Tarihe, kültüre, medeniyete vefa
Tarih; bizden öncekilerin yaşadığı çok yönlü hayattır. İçinde; bizim de işimize yarayacak nice dersler ve ibretler vardır.
Toplumların başlarından geçen olayları zaman ve mekan bütünlüğü içinde bildirir. Sebep-sonuç ilişkilerini kurarak, geçmişin ışığı ile geleceğe yön verir.
İnsanlık tarihi de millet ve ümmet tarihi de iyi okunup anlaşılması gereken kitaplar gibidir. Sadece geçmişi anlatmaz, geleceğe de ilham verir.
Geçmişi bilmeyenler, geleceğin yolunu bulamazlar. Bugün dünden, yarın bugünden daha iyi olmayı sağlayacak bir "hayat denklemi" kuramazlar.
Osmanlı döneminin meşhur ilim adamlarından Ahmet Cevdet Paşa'ya göre; "Tarih bilmeyen devlet adamı, pusuladan anlamayan kaptan gibidir". Her ikisinin de gemiyi karaya oturtmak kaçınılmaz kaderidir.
Türk edebiyatının en önemli roman yazarlarından biri olan Peyami Safa ise, geçmişiyle bağını koparan toplumları nasıl bir sonucun beklediğine dikkat çeker. "Tarihinin sürekliliğini kaybeden bir millet, her şeyini kaybetmeye mahkumdur. Hafızası paramparça olmuş bir akıl hastası gibi geçmişiyle, hatıralarıyla ve benliğini oluşturan bütün varlık unsurlarıyla irtibatı kopar" der.
Amerikalı gazeteci, yazar Norman Causins; tarihi, "erken uyarma" sistemine benzetir. Aydınlanma Çağı Fransız düşünürlerden Voltaire; "tarihin milletlerin tarlası olduğunu ve geçmişte ne ekerlerse gelecekte onu biçeceklerini" belirtir.
Aynı dönemin İsviçreli filozofu, yazarı, bestekarı ve siyaset teorisyeni Jean Jacques Rousseau'ya göre; "Tarih, okuyana, kendi gözünün görme derecesine göre yol gösteren bir kılavuzdur". Amerikalı roman ve bilim kurgu yazarı Robert A. Heinlein'a göre ise; "Tarihini görmezden gelen bir neslin, geçmişi ile birlikte geleceği de kaybolur".
Kültür; bir toplumun tarih boyunca oluşturduğu, geliştirdiği, yaşadığı, bir sonraki nesle aktararak yaşatmak istediği "maddi ve manevi değerler"in bütünüdür. Dinin, dilin, örfün, adetin, sanatın, sosyal hayatın ürünüdür.
Kültürel unsurlar; kilimin ipleri, düğümleri, renkleri, desenleri gibidir. Alt kimlikleri, bir üst kimliğin çerçevesi içinde birleştirir.
Farklı sazlarla aynı besteyi çalar, değişik yorumlarla aynı güfteyi söyleriz. Şarkıyı, türküyü, marşı, ilahiyi, ninniyi, ağıtı birlikte dinleriz.
Kültürü yaşatmak için, geçmişle bağımızı devam ettirmemiz gerekir. Kişilerin, kurumların, ülkelerin, toplumların kabiliyetleri ve kapasiteleri; kültürle büyür, gelişir.
Medeniyet; tarihi ve kültürel değerleri hayata dönüştürür. Herkesi ve her şeyi içine alan bir "toplumsal düzen" oluşturur.
Tarih ve kültür müktesebatı, "medeniyet" kurgusunun malzemesidir. Hayatın bütün alanlarını ve konularını, aynı "değerler sistemi" içinde birleştirir.
Zamanla, mekanla, insanla, tabiatla, geçmişle, gelecekle bağımızı kurar. Birbirimize tutunmamızı ve bölünüp parçalanmadan var olmamızı sağlar.
