Ben ne olmalıyım? (Fetih Suresi Tefsiri 27. ayet)
Bugünkü derste Fetih Suresi'nin son ayetlerine geldik. 27. ayet istikametinde Peygamber Efendimiz'in (s.a.s.) gördüğü Mekke rüyasının doğruluğu, sabrın imandaki yeri ve dünya hayatının ahiret karşısındaki kısalığı gibi önemli konuları irdeledik. Hudeybiye sürecinde ashab-ı kiramın yaşadığı o insani tereddütleri, şüphe bulutlarını ve peşinden gelen o sarsıcı teslimiyet sınavını tefekkür ettik. Aklın, mantığın ve zahiri sebeplerin tükendiği yerde, imanın ve Allah'a ram olmanın nasıl başladığını hissettik. Dersimiz, içinde bulunduğumuz Ramazan-ı Şerif'in ruhuna yaraşır zarif, ahlaki tavsiyelerle nihayete erdi: Dilimizi her daim zikre alıştırmak, lüzumsuz kelamlardan arınarak sükûtun vakarını kuşanmak ve bir kardeşimiz hatırımıza düştüğünde gıyabında ona samimiyetle dua etmek...
***Fatma Bayram'ın anlattıkları tümüyle verilmiştir.
27.02.2026
Fetih Suresi Tefsiri
Fatma Bayram
"Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemîn. Ves-salâtü ves-selâmü alâ Rasûlina Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
💠
Fetih suresi 27. Ayet
Lekad sadakallâhu resûlehur ru'yâ bil hakkı, le tedhulunnel mescidel harâme inşâallâhu âminîne muhallikîne ruûsekum ve mukassırîne lâ tehâfûn(tehâfûne), fe alime mâ lem ta'lemû fe ceale min dûni zâlike fethan karîbâ(karîben).
Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi.
💠
Fetih Suresi'nin son bölümüne geldik. Bu bölüm, benim için hususi olarak çok sevdiğim bir bölümdür. Çünkü küçük bir Kur'an kursu hocasıyken çok sevdiğim bir hocamız vardı. Dersimize girmiyordu ama biz onu çok severdik. Gençti ve çok aktifti. İsmini de burada analım; rahmet vesilesi olsun: Veliye Tur. O, bu bölümü bir programda aşr olarak okumuştu. Ben de okuyuşundan çok etkilenmiştim. Bu bölümü kendim için bir "aşr-ı şerif" olarak belirlemiştim. Hayatım boyunca Kur'an-ı Kerim'den böyle birkaç özel bölümüm vardır. Kısa bir bölüm okumam gerektiğinde öncelikle burayı tercih ederim. Çünkü hem müjde içerir hem de müminleri çok güzel tarif eder. İnsanın içini ferahlatan, umut veren; "Ben ne olmalıyım?" sorusunu sorduran bir bölümdür. İnşallah siz de benim aldığım hissiyattan daha fazlasını alırsınız. Üzerinde çalışmanızı da tavsiye ederim.
"Lekad sadakallâhu resûlehur ru'yâ bil hakk"
Fetih Suresi 27. Ayette —Peygamber Efendimiz'in rüyası niye çıkmadı diye sahabe arasında tartışmalar olmuştu— Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "Şanına kasem olsun ki..." Kimin şanı bu? Allah bizzat kendi zatına, kendi şanına yemin ediyor.
"Şanına kasem olsun ki Allah hakikaten Resulü'ne o rüyayı bihakkın sadık etti." Yani Resulullah'ın rüyası tamamen, aynıyla gerçektir. Çünkü peygamberlerin rüyası yoruma muhtaç değildir. Bizim kafamız ve gönlümüz bulanık olduğu için gördüğümüz rüyaların üstündeki sembolizmin ayıklanıp altındaki mananın bulunması lazım, yoruma muhtaçtır. Ama peygamberlerin rüyası öyle değil, aynıyla çıkar. Dolayısıyla peygamberin rüyası bihakkın sadıktır. Buna Cenab-ı Hak yemin ederek kesin şahitlik ediyor.
Hak olarak yahut imanında sabit olanlarla olmayanları ayırt etmek gibi hak bir sebep ve hikmet ile doğru gösterdi yahut doğru çıkardı, yalan çıkarmadı. Yani peygamberin rüyası doğrudur.
Az önce Yunus Suresi'ni okuduk. ne dedi: "Kıyamet günü onlar dirildikleri zaman dünyayı ne kadar hatırlayacaklar? Bir saat."
