Sözün Eyleme Borcu
"Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz" cümlesini her duyduğumda adaletsiz bir karşılaştırma yapıldığı hissine kapılarak kolaycı bir hüküm verildiğini düşünürüm. Laf, söz anlamına gelse bile, birçok bağlamda anlamsız söz için kullanılan "lafügüzaf" tabirinden fark edileceği üzere sakınılması gereken bir şeye işaret eder. Bu seviyedeki bir söze göre (laf) amel ve iş daha anlamlı olacak, eylemle birlikte mâlâyâni sözlerden uzaklaşılacaktır.
Sözün söylendiği döneme bakıldığında hak vermemek mümkün değil merhum Ziya Paşa'ya! Bununla birlikte cümlede zikredilen unsurlar (laf ve iş) birbirine denk değil. Ziya Paşa haklıdır çünkü tembelliğin, daha çok da beceriksizliğin "tevekkül" gibi yüksek ahlaki kavramlarla bile perdelendiği ortamlarda insanlar en çok konuşmadan bıkar; her söz, lafügüzaf sayılır, insanlar söz yerine icraat görmek ister. Cümlenin bu hâlini bir yana bırakarak, eylem karşısına anlam ve bilgi ihtiva eden sözü koysaydık, terazi yine böyle mi tartardı? Galiba birçok insan için vakıa değişmeyebilirdi. Çünkü bilgi karşısında ameli doğruluk ölçütü saymak, düşünce tarihinde yaygın bir tutumdur. Gerçi başka bağlamlarda tartışılmış olsa bile, Platon'dan beri söz ile eylem, bilgi ile fiil arasındaki ilişki sorunu ciddi bir düşünce konusu olarak kalmıştır. Merhum Ziya Paşa tıpkı Mehmet Akif ve başka birçok Müslüman düşünür gibi dönemin sorununu "konuşmak" olarak görüyor, Sait Halim Paşa'nın dile getirdiği üzere, sürekli konuşan ve bekleyen bir toplumu harekete geçirmeye çağırıyordu. Lakin burada yine de söze haksızlık edildiğini, daha doğrusu konuşmaya yönelik kuşkulu yaklaşımın yaygınlaşmasına hizmet edildiğini dikkate almak lazımdır. Söze ve konuşmaya dair kuşkulu yaklaşım, teorik olan her şeyi amele muhtaç kılmada en ileri derecesine varır. Her söz ve her konuşma şu veya bu şekilde amele dönüşmelidir, sözün kendi başına değeri yok mesabesindedir veya yoktur.
Sözlere yönelik kuşkucu yaklaşımın tezahürlerinden birisi sözün ve sözsel olanın kıymetini takdir edememede ortaya çıkıyor. Mesela sıkça şu sözü duyabiliriz: "İşin teorisi kolay" veya "konuşmak kolay" gibi. Teoriyle ilişkisiz insanlar teorinin kolay olduğunu nereden öğrenmişlerdir ve bu basit teori veya söz eleştirisi niçin bu kadar yayılmıştır?
Önce laf tabirinin boş ve anlamsız konuşmalara işaret ettiğini hatırlayarak, bir kenara bırakalım. Birçok söz vardır, bunlar amele dair bilgiler taşır fakat amele dönüşmemiş, bu nedenle aynada görünmemişlerdir. Şimdi bunlar, konuşulması veya üretilmesi kolay, insan aklının kemalini göstermeyen konuşmalar mı olacaktır, yoksa gerçekte zor olan söylemek midir? Kendi adıma her zaman bilginin, bu nedenle sözün eylemden daha üstün ve bu nedenle daha meşakkatli olduğunu düşünmüşümdür. İnsan için zor olan şey, sözü söyleyebilmek, düşünce ile sözün ilişkisini tespit edebilmek, düşünceye mutabık söz bulabilmek, her şeyden önemlisi nesnel gerçekliğe uygun konuşabilmek, hayatta ortaya çıkan çelişkilere rağmen bu ilişkiyi muhafaza edebilmektir. Ameli ve ahlaki eylemlerin ilkesi öyle bir sözdür ve amel, nesnel gerçekliğe mutabık sözlere bağlı kaldığı ölçüde amel ve ahlak niteliği kazanabilir.
