Vakf’ın, Asr-ı Saâdet’e uzanan tarihi
Bundan önceki yazımızda, vakfın bir müessese olarak kuruluşunun temelinde Kur'an-ı Kerim'in ayetleri, Sevgili Peygamberimizin (sav) hadislerinin ve uygulamalarının var olduğunu ifade etmiş; ilgili ayetlerden ve hadislerden bir kısmını aktarmıştık.
Bugünkü yazımızda Asr-ı Saâdet'ten vereceğimiz birtakım örneklerle günümüze kadar uzanan vakıf müessesesinin, dinî bir kurum olduğunu; İslam'dan önce mevcut olmayan bu kurumun, bizzat İslam tarafından Müslümanlara ve tüm insanlığa miras bırakıldığını gösteren bilgileri sizlerle paylaşacağız.
Malını vakfeden Peygamber ve Ashabı…
Önceki yazımızda aktardığımız hadislerden birinde Resûl-i Ekrem'in (sav): "Vefat eden bir kimsenin amellerinin artık yazılmayacağını, ancak bunun üç istisnasının bulunduğunu; ilkinin, geride bıraktığı sadaka-i câriye (devamlılık arz eden bir iyilik kaynağı) olduğunu" belirttiğini ifade etmiştik.
Peygamberimizin bu müjdesine muhatap ve mazhar olmak için, ashab-ı kiram'ın konuya dair ilgileri yüksek derecede olmuştu. Zira önlerinde kendilerine bu konuda da örnek teşkil eden Resul-i Ekrem (sav) vardı, Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvûd gibi sahih kaynakların verdiği bilgilere göre, Resul-i Ekrem Efendimiz (sav), Medine'deki sahip olduğu bazı arazilerden başka Fedek ve Hayber hisselerinin bir kısmını da müslümanların yararına sadaka-i câriye haline getirmişti. Ondan (sav) geriye kalan sadece kendisine ait bir binek hayvanı, silâhı ve vakfettiği arazilerdi…
Gelelim Ashab-ı Kiram'a… Onların sahip oldukları malı, sadece "Allah rızası için," O'nun yolunda" vakfetme hususunda gösterdikleri engin hassasiyet ve üstün gayretin nasıl bir şekilde topluma yansıdığını Cabir b. Abdullah'ın şu ifadesinde görmek mümkündür: "Ben muhacir ve ensardan mal sahibi olup da vakıf yapmamış bir kimse bilmiyorum!" Şimdi geliniz, kaynaklara yansıyan bu örneklerden bir kısmını zikredelim.
Hz. Ömer, Hayber'de ganimet olarak eline geçen değerli bir arazi konusunda nasıl davranması hususunda Resûl-i Ekrem (sav)'e danıştığında, Peygamberimiz ona şu tavsiyede bulunmuştu. Bu tavsiye, aynı zamanda bir mülkün nasıl vakfedileceğini de öğretmekteydi: "Onun aslını (araziyi) alıkoyarak elinde tut, ancak gelirini tasadduk et." Hz. Ömer'in, Peygamberimizin bu tavsiyesine uyarak mâliki olduğu o araziyi, "satılmamak, hibe edilmemek ve miras kalmamak şartıyla gelirinden ihtiyaç sahipleri için tasadduk etmek (harcanmak) üzere" vakfettiğini öğrenmekteyiz.
Hz. Osman da yine Resûlullah (sav)'in yol göstermesiyle Medine'deki Rûme Kuyusu'nu satın alıp onu (suyundan istifade edebilmeleri için) bütün müslümanların yararına tahsis etmişti.
Hâlid b. Velîd savaş aletlerini ve atlarını aynı maksatla vakfetmişti. Hz. Ali ise sahip olduğu bir araziyi ve yine Yenbu' şehrindeki bir su kaynağını vakfetmiş, diğer sahâbiler de ev ve arsa gibi mülklerini vakıf haline getirmişlerdir.