Peki, Peygamber Efendimiz'in 63 yıllık bütün hayatını alalım; 63 yıl bir saatse, bunun içinde bir yıl ne kadardır? Rüya bir yıl sonra çıkacak ya hani; işte bu zaman bize uzundur. Yani Allah katında böyle bir şey yok. Biz bunu bir anlayabilsek var ya; kaderimizi de anlayacağız, dünya neymiş onu da anlayacağız, ahiret ne onu da anlayacağız.
Şöyle düşünün: "İnsanın hayatı doğumla ölüm arasıdır." diyorlar ya, çok yanlış. Biz hayatı ikiye ayırırız: El-hayatü'd-dünya ve el-hayatü'l-ahire. Bizim hayatımız var, hayat sahibiyiz ve ikiye ayrılıyor: Dünya hayatı ve ahiret hayatı. Yani insanın hayatı bir noktada başlar, sonsuza kadar devam eder.
Matematikte sonsuza giden doğrular vardı. İşte insan hayatı öyledir. Bu sonsuza giden doğru içinde dünya dediğimiz yer, ilk baştaki yarım santim mi, iki üç milim mi; o kadarlık bir yer. Sonrası hep ahiret. Yalnız çok ilginç, Allah öyle murat etmiştir: O sonsuz hayatın nasıl olacağı, o yarım santimlik yerde nasıl davrandığına bağlı. "Biz her insanın kaderini kendi boynuna astık." diyor Allah Teala. Tabii ki Allah yaratır. Yaratan Allah'tır, onda şek yok, şüphe yok. Ama Allah tercihleri bize bırakmıştır.
Şimdi böyle olunca, Peygamber Efendimiz'in gördüğü rüyanın bir yıl sonra çıkmış olması insanlara çok uzun geliyor. Allah katında hiçbir şey değildir ki! O yarım santim içinde bir yıl ne kadardır? bu yüzden buraya not almışım: Beklemeyi bilmek gerekir. İmanın sabırla imtihanıdır bu.
Sen peygambere inanıyorsun, peygamberin gördüğü rüyanın vahiy olduğuna da inanıyorsun, yanlış çıkmayacağına da inanıyorsun... O hâlde niye panik yapıyorsun? "Ya çıkmadı, doğru çıkmadı, şimdi insanlara ne diyeceğiz?" diye niye tedirgin oluyorsun? Tabii sahabeye de fazla ileri-geri bir şey asla söylemeyelim; biz orada olsaydık, kim bilir belki de biz mürtet olmuştuk. Nitekim olan sahabeler var. Miraç'tan sonra mesela dinden dönen birçok kişi var. O güne kadar Müslüman olan adam, Peygamberimiz Miraç'tan inince "Yok canım, atıyor! Bu kadar da olmaz." diyor ve dinden dönüyor. Dinden dönme hadisesi Peygamberimiz hayatındayken olmasaydı, Kur'an-ı Kerim'de irtidatla ilgili ayetler olmazdı. "Sizden her kim dininden dönerse..." diye irtidatla ilgili ayetler var.
Demek istediğim; işte dünya nedir, ahiret nedir, peygamber kimdir, şu anda biz ne yaşıyoruz, neyimiz deneniyor bizim? Çok ilginçtir, bunun birkaç örneğini gördüm: Dine dönüş yapıyor diyelim —öyle deriz biz, tövbe de bir dönüştür aslında— namaza başlıyor, hacca gidiyor, hayatını değiştiriyor. Bana diyor ki: "Hocam, bu kadar hayatımı değiştirdim, fedakârlık yaptım. Dini yaşamak, hele de yanlış alışkanlıklardan kurtulmak kolay değil... Ama hiçbir işim rast gitmedi." Arkadaşlar, "Namaza başlayınca işleriniz şöyle rast gider, kazancınız böyle artar. Yavrum bak, beş vakit namazını kıl, sınavlarında çok başarılı olacaksın." gibi sözler vermeyin kimseye. Allah Teala'nın böyle bir sözü yok.
Peygamber Efendimiz Medine'ye hicret edince, Medineliler o sene hasılatın çok olacağını düşünmüş. "Peygamber geldi artık, Medine bereketlendi." demişler. Ne oldu? Önceden Yesrib iken Medine-i Münevvere (Nurlu Medine) oldu. Dolayısıyla, "Bizim artık bundan sonra sırtımız yere gelmez, Peygamber de aramızda, hurma tavan yapar, hasılat artar." diye düşünmüşler. Hâlbuki o sene hasılat düşük olmuş ve kıtlık yaşanmış. Niye? Çünkü sen ibadeti dünyevi bir karşılığa bağladın.
