmış, küresel bir put pazarına dönüştürülmüştü. Zayıfın hakkı, yetimin güvencesi yoktu. Kadının iradesi ve kölenin insanlığı ellerinden alınmıştı. İşte ilahî vahiy, bu düzene "Rabbanî bir ahlâk düzeni getirmek için bir peygamber hem de son peygamber aracılığıyla gelmişti. Bu cahiliye düzenini kökünden söküp atmak, yepyeni bir düzeni yerleştirmek ve insanları Allah'a kulluk etmek üzere yeni bir hayat tarzına kavuşturmak için gelmişti.

Rasulullah'ın doğumu bir umudun değil, bir sorumluluğun başlangıcı oldu. Hz. Muhammed (sav), iktidar sahibi bir ailede doğmadı, ama Mekke'nin en muteber şahsiyeti Abdulmuttalib'in Mekke reisliği döneminde dünyaya gelmişti. Zengin değildi, servet içinde büyümedi, saltanat vaat eden bir soyun mirasçısı da değildi. Yetim doğdu, korumasız büyüdü, toplumun en kırılgan noktasında yetişti. Zengin akrabalarının ona hiçbir faydaları olmamıştı.

İşte bu zor şartların hâkim olduğu Mekke şehrinde babasız olarak bir dedenin sonra bir amcanın himayesinde büyümüştü. Allah Teâlâ, son elçisini mazlumun halini bilsin, zayıfın dilini öğrensin, gücü kutsamasın diye böyle bir ortamda gayet de kıt denecek bir aile imkanlarıyla yetişti. Onun çocukluğu ve gençlik yılları ileride oluşturacağı dünyanın ahlâkî altyapısıydı.

Vahiy öncesi dönemde Rasulullah nasıl yaşamıştı? Yüce Rasul (sav), kendisine risalet görevi verilmeden önce Mekkeliler arasında bütün şehirde güvenilir bir şahsiyet olarak tanındı. O "Muhammedu'l-Emin" idi. Ama bu güvenilirlik, onu "iyi bir Mekke'li" yapmak için değil vahyin yükünü taşıyabilecek bir şahsiyet inşa etmek kendisine bahşedilen ilâhî bir nimetti. "El-Emîn" sıfatı, bir toplumun verdiği geçici bir paye değil, ilâhî görevin insanî zemini için Rabbanî bir terbiye ve eğitimden geçirildiği ve yetiştirildiğini söylemek mümkündür. Rabbimizin Rasulünü tebcil için ona hitaben "Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin," (el-Kalem 68/4)" diye buyurması son derece önemli bir gerçeği yansıtmaktadır. O, cahiliyenin içinde yaşadı ama o cahili kültüre teslim olmadı. Putların arasında yürüdü ama bu putlara bir gün olsun prestijde bulunması bir yana isimlerini bile ağzına almadı, bir gün bile putların birisine elini sürüp kutsamadı, özellikle de asla onlara ibadet etmedi ve secde etmedi, ilah veya Allah'a yaklaştıracak varlıklar olarak kabul etmedi.

Zulmü gördü ama asla onaylamadı fakat hep karşısında durdu. Bütün bu hususlar ve Rasulullah'ın iman ve yaşama tarzı peygamberlik için önceden başlayan bir inşa süreci olduğunu göstermektedir. İlahi vahiy tarihin seyrini değiştiren bir inkılap ve değişimine zemin hazırlamıştı. İnsanlık büyük bir değişime hazırlanıyordu. Adaletin, insanlığın huzurlu bir ümmet toplumunun temelleri atılmak üzere gelen ilahi mesajlarla Kur'ân-ı Kerim'in öğretileriyle Mekke toplumu değişim sürecine girmişti.

