VAV TV CANLI YAYIN
Ahmet Ağırakça

Medine toplumunun ilk oluşum safhaları

29.03.2026

Muâhât/Kardeş olmanın devrim niteliğinde bir olayı/Ümmetin Kaynaşma ve Dayanışması

İslâm Medeniyetinin temellerinin atılacağı bu ilk başkentte, İslâm Devletinin ilk çekirdek kadrolarını oluşturma arzusunda olan Hz. Peygamber dinamik ve birbirine kenetlenmiş bir ümmet toplumu ortaya çıkarmak istiyordu. Muhacirler Medine'ye gelirken beraberlerinde birçok sosyal ve ekonomik problemle birlikte ayrıca sağlık problemleri de getirmişlerdi. Muâhât bu problemleri çözmek için Hz. Peygamber'in ilan ettiği sosyal, siyasi, stratejik ve ekonomik bir proje olmuştur. Bu proje Ensar ve Muhacirlerin manen güçlenmelerini ve İslâm kardeşliğine sarılmalarını sağlamış ve bu anlayış ve duygu İslâm ümmeti için her dönemde kullanılan bir örnek davranış olmuştur.

Ensar ile Muhacir arasında kurulan kardeşlik, duygusal bir jest değil, iman kardeşliğine dayalı ekonomik, sosyal ve psikolojik bir devrimdir.

Bu kardeşlikte, mal- mülk paylaşıldı, emek paylaşıldı, gelecek paylaşıldı. İslâm, burada ilk defa "Toplum, çıkar ortaklığıyla değil; iman kardeşliğiyle ayakta durur" ilanını yaptı: Bu, çağımız dünyasında hâlâ ulaşılamamış bir ilkedir.

Adaletin Kurumsallaşması/Medine Sözleşmesi

Hz. Peygamber, Medine'ye hicretten sonra da savaş ile ilgili hiçbir yorum yapmış değildir. Zaten henüz misafir konumunda ve düşmanlarına karşı hiçbir hazırlığı yokken savaşa teşebbüs etmesi makul olmadığı gibi bir peygamber olarak da Allah'ın kendisine bu konuda indireceği emir ve hükümlerin dışına çıkamazdı. Bu nedenle, Medine'de yaşayan bütün gruplarla barış içinde olmayı ilke edinmiş ve bu konuda çalışmalara başlamıştı. Allah Rasûlü, her zaman barıştan yanaydı, özellikle ümmet tarihinin ilk günlerinde bir çatışmaya girmesi asla uygun olamazdı. Hayatı boyunca hep orta yolu izleme ilkesini uygulardı. Çünkü bu ümmet vasiyet üzere bina edilmiş gerçek anlamıyla "vasat bir ümmet" idi. Özgürlüğü, dini ve inancı savunma gibi bir zorunluluk olmadıkça savaşa başvurmamıştır. Rasûlullah'ın stratejisi bir tek ulvi gayeye yönelikti, o da inanç ve düşünce özgürlüğünü teminat altına almaktı. Savaş sadece bir sonuçtu ve kaçınılmaz olduğu zaman kabul edilebilir bir yöntemdi.

Medine sözleşmesi, Rasûlullah'ın (sav) peygamberliğinin devlet aklına büründüğü metindir. Bu sözleşme ile hukuk, kabileye göre değil, ilkelere ve inanç esaslarına göre belirlendi. Herkes için din özgürlüğü tanındı, Ortak savunma ilkesi kabul edildi, ihanet suç sayıldı, yönetimin ilkeleri belirlendi, anlaşmazlık söz konusu olunca hakemin kim olacağına karar verildi. Bu metin, İslâm'ın çoğulculuğu reddetmediğini, ama zulüm üreten çoğulculuğa ve nasların dışına çıkıp da tevhid inancını zedeleyen kararlar alan çoğulculuğa da asla müsaade edilmedi. Burada Rasûlullah (sav), ne otoriter bir diktatör ne de etkisiz bir hakemdir. O, adaleti merkeze alan bir önderdir.