Birey ve toplumlar için böyle sözleri konuşabilmek, bunları dilde korumak, teorik bir düşünce ve zihin inşa edebilmek, en meşakkatli görevdir. Vakıa dinî düşüncede de böyledir. Farabi gibi düşünürlerin toplum teorilerini hatırlayacak olursak, bireyler ve toplumlar eylemleri nedeniyle değil, sözleri ve sözlerin teorik karşılıkları nedeniyle ayrışırlar. Hakikatli bir toplum, erdemli insanlar cemiyeti, teorik kavramlara ve teorik bir anlatım diline sahip toplumdur. Onların dilleri ve sözleri, eyleme muhtaç olmaksızın teorik olarak evreni ve hakikati anlatabilir. Bireyler bu dilde düşünerek, herhangi bir şekilde eylemle ilgili olmayan sözleri öğrenirler, onlarla zihinlerini geliştirir, onlarla dünyaya iştirak ederler. Bu sözlerin bir kısmı daha sonra eyleme dönüşmüş olsa bile birçok kavram veya söz, özünde eylemi içermeyecek, sadece evreni anlamayı, amelle ilgili olmayan dünyayı idraki mümkün kılacaktır. Bu anlamıyla teorik olan evrenin yansıdığı bir aynadır. Müslüman düşünce tarihinde iman ve amel ilişkisinin bir kısmı burayla ilgilidir, yani amele dönüşmeyen salt bir idrak ve kavrayış olarak zihinde bulunabilecek düşünceler ile amele dönüşecek düşüncelerin ayırt edilmesiyle ilgilidir. Birinci kısım zaten bellidir. Onlar insanın en değerli fikirleridir ve bütün öteki değerler bunların üzerine inşa edilir. Bunlar kavramlar veya tasavvurlardır. İkinci tür yani amele dönüşecek olanlar da önce bilgi olarak zihinde var olurlar. Bu bilgi amel olmaksızın da bir değer taşır, fakat amele dönüştüğünde ikinci bir değerlenme gerçekleşir, böylece amel bilgiyi yeniden inşa eder. Başka bir anlatımla amel sözü yeniden üretir, onu tekrar bilgi hâline getirir. Bu ikinci bilgiye tasavvuf geleneğinde irfan veya marifet adı verilir. Amelin nedeni de bu şekilde irfan veya marifete vesile olmaktan ibarettir.
En dikkat edilmesi gereken konu teorik ve sözsel olanın eleştirisindeki bu kolaylıktır. Dünyanın daha çok teoriye, daha çok bilgiye, daha çok söze ve düşünmeye ihtiyacı vardır. Sözün eleştirileceği bağlam gerçekte onun söz olup olmadığı meselesi olmalıdır. Birçok sözümüz olacaktır ki bunlar ameli hiç gerektirmeksizin bize evreni ve hakikati anlatacaktır.
Ekrem Demirli
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
- Hevâ Gücü veya Var Olma Sevgisi (22.04.2026)
- Hevâya Övgü: Din Arzu Gücünün Muharrikidir (20.04.2026)
- Kadir Gecesi'nin anlamı: Kendi kadrini bilmek gibi irfan olmaz (16.03.2026)
- Din ve Şiddet (28.11.2025)
- Dindarlık ve Beklenti: Tanrı’dan İstemek İhlasla Çelişir mi? (26.11.2025)
- Dindarlık Tanrı İle Ticaret Midir: Socrates Neden İdam Edilmelidir? (16.09.2025)
- Platon ve Din: Dinin Tanımı Mümkün müdür? (08.09.2025)
- Yahudi toplumundan niçin bir “Schindler” çıkmıyor? (01.09.2025)