Peygamberimizin (sav) ve O'nun aziz ashabının (r.anhum) vakfettikleri arazi ve sair mülkleri müstakil olarak ele alan nice kaynaklar yanında birçok İslam Tarihi klasiklerinde de konuya dair bolca malumat bulmak mümkündür. Bu bilgilerin, İslam Hukuku ve Fıkıh ilmi alanlarında son derece değerli olduğu şüphesizdir. Nitekim ilerleyen dönemlerinde müslüman toplumlarda vakıf uygulamalarının giderek artmasında, erken devirlerden itibaren vakıf müessesesinin çeşitli yönleriyle ele alınması, kuruluşu, işleyişi ve hükümleri etrafında ayrıntılı bir hukuk doktrininin teşekkül etmesi, önemli bir rol oynamıştır. Diyebiliriz ki, Vakıf, İslam Hukukunda son derece önemli kabul edilen bir müessesedir; sağlam temellere (Kur'an ve Sünnet) dayanan ve toplumda karşılığı bulunan bir müessesedir. İslam Medeniyetini bir "Vakıf Medeniyeti" olarak nitelendiren kişilerin bu kanaatinde, elbette ki, vakfın sahip olduğu bu eşsiz değer de büyük bir rol oynamıştır.
Vakıf faaliyetleri ilk dört halife döneminden sonra da bütün hızıyla devam etmiş, Emevîler, Abbasîler ve Selçuklular döneminde toplumsal hayatın bütün sahalarında etkin olmuş ve nihayet -gelecek yazılarımızda genişçe yer vereceğimiz üzere- Osmanlılar zamanında da zirve çağlarını yaşamışlardır.
Vakıf müessesesinin böylesine bir büyük gelişme göstermesinin, onun sırf "Allah Teâlâ'nın rızası"nı gaye edinmesiyle ciddi bir alakasının bulunduğu kanaatindeyiz. Zira bu ulvi gaye ile insanlara ve canlılara yapılan her bir iyilik ve hizmet, verilen destek; sarf edilen çaba ve gayret ne teşekkür almak ve ne de bir karşılık bulmak için yapılmaktadır. O, sadece Allah rızasını kazanmak için işlenen ve Allah'ın bilmesiyle yetinilen; bir diğer ifadeyle "hulûs-i kalb" ile işlenen bir salih ameldir vesselam... Onun için değerlidir. Zira onun murakıbı da denetleyeni de en başta Allah Teâlâ'dır… Bu sebeple vakfedilen bir mülke, mala ve eşyaya yan gözle bakılmaz, kötü niyetle yaklaşılmaz, sûistimal edilemez. Çünkü bunların hepsi, vakfeden kimselerin elinden çıkmış artık Allah'ın mülkü olarak, Allah'ın yarattığı varlıkların hizmetine sunulmuştur. Artık o vakfın tüm işlerinde muhatap, âciz ve fâni bir kul değil, mülkünde, hükmünde ve tasarrufunda eşsiz kudret sahibi Azîz ve Hakîm olan Allah Teâlâ'dır!.. İşte İslam Medeniyeti asırlarca, bu sahih ve samimi niyetle kurulan ve salih amel sahibi mütevellilerce işletilen vakıflarla Müslümanlara ve tüm insanlara, hatta can taşıyan her bir varlığa muhtelif hizmetler sunmuştur. Bunun için İslam Medeniyeti, "Vakıf Medeniyeti" olarak anılır olmuştur.
Konuya devam edeceğiz. Sağlık ve esenlik dilekleriyle.
Mehmet Emin Ay
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
- Vakıf nedir? Vakfetmenin temelinde neler vardır? (14.09.2026)
- Çağdaş Dünyada Asr-ı Saadet'i Hatırlamak (09.09.2026)
- Çağdaş hayat içinde farkında olmadığımız değerimiz: Vakıflar… (07.09.2026)
- Tasavvuf düşüncesinde zaman ve zamanın kadrini bilmek: “Ân bu ândır; dem bu dem” (31.08.2026)
- “Ben ahlâkî güzellikleri tamamlamak için gönderildim” (24.08.2026)
- İslam âlimlerinin “zamanın kadrini bilmek” konusundaki görüşleri - 2 (20.08.2026)
- İslam âlimlerinin “zamanın kadrini bilmek” konusundaki görüşleri-1 (17.08.2026)
- İslam kültüründe “zamanın kadrini bilmek” (10.08.2026)