Kellik kut mudur, kusur mudur?
Havaalanında başına saç ektirmiş, bandana ile ortalıkta dolaşan birçok adam görünce aklıma kel, kör ve abraşın hikâyesinin anlatıldığı hadis-i şerif geldi. Hz. Peygamber'in anlattığı hikâyeyi özetliyorum:
İsrâiloğulları arasında biri ala tenli (abraş, bir nevi deri hastalığı), biri kel, biri de kör üç kişi vardı. Allah Teâlâ onları sınamak istedi ve kendilerine bir melek gönderdi. Melek önce abraşa geldi:
- Ey ala tenli! En çok istediğin şey nedir?
- Güzel bir ten ve insanların iğrendiği şu halin benden giderilmesi, dedi.
Melek eliyle sıvazladı ve hastalığı gitti, teni normal oldu. Melek bu defa:
- En çok sahip olmak istediğin mal nedir?
- Deve. Ona on aylık gebe bir deve verildi ve melek "Allah sana bu deveyi bereketli kılsın" diye dua edip ayrıldı.
Kelin yanına vardı. Ona aynı soruları sordu. Kel, saçının olmasını ve sığır sürüsü sahibi olmayı istedi. Melek başını sıvazladı, saçları gürleşti ve ona gebe sığır verip bereketli olsun diye dua ederek ayrıldı.
Körün yanına geldi ve ona da aynı soruları sordu. Kör görmek istediğini söyledi ve koyun istedi. Melek onun gözlerini sıvadı, gözleri görmeye başladı ve gebe bir koyun bırakıp Allah bereketlendirsin, diye dua edip ayrıldı.
Deve, sığır ve koyun doğurdu ve vadiyi dolduracak sürü oldular. Melek bu sefer sırayla gelip onlardan bir deve, sığır ve koyun istedi. Abraş ile kel eski hallerini inkâr edip meleğin istediğini vermeyince yalan söylüyorlar ise Allah'tan onları eski haline döndürmelerini istedi. Körün de yanına gidip bir koyun istedi. Kör ben bir zamanlar kördüm, Allah bana hem göz hem sürü ihsan eyledi. İstediğin koyunu seç al, diye cevap verince melek şöyle dedi:
- Malın senin olsun. Bu sizin için bir imtihandı. Allah senden razı oldu, arkadaşlarına gazap etti, cevabını verdi (ve oradan ayrıldı). (Buhârî, Enbiyâ 51; Müslim, Zühd 10)
Bu vesile ile Hz. Peygamber'in yukarıda naklettiğimiz ibret alınması için anlattığı hikayelerin derlenip bir araya getirilmesi ne güzel olur.
Sahabeler arasında keller olduğunu, Hz. Ömer'in de kel olduğuna dair rivayetler olduğunu biliyoruz. Hatta Hz. Adem'in yeryüzüne indirildiği zaman başının göğe değecek kadar uzun ve dazlak olduğu, kelliğinin de çocuklarına miras kaldığı bile rivayet edilir.
Eski Türklerde kellik Tanrı'nın kut verdiği insanların bir özelliği idi ve olgunluk ve bilgelik alameti kabul edilirdi. O yüzden hanlarda, kamlarda yani bahşılarda ve diğer insanlardan üstün ve farklı bir özelliği insanlar kel olurmuş. Kellik onlarda diğer insanlarda olmayan Tanrı vergisi bir özellik olduğuna işaret ederdi. Daha sonraki asırlarda ise kellik bir hastalık olarak değerlendirildi ve meşhur tıp kitaplarında tedavisine dair çarelerden bahsedildi. Divanı Lügatü't-Türk'te kellik hastalık olarak zikredilir. Köle pazarlarında kellik bir kusur olarak görülür kel köleler daha ucuza satılırdı. "Takke düştü, kel göründü" sözünde kellik bir kusur ve eksikliğe işaret eder. Nefî'nin şu beyti atasözünün veciz ifadesidir;
Tâc ü destâr ile tefâhur eden
Açamaz başını keli görünür
Başındaki sarık ve takke ile övünenler kel oldukları anlaşılmasın diye başlarını açamazlar.
Keller, kellikleri görülmesin diye başı açık dolaşmazlarmış. Kelin biri hamama gitmiş. Yıkanıp giyinirken takkesini bulamamış. Doğruca hamamcıya gidip takkemi çaldın, geri ver demiş. Hamamcı kele, hamama takkesiz geldiğini söyleyince kel tartışmayı meraklı gözlerle takip edenlere dönüp:
- Söyleyin ağalar, bu kelle takkesiz sokacağ çıkacak kelle midir?
Kelliğiyle bilinen Ermenekli Rüştü (ö. 1936) de sarık ve takkenin yasaklanması üzerine söylediği bu dörtlükte kelliğinin kabak gibi ortaya çıkması ile dalga geçer.
Nûr-ı hürriyetti neşreyledi cumhuriyyet
Herkesin çeşm ü seri devlet-i tâbân buldu
Bir zamanlar çekinip göstermezken başımı
Açılıp şimdi benim kel kafa meydan buldu
Rüştü ile ilgili anlatılan bir anekdot da var. Bir yaz günü başı açık bir halde bir ağaç altında oturmuş serinleyen Rüştü'nün kel başına bir kuş pisler. Kafasını yukarı kaldırıp kuşa bakan Rüştü:
- Sen de haklısın. Ben de olsam böyle kel kafaya aynısını yaparım, demiş.
Günümüzde ise kellik saltanatını sürüyor. Hatta kelliğin ayrı bir havası olduğunu düşünüp çok karizmatik ve yakışıklı bulanlar bile var.
Kabağın da sahibi var
Keller hakkında bu kadar şey söyledikten sonra şu anekdotu anlatmazsam eksik kalacaktı.
Dervişin biri tıraş için berbere gitmiş. Koltuğu oturmuş ve kafayı usturaya vurdurmuş. Ortaya muhteşem bir kelle çıkmış. Mahallenin kabadayısı dükkana girip koltukta oturan dervişin yeni tıraş olmuş kafasına bir şaplak patlatıp "Kalk oradan kabak!" Derviş sesini çıkarmadan usulca yerinden kalkmış. Tıraş olan kabadayı dükkândan dışarı adımını atar atmaz yokuş aşağı hızla gelen at arabasının altında kalıp ölmüş. Berber dervişe dönüp
- Biraz ağır olmadı mı erenler, demiş.
Derviş istifini bozmadan, sığıştığı köşesinde biraz daha küçülerek ve mahcup bir edayla cevap vermiş:
- Estağfirullah. Ne bedduası. Benim değil de kabağın sahibinin hoşuna gitmedi, zannederim.
Fıkrayı izaha gerek var mı? Keller hakkında konuşurken onların da bir sahibi olduğunu unutmayın.
Allah başka keder vermesin.
İsmail Güleç
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
- Ölüler Ölmemiştir (21.03.2026)
- Münzevi Bir Derviş: Bülent Akyürek (14.03.2026)
- Reyhanî’nin Hacca Giden Turnaları (07.03.2026)
- Tanpınar ve Tasavvuf Şiiri (28.02.2026)
- Tasavvuf Kültürü Dersi (21.02.2026)
- Hızır yaşıyor mu? (14.02.2026)
- Tahta Kılıç (07.02.2026)
- Erik dalı gevrektir ne demek? (31.01.2026)