Tanzimat döneminin şair, yazar ve devlet adamlarından Ziya Paşa'ya göre; "Milli ahlakın olmadığı yerde, millet de medeniyet de olmaz". Dinini, dilini, tarihini, kültürünü koruyan milletler; topla, tüfekle yıkılmaz.
İngiliz tarihçi Arnold Toynbee; medeniyetlerin yaşatılabilmesi için, "sürdürülebilir olması" gerektiğini söyler. "Medeniyet bir durum değil, bir harekettir; bir liman değil, bir yolculuktur" der.
Vefa; "sevme, sayma, hatır bilme, değer verme, sahip çıkma, baş üstünde tutma" gibi duygu, düşünce ve davranışların ortak adıdır. Aile, akraba, din, devlet, vatan, millet, kültür, medeniyet değerlerinin tamamı; bu tarifin içinde yer alır.
Tarihi eserler, kültürel değerler; bizi biz yapan unsurların yaşayan temsilcileridir. Atalarımızdan miras kalan, nezdimizde hatırı ve hatırası olan "emanetler" hükmündedir.
Şükrü eda edilmeyen nimet, sahibinin elinden alınır. Emanetlerine sahip çıkmayan millet de o emanetlerden mahrum kalır.
O zaman kimliğimizi, kişiliğimizi kaybederiz. Fikren ve fiilen köleleşir, "öz vatanımızda parya" durumuna düşeriz.
Kara, deniz, hava sınırlarımızı koruduğumuz gibi "kişisel ve toplumsal hafıza" sınırlarımızı da korumamız gerekir. Milli savunma politikalarının içine; tarih, kültür, medeniyet değerlerini koruma projeleri de eklenmelidir.
Gözlerimiz yabancı isimlerin, resimlerin, markaların, firmaların, tabelaların; kulaklarımız yabancı dilden ve kültürden şarkıların işgali altında eziliyor. Çarşıda, pazarda, iş yerlerinde, alışveriş merkezlerinde, sosyal medya mecralarında; yabancı bir ülkede yaşadığımız veya yabancı milletlerin görünen, görünmeyen orduları tarafından işgal edilip esir alındığımız duygusu derinden derine hissediliyor.
Eski mekteplerimiz, medreselerimiz, şifahanelerimiz, imarethanelerimiz ve daha nice tarihi eserimiz; kuruluş, var oluş amaçlarının dışında kullanılır hale geldi. Kimi "cafe", kimi "restoran", kimi "shop" gibi yabancı kelimelerle isimlendirildi.
Cumhuriyet dönemi aydınlarından Ziya Gökalp; "Bir millet ya şarklı (doğulu), ya da garplı (batılı) olur. İki dinli bir fert olmadığı gibi iki medeniyetli bir millet de olamaz" diyor. Geldiğimiz nokta bize; tercihin Batı medeniyeti istikametinde yapıldığını ve milletin kendi tarihinden, kültüründen ve medeniyetinden koparılarak zihnen köleleştirildiğini gösteriyor.
Milli Marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy, sonucu iki mısrada özetlemiş. "Eğer medeniyet, açıp saçmaksa bedeni; / Desenize, hayvanlar bizden daha medeni" demiş.
Uzun zamandır bu hal ve gidişin içindeyiz. Benliğimizi, kimliğimizi, kişiliğimizi tamamen kaybedip, "deliler diyarı" mensupları haline gelmenin eşiğindeyiz.
Aklen, ruhen, fikren, fiilen toparlanmalıyız. Geçmişin aydınlığında, geleceğin yolunu bulmalıyız.
Zekeriya Erdim
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
- Ayetler ve afetler (02.08.2026)
- Beşerî aşktan ilahî aşka giden yol (27.07.2026)
- Çoklu çelik kubbe (12.07.2026)
- Dinde birlik ve bütünlük (05.07.2026)
- Devlet ve millet binasının dört direği (28.06.2026)
- İslam ruhu, Müslüman bedeni (10.06.2026)
- Delirme zamanı (04.06.2026)
- İnfakın icabı ve istismarı (24.05.2026)