Yönetimin gücünü vahiyden alması

Medine'de başlayan süreç, basit bir şehirleşme değil, insanın, toplumun ve iktidarın yeniden tanımlanmasıdır. Rasûlullah (sav), Medine'de önceliği ne surlara verdi ne orduya ne de ganimete. Onun ilk işi "insanı inşa etmek" oldu. Çünkü insan düzelmeden kurumlar düzelmez; ahlâk kurulmadan adalet ayakta durmaz. Vahiy zihinlere ve kalplere yerleştiriliyordu. Medine'de vahiy artık sadece inanç esaslarını değil, hayatın bütün alanlarını kuşatmaya ve her konuda alınacak kararın vahye uygunluğu söz konusu oldu. Bu arada Aile ilişkileri düzenlendi, ticaret ahlâkı belirlendi, toplumsal sorumluluk açık sözlerle belirlendi, hak ve yükümlülük dengesi kuruldu. Bu da dinin hayata tamamen hakim kılınmasıyla sonuçlandı. Kısaca vahyin artık insanın hayatın rehberliğine girmesiydi.

Rasûlullah (sav), vahyi soyut prensipler hâline getirmedi. O, vahyi yaşanan, görülen, uygulanabilen bir hayat biçimine dönüştürdü.

Devlet Otoritesine Giden Yol

Hem İslâmî ilimlerin ve hem İslâm yönetim biçiminin bütün alanlardaki temel görüşlerinin asıl kaynağı, Hz. Peygamber ve arkadaşlarının yaşadığı ve İslâm'ın mutluluk dönemi diye ifade edilen "asr-ı saadet" dönemidir. Genelde dünya tarihinin özelde de İslâm tarihinin son derece önemli olan bu zaman dilimi Kur'ân ile ve onun yorumu olan sünnetle şekillenmiştir. Bu nedenle, bu özel tarihi zamanın uygulamaları ümmetin bütün fertlerini bağlayıcı bir referans olarak kabul edilegelmiştir.

O dönemde bu bölgede merkezi bir siyasi otoritenin olmayışı sosyal ve siyasi hayat alanında kendini gösteriyordu. Ortak bir siyasi birliğin ve bu birliğin gereği ortak bir savunmanın olmaması, Medine'de her kabilenin kendine ait müstahkem bir kale inşa etmesine yol açmıştı.

Mısır'dan Filistin'e gelip yerleşmiş, sonra da Babil sürgünü ile sürgün edilmiş, daha sonraları da Romalıların kovalaması sonunda Filistin'den de Yesrib'e gelen İsrailoğulları'nın elinde Tevrat olmakla birlikte, şehirde yaşayan kabileler arasındaki ilişkileri düzenleyen yazılı bir hukuk yoktu. Aralarında çıkan anlaşmazlıklar çoğunlukla geleneksel yöntemler esas alınarak ve hakemler aracılığıyla çözülürdü. Ancak hakemlerin kararını destekleyecek somut bir hukukun yazılı bir metnin olmayışı, güçlülerin çoğu kez kararları tanımayışları adaletsizliklerin sürüp gitmesine yol açmaktaydı. Rasûlullah Medine'ye hicretten sonra Risalet görevinin gereği olarak bir yandan Müslümanları manevi bir donanıma sahip kılarken bir yandan da dünya hayatında huzur ve mutluluğu sağlamanın gereklerini yerine getiriyordu. Bu amaçla yavaş yavaş yönetim ilkelerini belirliyor, adliye, maliye, eğitim ve bir müddet sonra da askerî alanda kurumlaşmaların ortaya çıkması için adımlar atıyordu. Zira merkezi bir yönetimin ve şûrânın olmadığı bir toplum, çobansız bir sürü gibi, en küçük bir saldırıda her an dağılmaya mahkûm kalabilir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim huzurlu bir toplum tesisinin başlıca ilkelerini Allah'a ve Rasûlü'ne itaat eksenli olarak zikretmiştir:

"Ey iman edenler, Allah'a itaat edin. Peygambere de itaat edin. Ve sizden olan (hak ve adaletle hareket eden) yöneticilere de (itaat edin). Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız konuyu Allah'a ve Rasûlü'ne götürünüz. Bu hem daha hayırlı hem de sonuç bakımından daha güzeldir. Sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara iman ettiklerini (yalan yere) iddia edenleri görmez misin? Red ve inkâr etmekle emrolundukları halde Tâğût'un hükmüne başvurmak istiyorlar. Şeytan da onları (hidayetten ayırıp) uzak bir sapıklığa sürüklemek istemektedir. Münâfıklara: "Allah'ın indirdiğine (Kur'ân'ın hükümlerine) ve Peygamber'e gelin" denilince senden alabildiğine yüz çevirdiklerini (İslâm'ın hükümlerine başvurmaktan kaçtıklarını) görürsün," (en-Nisâ', 4/59-61).

