VAV TV CANLI YAYIN
Ahmet Ağırakça

Kul Hatalarının Sonucu İlahi Takdirin Tecelli Ettiği Olay

19.04.2026

Başarının İmtihanı ve kulların hatası sonucu gelen bir uyarı idi.

Hiçbir ilahi takdir sebepsiz olamaz, dünya hayatı imtihanlarla doludur. Kul ahiret hayatını tercih ettiği müddetçe Allah onun en yakını ve en büyük yardımcısıdır. Kul hata işlediği zaman Allah onun savrulmasını ve düştüğü yanlışlıkları gidermek için ikazlarda bulunur, ona merhamet eder ve hatalarını tekrarlamaması ve bir daha yapmaması için O'nun rahmetine sığınmasına fırsat verir. Onun sonsuz merhameti hataların telafisi için sığınılan en yüce kapıdır. Rasûlullah'ın: "Bizi yırtıcı kuşların kaptığını görseniz de gelmeniz için ben size haber göndermedikçe, sakın şu yerinizden ayrılmayınız. Bizim onları bozguna uğratıp tepelediğimizi görseniz de ben size haber göndermedikçe, sakın bulunduğunuz yerden ayrılmayın. Onların bizi yendiklerini, öldürdüklerini görseniz de yerinizden ayrılıp bize yardım etmeye gelmeyiniz!"[1] buyurmasına rağmen birden heyecanlanıp: "Allah düşmanları bozguna uğrattı, burada durmamızın artık bir anlamı yok" diyerek yerlerini terk edince Allah yardımını geri çekince zafer ve başarı yerini mağlubiyete bırakmıştır.

Uhud şehidleri hakkında inen ayetlerde onların ölü olmadıkları Rableri katında rızıklandırıldıklarını anlatmaktadır: "Gevşeklik göstermeyin ve üzüntüye kapılmayın. Eğer siz gerçekten mümin kimseler iseniz en üstün olanlar sizlersiniz. Eğer size (Uhud'da) bir yara dokunduysa aynı şekilde o topluluğa da (müşriklere de Bedir'de) benzer bir yara dokunmuştur. İşte Biz, zafer günlerini insanlar arasında sırayla bu şekilde nöbetleşe döndürür dururuz. Böylece Allah (savaşta yer alanların davranışlarına bakıp) iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin diye… Allah zalimleri sevmez." T(Âl-i İmran, 3/139-140).

Uhud, Müslümanlara şunu öğretti: Zafer, ilkelere sadakatle korunur. Bu savaş, sadece askeri bir yenilgi değil, ahlâkî ve dini bir uyarıydı. Rasûlullah (sav), hatayı örtmedi; ama umudu da yok etmedi. Eleştirdi ama dışlamadı. Bu, onun liderliğinin en çarpıcı yönlerinden biridir.

Savunma ve Dayanışma Örneği-Hendek/Ahzâb Savaşı

Küfür ve İslâm düşmanlığı kin ve nefreti çeker. Aynı düşüncede olanları bir arada toplayan küfrün gerçekten "tek millet" olduğunu gösterir. Yahudiler müşriklere, Hz. Peygamber'den (sav) daha yakın olmuştu.

Strateji ve Sabır örneği bir duruştur. Hendek, savaşın sadece kılıçla değil; akıl, dayanışma ve sabırla kazanıldığını gösterdi. Rasûlullah (sav), yeni fikirlere kapalı olmadı, farklı yöntemleri reddetmedi. Bu, İslâm'ın donuk bir din olmadığını, ilkeli ama esnek bir medeniyet tasavvuru sunduğunu gösterir.

Kısaca İslam'da savaş bazı ilkeler üzerine bina edilmektedir: Değişim, önce zihinde başlar, direniş, ahlâkla yürütülür, güç, ilkeye bağlanmadıkça felakete dönüşür. İslâm, savaşı değil; adaleti hedefler düşmanla karşılaşmayı temenni etmez ve istemez, fakat karşılaşınca direnmeyi ve sabretmeyi emreder. Bu ilkelerin en önemlisi de: Rasûlullah'ın (sav), toplumu dönüştürmeyi kan dökmeye ve savaşmaya değil ahlâka dayandırmasıdır. Hicretten sonra başlayan Kureyşli müşriklerin Medine'ye karşı saldırıları Hendek Gazvesi'yle son bulmuştur.

Müşrik Saldırıları Sona Eriyor

İslam adaletinin en ağır imtihanı şu sıkıntılarla karşılaşır: Bir toplum büyüdükçe, tehdidin yönü değişir. Mekke'de putperestlik ve zorbalık tehlikesi vardı. Medine'de ise tehlike daha karmaşıktı: ikiyüzlülük/münafıklık, çıkarcılık ve içten kemirme vardı. Rasûlullah (sav), bu safhada sadece bir tebliğci değil, bir toplum mühendisi, adaleti ilke edinen bir hakem ve bir ahlâk muhafızı olarak ortaya çıktı.

Medine'de nifak ve münafıklık İslâm ümmeti için açık düşmandan daha tehlikeli bir durum arz ediyordu. Mekke'de münafık yoktu ve olamazdı. Zira orada paylaşılacak bir mal ve iktidar söz konusu olmayıp, fakat nifak ve münafıklık, Medine'de ortaya çıktı. Çünkü münafıklık, gücün olduğu yerde kendini gösterir. İslâm'ın kazandırdığı itibardan yararlanmayı ve beslenmeyi hedef edinir. Düşmanlık açıkça ortada gözükmeyince toplumu içerden bozar. Bu olgunun başını çekenler, iman etmedikleri hâlde iman etmiş gibi görünenlerdi. Onların derdi gerçeğe ulaşmak ve sahih bir dine sahip olmak değil; şehirdeki konumlarını korumaktı.