Dindarlık imtihan edilir. Henüz okumadık Ankebut Suresi'nde gelecek; okuduk Âl-i İmrân Suresi'nde geçti. Ankebut Suresi'ndeki (2. Ayet) daha kısa: "Ehasibe-nnâsu en yutrakû en yekûlû âmennâ vehum lâ yuftenûn."; "İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, "İman ettik" demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?" diyor. Yani "Tamam bu Müslüman, geç bu tarafa" deyip bırakacağımızı mı, imanlarını hiç denemeyeceğimizi mi zannediyorlar? İmanında samimi misin? İşte rüya hadisesinde de böyle bir imtihan oluyor.
Resulullah, Hudeybiye'ye çıkmazdan evvel görmüştü ki; kendisi ve ashabı emniyetler içinde, başlarını kazıtmış ve kırptırmış olarak Mekke'ye girmişlerdi. Bunu ashabına söylemiş, onlar da peygamberin rüyasının hak olduğunu bildiklerinden sevinmişler ve bu sene gireceklerini zannetmişlerdir. Nitekim Hz. Ömer'in söyledikleri geçmişti, "Sen hak peygamber değil misin? Nasıl biz bu anlaşmayı kabul edip senin rüyan da gerçek olmadan geri dönüyoruz?" demişti. Hâlbuki o daha sonra olacaktı.
Münafıklar bu sefer ne yaptı? adeta bayram yaptılar. Ellerine bir fırsat geçti, peygamberin -tırnak içinde- bir açığını kendilerince yakaladılar. Abdullah bin Übeyy, Abdullah bin Nüfeyl ve Rifa'a bin el-Hâris: "Vallahi ne kazıttık, ne kırptırdık, ne de Mescid-i Haram'ı gördük!" diye laf dokundurmak istemişler. İmalı imalı konuşmuşlar. Çünkü münafıklar da "Biz Müslümanız" dedikleri için diğer seferlere katıldıkları gibi Peygamber Efendimiz'le birlikte oraya da gitmişler.
Onun üzerine bu bölüm nazil olmuştur. Demek ki bu ayet, Medine'ye avdetten sonra inmiştir. Bu sebeple peygamberin o rüyası kasem ve tekitlerle (yemin ifadeleriyle) tahkik edilip kuvvetlendirilerek, vahy-i sarih ile tasdik olunmuştur. Daha önce sadece bir rüyaydı, şimdi hakkında ayet indiriyor Cenab-ı Hak. Kati bir vaat ile ilan edilmek üzere buyuruyor ki:
"le tedhulunnel mescidel harâme inşâallâh"
"İnşallah, Allah'ın izniyle ve dilemesiyle siz Mescid-i Haram'a mutlaka gireceksiniz." "Letedhulünne" ifadesinde iki tane tekit vardır, yani şekksiz şüphesiz gireceksiniz demektir. Açık ve kesin bir dille Mescid-i Haram'a girileceğini yeni baştan vaat ediyor. Başındaki "Lam" kasem içindir, sonundaki "Nun" tekit içindir. Yani "Allah'a yemin olsun ki, siz müminler o Mescid-i Haram'a kati surette gireceksiniz" demektir.
Peki madem bu kadar kati, niye "İnşallah" diyoruz? Çünkü biz "İnşallah"ı muhtemel şeyler için kullanırız. "İnşallah" kaydında birkaç nükte vardır. Elmalılı Hamdi Yazır der ki:
Evvela bu gibi vaat makamlarında talim içindir. Yani Cenab-ı Hak iken bile geleceğe dair söz verirken "İnşallah" diyorsa, siz kullar olarak "Geleceğim, gideceğim, yarın görüşürüz" derken mutlaka "İnşallah" demelisiniz; bunu bize talim etmiş oluyor.
İkincisi; o giriş, kendi celadetinizle (kendi gücünüz veya zaferinizle) değil, Allah'ın dilemesiyle olacaktır. Allah dilemese böyle bir şey mümkün değildi; çünkü kavga çıkarıp o anlaşmayı imzalamayacaktınız ama Allah kalplerinize sekineti indirdi.
Üçüncüsü; bir yıl içinde hepsi sağ kalmayacak ki... Arada emr-i hak vaki olup vefat edecekler bulunabileceğine işaret etmek üzere mevcut cemaat için bir ihtimal olduğunu (Allah için bir ihtimal değil) hatırlatır. (Tefsir böyle bir şey, biz sadece mealini okuyup geçseydik bu detayı akıl edebilir miydik?)
💠
"âminîne"
İnşallah öyle gireceksiniz ki; "Âminîne" hiç korkusuz, emniyetler içinde, asude asude, huzurla, hiçbir korku yaşamadan. Çünkü anlaşma imzalandı değil mi?