Vahyin bu hükümlerine göre, insanlar arasında meydana gelebilecek her türlü anlaşmazlığı artık kabile usullerine göre değil, vahyin emirleri doğrultusunda adalet ilkelerine dayanarak çözmek gerekiyordu. Anlaşmazlıkların sadece eski Arap geleneğindeki hakemlerle çözülemeyeceği artık tecrübe edilmiş gayet net olarak anlaşılmıştı. Kur'ân-ı Kerim, anlaşmazlıkları ancak bir otorite tarafından belirlenmiş bir veya birkaç kişiden oluşan bir mahkeme kurulunun hükme bağlayacağını ifade etmiş, verilecek hükümlerde de Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edilmesi şartı belirlenmiştir. Bu iki otoritenin ardından da ulu'l-emre/yöneticilere itaatin gerekliliği anlatılmıştır. Yöneticilerin vereceği hükümlerin, Allah'ın ve Rasûlü'nün belirlediği kurallar çerçevesinde olması gerektiği muhakkaktır. Hatta Dünya tarihinde zaman zaman Hz. Dâvûd ve Süleyman ile onlardan önceki ismi zikredilmeyen bazı peygamberler de devlet yönetimi oluşturmuş, toplumu yönetenler bizzat bu peygamberler olmuştur:

"Ey Davud, Biz seni gerçekten yeryüzünde bir halife/bir yönetici (ve bize vekil) kıldık. O halde (yönetimin esnasında) insanlar arasında hak ve adalet ile hükmet, sakın istek ve tutkularına kapılma. O takdirde (bu duyguların) seni Allah'ın yolundan saptırır. Kuşkusuz Allah'ın yolundan sapanlara hesap gününü unuttuklarından dolayı, onlar için çok zor ve sıkıntılı bir ceza vardır." (Sâd, 38/ 26).

Hz. Dâvûd'un yeryüzünde halife kılınması demek, Allah'ın kendisine indirdiği vahyi Allah adına insanlar arasında adaletle ve hak üzere uygulaması demektir. Bu da bir devlet yönetimini gerektirir. İnsanlar vahyin ışığında kendilerini yönetecek bir otoriteye her zaman ihtiyaç duyarlar. Bu durum bütün çağlar ve zamanlar için geçerlidir. İslâm'da yönetimin olmadığı iddiaları, hilafet yönetiminin askıya alınmasından sonra laik yönetim anlayışlarının despot ve ceberut baskılarından korkan ve çekinenlerin kendi kişisel görüşlerinden başka bir şey değildir. Hz. Dâvûd'a "O halde insanlar arasında hak ile hükmet, sakın hevâya uyma" emrinin neden verildiği açıkça belli değil midir? "Hak ve adaletle hükmetmek" otorite sahibi olmayı gerektirir. "Allah adalet ve ihsanı emreder" (en-Nahl 16/80) ayeti ve "Allah size emânetleri/yönetim ve otoriteleri ehil/bu işi en iyi bilen uzman kişilere vermenizi emreder. İnsanlar arasında hükmederseniz adaletle hükmedin" (en-Nisâ', 4/58) ayeti ve benzeri birçok ayet-i kerimede hüküm, adalet, yönetim ve yönetici, emir ve ulu'l-emr kavramları açık bir dille kullanılmıştır. Bu Kur'ânî terminoloji Allah'ın rızasına uygun bir devlet yönetiminin kaçınılmazlığını anlatmaktadır. Nitekim tarih boyunca, bir arada yaşayan insanların rahatı, huzuru, temel ihtiyaçlarının karşılanması ve toplumsal bir uyum yakalanması için devlet, kaçınılmaz bir araç olarak kabul edilmiştir.

O günlerde yaklaşık on bin kişinin yaşadığı Medine şehrinde, sosyal, ekonomik ve hukukî düzenlemeler yaparak toplumsal bir ahenk elde edebilmek için bir otoriteye ihtiyaç olduğu aşikârdı. Hz. Peygamber de bu ihtiyacı karşılayabilecek yolları aralamış ve gerekli yönetim biçimini oluşturacak ilk adımları atmıştır. Gerek onun saadet asrında gerekse halifeleri döneminde çeşitli devlet kurumları ihtiyaca bağlı olarak zaman içinde oluşmuş, gelişmiş, Medine'de temelleri atılan bu kültür, daha sonra Şam, Bağdat'ta, Horasan, Semerkant, Merv, Kahire, Kurtuba, Gırnata ve İstanbul'da bir İslâm medeniyeti ortaya çıkarmıştır.