Rasûlullah (sav), münafıklara karşı toplu cezalandırmaya gitmedi, şüpheyle hüküm vermedi, gizli niyetleri bahane ederek kimseye asla haksızlık etmedi, zahire göre hüküm vererek bu münafıkların bir kısmının hidayete ermelerini temenni ederek bekledi. Bu, kolay bir uygulama ve strateji değildi, fakat adaletin bedeli kolaylık değildir.

Risaletin Oluşturduğu Değişim ve Dönüşüm

Rasûlullah'ın hayatında, meydana geldiği toplumda derin izler bırakan ve daha sonraki olaylara da alabildiğine etki edecek kadar önemli olan birtakım olayların yaşandığı üzücü bir olay yaşamıştır. Rasûlullah (sav), kendisine iftira atıldığında bile hukuku askıya almadı. İfk hadisesi, bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Olayın gerçek yüzü münafıkların Medine'de güvenli bir yurt edinen ve günden güne gelişen İslâm toplumunu ve ümmetin birliğini parçalamak için Rasûlullah'ın aile mahremiyetini hedef alarak, başvurdukları aleyhte bir propaganda ve karalama hareketidir. "Ehl-i beyt'im hakkında bana eziyet eden bu kişiye karşı bana yardım edecek ve bunun hakkından gelecek kimse yok mu? Ben, eşim hakkında hayır ve güzellikten başka bir şey bilmiyorum, müfteriler öyle bir adam ile itham ediyorlar ki bu kişi hakkında da ben iyilikten başka bir bilgiye sahip değilim" buyurmuş ve üzüntüsünü ifade etmişti. Buna rağmen Rasulullah, bu olayda, duygularıyla değil vahyin ışığında delille hareket etti. Ailesini değil, adaleti önceledi. Toplumun dedikodularını değil hakikati merkeze alıp Allah'ın hükmünü bekledi. Bu tavır, peygamberliğin ahlâkî büyüklüğünü gösterir. Çünkü adalet, en çok insanın canını yaktığı yerde anlam kazanır. İşte hanımına yapılan iftirada bile adaleti ve vahyin emirleri doğrultusunda hareket ederek örnekliğini ortaya koydu.

Bu konuda inen ayetlerde Hz. Peygamber'in eşine, müminlerin annesine iftira edenlerden her birine kazandıkları günaha karşı büyük ceza verileceği, elebaşılık yapanın ise, daha büyük azap göreceği belirtiliyor, Müslümanların bu olayı duyduklarında hüsn-ü zan besleyerek bunun apaçık bir iftira olduğunu ifade etmeleri gerektiği vurgulanıyor, bu tip iddialarına dört şahit getirmeyenlerin Allah katında yalancı olduklarını bildiriliyor, İslâm toplumunun o kötü sözün yayılmasına fırsat vermelerinden dolayı büyük bir azaba uğramaktan ancak Allah'ın lütfu ile kurtulabildikleri hatırlatılıyordu. Bu konuda inen vahiyde mealen şöyle buyrulur:

"O olmadık ağır iftirada bulunanlar sizin içinizden küçük bir kesimdi. Siz bu olayı hakkınızda bir kötülük olarak görmeyin. Aksine o, sizin için bir iyilik/bir hayırdır. İftiracılardan her biri, iftiraya olan katılımı oranında günah kazanmıştır. O iftirada bulunanlardan sözün en büyüğünü söyleyen/en büyük payı olan elebaşı şahıs için ise çok büyük bir azap vardır. Bu iftirayı (böyle bir söylentiyi) işittiğinizde mümin erkekler ve mümin kadınlar olarak kendi kendilerine (mümin kardeşleri) hakkında iyi bir niyetle "Bu, apaçık bir iftiradır!" demeleri gerekmez miydi? /Niçin bunu diyemediler? (İftirada bulunanların) buna dair dört şahit getirmeleri gerekmiyor muydu? Şahitleri(ni) getiremediklerine göre; onlar Allah hükümleri nazarında yalancıların ta kendileridir. Eğer Allah'ın size dünya ve ahirette lütuf ve rahmeti olmasaydı içine daldığınız (yalan, dedikodu ve iftira)dan dolayı size elbette büyük bir azap dokunurdu. Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun basit ve önemsiz bir şey olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç)tur. Bu sözü işittiğinizde "Böyle söz söylemek (bu konuda konuşmak) bize yakışmaz. (Aman Allah'ım!) Senin yüceliğine sığınırız, bu büyük bir iftiradır!" demeli değil miydiniz? Eğer müminler iseniz böylesi bir davranışa (ve iftiraya, kesin olmayan yanlış bilgileri yaymaya) asla bir daha dönmeyesiniz diye Allah size öğüt vermektedir. Allah sizlere ayetlerini (İslâm'ın hükümlerini, üstün ahlak kurallarını öğretmek üzere) açıklıyor. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir. Müminler arasında çirkinliklerin (hayâsızlıkların/ahlâksızlıkların ve fuhşun) yayılmasından hoşlanan kimselere dünyada da ahirette de çok acıklı/can yakıcı bir azap vardır. Her şeyi Allah bilir, siz bilmezsiniz. Eğer Allah'ın size lütuf ve rahmeti (olmasaydı)/Allah çok esirgeyici, çok şefkatli ve çok merhametli olmasaydı (hâliniz nice olurdu? Dünyada azabınızı hemen verirdi). Gerçekten Allah Raûf'dur, Rahîm'dirçok şefkatlidir, rahmeti kesintisiz ve sonsuzdur)," (en-Nur, 24/11-20).

Ahmet Ağırakça


[1] Buhârî, "Cihâd", 164.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.