💠
"muhallikîne ruûsekum ve mukassırîne"
Ayetin devamında (ifadede bazılarınız geçmiyor ama anlaşılması için söylüyorum); "Bazılarınız başlarını kazıtmış ve bazılarınız kırptırmış olarak" buyuruyor. İhramdan çıkarken tıraş olmak nüsuktandır (hac/umre kurallarındandır). Buradan anlaşılır ki kazıtmak vacip değildir, erkekler için. Zaten kadınlara öyle bir zorunluluk yok. İki seçenek sunması Cenab-ı Hakk'ın, tamamen kazıtmanın şart olmadığını gösterir. Fakat "kazıtmış olarak" ifadesinin önce gelmesi, tamamen kazıtmanın evla olduğunu gösterir. Sahih hadislerde de bu konu böyle geçer.
Buhârî ve Müslim'de rivayet olunduğuna göre Resulullah (s.a.v.): "Allah'ım, hacda saçlarını tamamen kazıtanları sen bağışla." buyurdu. Sahabeler, "Ya Resulallah, kısaltanlar (ve'l-mukassirîn) ne olacak?" dediler. Peygamberimiz üç kere kazıtanlara dua etti. En sonunda "Kısaltanları da..." buyurdu. Ebu Davud ve Beyhakî'nin Sünen'inde "Kadınlara kazıtmak yoktur." denilmektedir.
Saçı tıraş etme bahsini de bitirdik.
💠
"lâ tehâfûn"
"Korkunuz olmayarak gireceksiniz." Yani girerken emin emin girdiğiniz gibi, girdikten sonra da korkmayacaksınız.
Hudeybiye'yi hatırlayın; Peygamber Efendimiz Mekkelilerin onları sokmayacaklarını anlayınca birisini elçi göndermek istedi. İlk kime teklif etti? Hz. Ömer'e. Gidebildi mi? Gidemedi. Ömer'in karakterini biliyorsunuz; "Ya Resulallah, benim orada beni koruyacak hamilerim çok zayıf. Onlar beni katleder." dedi. "Sen Osman'ı gönder. Ümeyyeoğulları çok güçlüdür, ona dokunamazlar." dedi. Hz. Osman gönderildi ama hapsedildiğine dair yanlış bir haber geldi. Bunun üzerine Peygamberimiz o biatı (Rıdvan Biatı) aldı Müslümanlardan. Çünkü artık bu bir savaş demekti.
Hem korkusuz gireceksiniz hem korkusuzca ibadetinizi yapacaksınız. Sonra da korkmayacaksınız. Çok ilginç. Burada da bir müjde var. Tam emniyetli, tam bir fethe nail olacaksınız. Bu muhakkak.
💠
"fe alime mâ lem ta'lemû"
Allah bunu hak olarak dosdoğru gösterdi. Niye? Sizin bilmediğiniz bir hikmet bildiği için. Anlaşma maddelerine çalıştıysanız görürsünüz; Peygamber Efendimiz oraya koyduğu bir iki maddeyle hem Hayber'in hem de Mekke'nin fethinin taşlarını döşemiş oldu.
"fe ceale min dûni zâlike fethan karîbâ(karîben)"
Mekke'nin fethinden de önce, "fethan kariba" (yakın bir fetih) nasip etti. Hudeybiye Sulhu'nu bir temhîd (zemin) kılarak Hayber fethini gerçekleştirdi ve bunu, o rüyanın sıdkına ve doğruluğuna bir delil, bir alamet kıldı. Hem bu feth-i mübîn, Mekke'nin Fethi ile kalacak da değil.
28. ayete gelmiş olduk.
Birbirimize hayır dua edelim. İbadetlerimiz makbul olsun. Dilimizi zikre, tesbihe, istiğfara ve duaya alıştıralım. Lüzumsuz ve boş işlerden, gereksiz laflardan uzak duralım. Mesela benim bir âdetim vardır (her zaman olmasa da çoğunlukla yaparım): Birisi aklıma geldiğinde ona mutlaka bir cümleyle de olsa dua ederim. Allahuteala onu senin aklına niye getirdi? Demek ki o anda bir duaya ihtiyacı var. Ramazan-ı Şerif'te böyle güzel alışkanlıklar edinin. Susmayı, az ve öz konuşmayı öğrenin. İnşallah bunlar da küçük tavsiyeler olsun. Allah'a emanet olun.
Tüm derslerin yazılı metinlerine aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
- Ben ne olmalıyım? (Fetih Suresi Tefsiri 27. ayet)
- Dünyevi tüm zincirlerimizden kurtaran zikir: La İlahe İllallah (Fetih Suresi Tefsiri 26. ayet devamı)
- Kimi takip ettiğiniz Peygamber sünnetine tabi olmak kadar önemli (Fetih Suresi Tefsiri 26. Ayet)
- Galip gelecek olanlar kalbinde azim ve sebat olanlardır (Fetih Suresi Tefsiri 21-25. Ayetler)