Taraflar Arası İlişkileri ve Hukuku Düzenleyici Ortak Metin

Medine İslâm Devleti'nin ortaya çıkmasında ilk adım olarak kabul edilen sözleşme, Medine halkı arasındaki ilişkileri düzenleyici bir metin olmanın yanı sıra, yeryüzünde bir devletin koymuş olduğu ilk yazılı kurallar ve hükümler manzumesi olma özelliğine de sahiptir. Her ne kadar tarihin daha önceki dönemlerinde toplumları yönetmek üzere belirlenen yasalar olduğu biliniyorsa da Medine'de yapılan çalışma öncekilerden çok daha farklıdır. İşte Medine Sözleşmesinin kendinden öncekilerden ayrılan en önemli tarafı, bir toplumun yöneticisi tarafından yazdırılıp tarafları bağlayıcı hükümler içeren bir metin olmasıdır. Siyasi ve idari hayatın gereklerini maddeler halinde sıralayan metinde, katılan grupların birbirlerine karşı görev ve sorumlulukları açıkça ele alınmakta ve toplum içinde daha önce bilinmeyen düzenlemelere gidilmekteydi. Bu sözleşme vasıtasıyla, şehri ve dolayısıyla ülkeyi dış saldırılara karşı savunma mekanizmasının oluşturulduğunu ve bu savunmada sorumluların belirlendiğini görüyoruz. Müslüman olanlarla olmayanlar arası ilişkilere dair konulan hükümlerle güçlü bir adalet sistemi oluşturulmuş, suçluların muhakemesi, akrabalarının ve mağdur tarafının hakları dile getirilmiştir. Sözleşmenin her bir maddesi bir hukuk sisteminin oluştuğunu gösterdiği gibi bu sistemi yürürlüğe koyacak bir yürütme organının da oluşturulduğunu ortaya koymaktadır. Böylece bir devlet sistemi kurulmuş, Hz. Peygamber de çeşitli faaliyetleri ile bu sistemin temellerini atmıştır.

Bu metinde yer alan bilgilere bakıldığında ilk iki maddede "Siyasi ve idari bir İslâm toplumu" meydana getirme hedefi gözetilmekle beraber Muhacirlerle Medineli Müslümanların ve onlara tabi olanların hep birlikte diğer insanlardan ayrı ve farklı bir "ümmet" oluşturdukları görülmektedir. Merkezî bir iktidar kabul edildiği, aynı zamanda dışarıdan şehre yapılacak bir saldırıya karşı hep birlikte nasıl direniş gösterileceği ve savunma yapılacağı anlatılmaktadır. Hz. Peygamber'in liderliğinde siyasi ve idari bir yönetim oluşturan bu yapının adının "ümmet" olarak ifade edilmesi dikkat çekicidir. Bu sözleşme ile o güne kadar Arap toplumunda var olan kabile üstünlüğü ve ırkçılık anlayışı, İslâm'ın kardeşlik ilkeleriyle ortadan kaldırılmış, yepyeni bir inanca bağlı, son derece dinamik bir organizasyon ile fertler birbirine kaynaştırılmış "ümmet anlayışı" hâkim kılınmıştır. İslâm Devleti, Müslüman olsun olmasın bütün vatandaşlarını ümmet kavramı ile bütünleştirmiş ve İslâm Devletinin yönetiminde bir arada yaşayan bir toplum ortaya çıkmıştır.

Hz. Peygamber bu hukuk metninin infaz ve yürütme makamı ve en son ve en üst makam kabul edilmiş, ümmet içinde çıkabilecek her türlü anlaşmazlıkta, mutlak surette Allah'ın kitabı Kur'ân-ı Kerim'e ve yegâne hâkim ve hakem olarak Allah'ın Rasûlü Muhammed'e başvurulacağı kaydedilmiştir. Anlaşmazlıklar hangi türden olursa olsun bütün adlî ve siyasî meselelerde Rasûlullah hüküm veren en üst makam olarak tanınacak ve verdiği kararlar kesin olarak kabul edilip hükmüne razı olunacaktır. Bu madde ile Hz. Peygamber'in otoritesi ve ümmetin yegâne lideri olarak kabul edilmiş olmaktadır.

Ahmet Ağırakça

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.