İkra'/Oku Emriyle Başlayan Bir Din ve Bir Medeniyet Doğuyordu

Hira'da gelen ilk vahiy, sakin bir tefekkürün sonucu değildi. Bu, insanlık tarihine yapılan sert ama merhametli bir müdahaleydi. "Oku!" emriyle birlikte insan yeniden tanımlandı, Bilgi yeniden şekillendi, insanlık kutsandı ve değer kazandı, ama hümanist düşüncenin içine düştüğü yanlışlıklardan uzak bir şekilde asla ilahlaştırılmadı, Rab ile kul arasındaki bütün sahte otoriteler yıkılmaya yüz tuttu. Diktatörlükler, saltanatlar, Firavun ve Nemrutların yönetim anlayışları yerle bir edildi. İnsanlar kölelikten yavaş yavaş kurtulmaya, özgürlüğün tadını almaya başlamışlardı. Bütün bunlar vahyin aydınlığında gerçekleşiyordu. Rasulullah Muhammed Mustafa (sav), kendisine vahiy geldiği andan itibaren artık sadece sıradan bir insan değil, ilâhî mesajın canlı taşıyıcısı, insanları hakka davet eden beşer-Peygamber idi.

İnsanlığın yolunu aydınlatacak, insanlığı huzura kavuşturacak, kâinata dirlik ve düzen verecek, toplumların mutluluğa ermesi, âdil ve mükemmel bir yapıya kavuşması, adaletin yeryüzünde hâkim olması ve zalimlerin yok olup mazlumların hakkının bu âdil toplumda rahatlıkla aranabileceği ve insanlığı dünya ve ahiret saadetine kavuşturacak olan Kur'ân-ı kerim'in ilk ayetleri nazil olmuştu. Yeni Bir Dünya Düzeni/Yeni Bir Hayat Tarzı dünyayı aydınlatmaya başlamıştı.

Gelen vahiy ister rüyada isterse de uyanık olduğu sırada gelmiş olsun artık o risalet görevini omuzlarında hissediyor ve bunun gereklerinin ne olduğunu düşünüp duruyordu. Cahiliyenin hâkim olduğu topluma yeni bir düzen geliyordu. Allah'ın rahmeti insanlığın üzerine tekrar inmişti. Allah, bu Kur'ânî mesajları Rasulüne iletirken, oku emri ile başlaması son derece anlamlıydı. Oku!. Okuma emrinin başka hiçbir dinde bu kadar üzerinde durularak vurgulandığı görülmüş müdür? Hem de bu okuma kâinatı yaratan "Rabbinin adıyla oku" diye emrediliyor. Yaratan adına okumak. İnsanı hiç yoktan, bir kan pıhtısından, küçük bir embriyondan yaratan Rabbinin adıyla okumaya bütün insanlık ve onların peygamberi davet ediliyor. Bunun ardından, Alak Suresinin ilk ayetlerinde anlatılan ve verilen bu mesajda "okuma"dan sonra "yazma" dile getiriliyor ve "kalem" kelimesine adeta yemin ediliyor. "Kalem ile öğreten Rabbinin adıyla oku." İnsana bilmediğini öğreten Rabbinin adıyla oku! Burada dikkat edilirse, okuma emri var, hem de bu okuma ve yazma yaratan Rabbinin adına olacaktır. Başka hiçbir beşerin, hiçbir tâğutun, hiçbir hükümdarın emriyle değil, sadece ve sadece Rabbin emrediyor diye oku ve onun adına, O'na teslim olarak oku. Sonra da "kalem ile öğreten" diye buyuruyor. Dolayısıyla ilahi mesajın bu ilk ayetlerinde "Okuma, kalem ile yazma ve bilmeyeni öğrenmeye teşvik" emirleri yer almaktadır. Okuma ve yazma anlayış ve kültürü üzerine bina edilecek bir telif medeniyeti doğuyor.

Vahyin getirdiği mesajlar emir ve nehiyler önce Bizzat Rasulullah'ı düşündürmüştü. İlah emirler geldikçe bu emirleri duyan Mekkeliler beyinlerinden vurulmuşa dönmüş, sarsılmaya başlamıştı. Bunların ardından bütün dünya bütün insanlık sarsılacaktı. Kimisi bu gerçekler karşısında hayranlıkla hemen teslim olup Rasulullah'ın yanında yer almış, kimisi de dünyalık çıkarlarını makam ve mevkilerini kaybedeceğini zannederek karşı çıkmış, İslam'a ve Müslümanlara düşman kesilmişti.

                                                                              Ahmet Ağırakça

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.